Akşam yemeğinden sonra odama çekilmiş, mum ışıklarının yansıdığı aynanın karşısında ismini hatırlamadığım hizmetçilerden birinin başımdaki tacı çıkarıp saçlarımdaki örgüyü çözmesini bekliyordum. Bugünkü gezintimden dolayı oldukça yorgundum ve biran önce kendimi uykunun kollarına teslim etmek için sabırsızdım.
Güneş batmak üzereyken Gardenya'yı ahıra teslim edip üzerimi değişmiş ve sakin geçen akşam yemeğine katılmıştım.
Hizmetçi işini bitirmek üzereyken odamın kapısı gürültülü bir şekilde açıldı ve Edward öfkeli gözlerle içeri daldı.
Her zamanki gibi diye düşündüm. İzin istemeden. Üzerimi değişeceğim zamanlar kapıyı kilitlesem iyi olacaktı.
Edward, anlam veremediğim kin dolu gözlerini benden saçlarımla uğraşan kıza çevirip haykırdı.
"Çık dışarı."
Zavallı kız telaşla saçlarımı bırakıp odadan kendini dışarı attı. Daha fazla oturamayacağımdan hızlıca ayağa kalkıp ağabeyimin karşısına dikildim.
"Ne istiyorsun Edward?"
"Ne mi istiyorum?"
Sorusundaki alaycılık nefesindeki şarap kokusuna karışırken tehditkar bir ifadeyle gülümseyip yakışıklı yüzünü iyice yüzüme yaklaştırdı.
"Asıl sen ne istiyorsun küçük yılan? Daha doğrusu ne yapmaya çalışıyorsun?"
Yüzümle bütünleşmekten vazgeçip odayı sabırsız adımlarla turlamaya başladığında şarap kokan nefesinden kurtulduğuma sevindim. Sanırım her zamanki gibi sarhoştu ve ben hala odamda ne aradığını öğrenememiştim.
"Hiç bir şey yapmaya çalışmıyorum Edward," dedim bezgin bir ifadeyle. "İzin verirsen uyuyacağım."
En azından sesim olduğumdan ikna edici çıkmıştı. Yine de bir işe yaramadı.
"O kadar kolay değil," diye fısıldadı zor duyulur bir sesle. "Benden o kadar kolay kurtulamazsın. Dawsonlarda ne haltlar karıştırdığını biliyorum. Sevimli Jasper hikayesini duydum."
Edward'ın gözleri düşmanca bir ifadeyle parıldarken sevgili nişanlımın bu olayı söylemeyeceğiyle ilgili sözünü hatırladım.
Amma da sözüne sadıktı.
Babamla uğraşmak yetmiyormuş gibi bir de bu sarhoş kuş beyinliyle uğraşıyordum. Bizim dünyamızdakilerin hele de kraliyet ailesinden birinin halkla konuşması yasaktı ve o ufaklığı sevmem anlaşılan tüm İngiltere'nin siyasi meselesi haline gelmişti.
"Ne olmuş?" dedim iyice çileden çıkarak. Sabrım taşmaya başlamıştı.
Edward yanıma yaklaşarak "Sesini fazla çıkarma," diye tısladı ve alnıma sevgiden uzak bir öpücük kondurdu. Öpücüğün ardından boğazıma dayanan elleri ayaklarımı geriye itip duvara yapışmama neden olurken ağabeyimin aklını kaçırmaya başladığını düşünmeden edemedim.
"Ne olduğunu sana söyleyeyim," dedi beni duvara iyice sıkıştırıp boğazımdaki ellerini boynuma bastırırken.
"İlk başta o İngiltere çirkini kocanla evlenmeye itiraz etmezken babamdan korktuğunu düşündüm. Ama görüyorum ki davanda istemediğin biriyle evlenecek kadar cesursun?"
"Ne saçmalıyorsun?" diye mırıldandım yutkunarak. Heyecanla karışık korku arası dudaklarım kurumuştu. "Ne davası?"
"Göz diktin," diye bağırdı Edward. "Tahta göz diktin. Bizim bir varisimiz olmadan kral ya da kraliçe olamayacağımızı bildiğin için o lanet olasıyla evlenmeyi kabul ettin. Evlenir evlenmez bir piç dünyaya getirip sırtını sağlama alacaksın. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de halka iyi görünmek için rol yapmaya başladın. O veledi neden sevdiğini biliyorum. Halkın desteğini alıp tahta oturacaksın."
Edward içindeki tüm nefreti üzerime kusarken dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Tüm bunlar benim hayatım boyunca bir kez bile düşünmediğim şeylerdi. Tahta oturmak... Oysa ben tüm bunlardan koşarak uzaklaşmak istiyordum.
"Daha fazla saçmalama," diyerek Edward'ın boğazımdaki ellerini tüm gücümle tırnakladım. Bu kadarı fazlaydı artık. Edward, küfür ederek üzerime atılırken kapı açıldı ve Tanrı'ya şükür odaya Mary daldı.
Mary Edward'ın boğazıma birkaç saniye içinde tekrar yapışmış ellerine hayretle bakarken yanımıza gelip ağabeyime bir tokat attı. Edward tekrar küfür etse de dadımıza karşı gelmedi. Çocukluktan beri ondan hep çekinir ve ona saygı duyardı.
Ağabeyim Mary'e bir şey demeden karanlık gözlerini üzerime dikerek "Burada bitmedi," dedi düşmanca. "Yakında kim olduğumu anlayacaksın."
Aynı hızla odamı terk edip ardında uçuşan toz zerreleri bırakırken dadımla aynı şaşkın ifadeyle ağabeyimin ardından bakakaldık. Duyduklarım karşısında sersemlemiş ve soyluların ölümcül dedikodularıyla tedirgindim. O gün Jasper'i sevme nedenimin halkın gözüne girmek olduğunu düşünmüşlerdi. Belki de tüm bu saçmalıkları çıkaran ağabeyimdi. Bilmiyordum, hiç bir şeyden emin değildim.
Ağabeyimin kafasına bu düşünceleri sokanlar Kral Henry'i yönlendiremeyeceklerini anlayıp onun başına üşüşen iktidar düşkünü soylular da olabilirdi. Edward onların asıl planlarını göremeyip oyunlarına alet olmakta bir piyon görevini üstleniyordu. Babamın tüm bu saçmalıkların ne kadarından haberdar olduğunu bilmiyordum. Benim elimden bir şey gelmiyordu ama belki onun elinden bir şeyler gelirdi.
Mary benimkiyle aynı tedirginlikte bakan gözlerini pencerenin önüne dikip yavaş adımlarla göz diktiği yere yürüdü ve pahalı sandalyelerden birine oturdu. Çok geçmeden karşısına geçip diğer sandalyeye yerleştim.
"İkiniz de elimden kayıp gidiyorsunuz ve ben hiç bir şey yapamıyorum," diye içerledi. "Annen tüm bunların olmasını istemezdi."
"Evet," dedim hüzünlü bir sesle. "İstemezdi."
"Edward'ın durumu seninkinden daha umutsuz," dedi ellerini birbirine geçirirken. "Sence onu nasıl koruyacağız?"
Ben yakında evlenip bu saraydan gideceğime göre Edward'la ilgilenmek Mary'e düşecekti. Ağabeyim anlaşılması kolay fakat kazanılması zor biriydi. Onu tüm bu kalbini yiyip bitiren iktidar hırsından nasıl temizleyeceğimizi bilmiyordum.
Tüm yorgunluk ve uykulu hallerimi bir kenara fırlatarak "Bir şekilde anlamasını sağlayabiliriz," dedim kararlı bir sesle. "Çok geçmeden bir piyon olduğunun farkına varacaktır."
"Emin misin?" diye sordu dadım.
"O anlamazsa ve durum daha da ileri giderse olanları babama anlatırsın," dedim. "Seni dinleyecektir."
"Bilemiyorum," dedi dadım gözlerini pencereden gökyüzünün karanlığına dikerek. "Henry, annen öldükten sonra çok değişti. Bazen onu tanıyamıyorum. İşler gitgide kötüleşiyor ve üstesinden gelemiyorum."
"Üzülme," dedim dadımın kırışmaya yüz tutmuş ellerini tutarak. Ona başka nasıl teselli edeceğimi bilmiyordum ve ağabeyim de babam da beni de en az onun kadar endişelendiriyordu.
"Her neyse," dedi ellerimdeki ellerini çekip sanki önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi havada savururken. "Uyku vakti."
"Tamam," deyip başımı salladım ve yerimden kalkarak yatağımın başına gittim.
Kendimi yumuşak yatağın içine bırakırken bir nebze olsun rahatlamış hissediyordum ancak dadım tüm mumları söndürüp odadan çıktığında eski endişelerim yenileriyle buluşarak zihnime doluştu.
Birincisi annem hayatımın sonuna kadar yoktu ve gittiği yerden bir daha geri dönmeyecekti. İkincisi babam gitgide anlaşılmaz bir adama dönüşüyordu. Üçüncüsü, Edward ise kral olmaktan başka hiçbir şey düşünemez olmuş ve beni, kendi öz kız kardeşini bile öldürmekten geri durmayacağını söylüyordu.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi ve ailem bu durumdayken bir de zerre kadar sevmediğim hatta nefret ettiğim biriyle evlendirecektim ve evlendikten sonra işler büyük bir ihtimalle şuan olduğundan çok daha beter bir hale dönüşecekti.
Çaresizlik tüm bedenimi sararken uykunun beni ele geçirmesini bekledim.
Yarın belki her şey daha iyiye giderdi. Ya da daha kötüye.