MACERA BAŞLIYOR
3 yıl önce...
"aylardır hazırlanıyoruz. artık hazır mısın?"
"hazırım müdürüm"
"rolünü biliyorsun. Bu operasyon sana bağlı. ucunda ölüm de var, deşifre olup işkence görmek de.
son kez soruyorum, kabul ediyor musun?"
"kabul ediyorum müdürüm! ölmek var dönmek yok!
bu operasyon için yapmam gerekenlerin ya da olabileceklerin hepsinin farkındayım. hepsi kabulüm.
Ben de bu vatana borcumu böyle öderim hiç değilse!"
"sana güvenim tam evlat! git ve o ayının inine gir.
ne yap et sana güvenmesini sağla.
Bu çeteyi çökertip, devletimizi bu beladan kurtarmamız lazım."
"emredersiniz müdürüm"
"yapacaklarını biliyorsun.
Evin, geçmişin, işin ayarlandı.
git yaşa ve ben seninle iletişeme geçene kadar bizimle asla iletişime geçme.
Ne olursa olsun dönüş yapma. buradan kimse seni bilmeyecek.
Sen rusyadasın. gizli görevde. herkes öyle bilecek.
ama sen burada İstanbulda olacaksın. bunu sadece ben bileceğim.
eski arkadaşların, hayatın... hepsiyle vedalaş! ve burayı, karargahı unut!
göreyim seni evlat! sana neden güvendiğimi herkese kanıtla!"
"emredersiniz müdürüm!"
.
.
.
Günümüz....
Sabahın ilk ışıkları, kalın perdelerin arasından sızarak yatak odasının geniş duvarlarına vuruyordu.
İstanbul henüz tam anlamıyla uyanmamıştı.
Uzaklardan gelen birkaç araba sesi, sokağın sessizliğini ara sıra bölüyor; şehrin üzerinde asılı duran puslu sabah, büyük evin pencerelerinden içeri süzülüyordu.
Hilal gözlerini yavaşça açtı. gözlerini ovuşturup hafifçe gerindi.
Bir süre tavana baktı.
Uyandığı ilk anda nerede olduğunu anlamaya çalışır gibi birkaç saniye hareketsiz kaldı. Sonra başını çevirdi.
Yanındaki adam hâlâ uyuyordu. kafasını çevirip onun yüzüne baktı.
HARUN AĞAOĞLU...
İş dünyasının karizmatik ve esrarengiz adamı.
Adı gazetelerde sık sık yer alan, şirketleri ekonomi sayfalarında boy gösteren, verdiği davetlerde şehrin tanınmış isimleri görülen o ulaşılamaz imparator!
İnşaattan turizme, sarrafiyeden sağlığa kadar uzanan geniş bir şirket ağı vardı. Bir tek sektörün patronu değildi.
Neredeyse her sektörde bir şirketi, bir ofisi, bir yatırımı vardı.
Harun Ağaoğlu için şehirde sık kullanılan bir cümle vardı:
"Bu adamın elinin değmediği iş yok."
Ama kimse onun bu serveti tam olarak nasıl kurduğunu bilmiyordu.
Ailesi hakkında da fazla bilgi yoktu.
Anne ve babasının kim olduğu, nerede yaşadıkları, ne zaman öldükleri bilinmiyordu.
Çünkü Harun yetimhanede büyümüştü.
Çocukluğundan kalan çok az fotoğraf vardı.
Geçmişine dair konuşmayı sevmezdi.
Belki de bu yüzden yıllar içerisinde kendi ailesini, kendi düzenini ve kendi imparatorluğunu kurmuştu.
Hilal, onu sessizce izledi.
Harun uyurken yüzündeki sertlik kayboluyordu.
Gün içerisinde insanlara mesafeli bakan, konuşurken gözlerini karşısındakinden ayırmayan o adam, uykuda olduğunda bambaşka görünüyordu.
Sanki yıllardır omuzlarında taşıdığı bütün yük birkaç saatliğine üzerinden kalkmıştı.
Hilal onun yüzüne biraz daha dikkatli baktı.
Sert kavisli kaşları, kemerli burnu ve dolgun dudakları vardı.
Kırklı yaşlarına yaklaşmasına rağmen kendisine iyi bakardı.
Omuzları genişti.
Düzenli spor yaptığı, pijamasının altından bile belli olan vücudundan anlaşılıyordu.
Her kadının hayalini süsleyen buzdan bir heykel gibiydi.
Hilal onu işk gördüğünde "buzdan yapılmış bir yunan heykeli..." demişti.
Harun, dışarıdan bakıldığında kolay fark edilen bir adamdı.
Kalabalığın içinde kaybolmazdı.
Aksine, bulunduğu yerde ister istemez dikkat çekerdi.
ve o şuan onun yanında uyuyordu.
Hilal hafifçe gülümsedi.
Sonra yatağın içinde sessizce doğruldu.
Saçlarını bir araya getirip ensesinde topladı.
Komodinin üzerindeki telefonunu aldı.
Ekrana baktı.
Bir kaç arama vardı.
Yeni mesaj yoktu.
Önemsemedi.
Telefonu tekrar yerine bıraktı.
Tam yataktan kalkacakken arkasından bir ses duydu.
"Uyandın mı?"
Hilal hafifçe irkildi.
Başını çevirdi.
Harun gözlerini aralamış, ona bakıyordu.
Uyku mahmuru olduğu için sesi ham çıkmıştı.
Hilal gülümsedi.
"Uyandırdım mı?"
Harun'un dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"Yok."
Sonra gözlerini biraz daha açtı.
"Senin sessizliğin uyandırdı."
Hilal kaşlarını kaldırdı.
"Sessizlik mi uyandırırmış insanı?"
Harun önce gerindi sonra elini uzattı.
"Seninki uyandırıyor."
Hilal onun eline baktı.
Sonra kendi elini uzattı.
Harun parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi ve Hilal'i kendisine doğru çekti.
Hilal hafifçe güldü.
Harun saçlarına küçük bir öpücük kondurdu.
Başını boynuna gömdü.
"ımmm... sabah sabah böyle baş döndürücü kokmayı nasıl başarıyorsun?"
Hilal kıkırdadı.
"Kahvaltı?"
Hilal onun omzuna yaslandı.
"Sen hazırlıyorsan."
Harun gözlerini açıp ona baktı.
"Ben mi?"
"Evet."
"Hanımefendi alıştı galiba."
Hilal gülümsedi.
"Alışmadım."
"Öyle mi?"
"Sadece senin yaptığın kahveyi seviyorum."
Harun'un yüzünde kendinden emin bir gülümseme belirdi.
"Kahve bahane yani."
Hilal ayağa kalktı.
"hı hı"
Harun yataktan doğrulurken Hilal kapıya yöneldi.
"Birazdan hazır olurum"
Hilal arkasına dönüp baktı.
"on dakikan var"
"Beş."
"On."
"Yedi."
Harun gülümsedi.
"Anlaştık."
Hilal odadan çıktı.
Kapı arkasından sessizce kapandı.
Koridorda birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Sonra mutfağa doğru yürüdü.
Ev hâlâ sessizdi. Yardımcı kadın Seher henüz gelmemişti.
Büyük evlerde sabahlar bazen garip bir sessizlik taşırdı.
Her şey kusursuzdu.
Mobilyalar yerli yerindeydi.
Mermer zeminler temizdi.
Perdeler aynı hizada duruyordu.
Duvarlarda pahalı tablolar vardı.
Ama bütün bu ihtişamın içinde, evin kendine ait bir sesi yoktu.
Hilal bu sessizliğe alışmıştı.
Her sabah aşağı yukarı aynı şey oluyordu.
Birlikte kahve içiyorlar, arada kahvaltı ediyorlar ve
Harun'un birkaç telefon görüşmesi yapıyordu.
Hilal yanında sessizce oturup bekliyordu.
Sonra Harun'un ofise gidiyordu.
Basit bir hayat...
En azından dışarıdan bakıldığında.
Hilal kahve makinesini çalıştırdı.
Makinenin çıkardığı hafif uğultu mutfağın sessizliğini bozdu.
Tam o sırada tezgâhın üzerinde duran Harun'un telefonu titredi.
Hilal'in bakışları istemsizce telefona kaydı.
Ekranda kayıtlı olmayan bir numara vardı.
Telefon bir kez çaldı.
Sonra sustu.
Hilal'in bakışları hâlâ telefondaydı.
Koridorda Harun göründü.
Üzerine koyu renk bir gömlek giymişti.
Saçlarını hızlıca düzeltmiş, saatini takmıştı.
Telefon tekrar çaldı.
Harun telefona baktı.
Bir anda yüzündeki rahat ifade değişti.
Hilal bunu fark etti.
Harun telefonu eline aldı.
Hilal kahve fincanlarını hazırlarken sordu:
"Açmayacak mısın?"
Harun ekrana bir kez daha baktı.
"Sabah sabah can sıkmaya başlarlar şimdi. Gerek yok."
Telefon sustu.
Harun ekranı kapatıp telefonu cebine koydu.
Hilal'in yanına gelip sarıldı.
yanağına tatlı bir öpücük kondurdu.
Hilal tebessümle kahveleri masaya bıraktı.
"İş mi?"
Harun sandalyeye oturdu.
"Her zaman iş."
Hilal karşısına oturdu.
Fincanı iki eliyle kavradı.
"Bugün de geç mi geleceksin?"
Harun kahvesinden bir yudum aldı.
"Bilmiyorum."
Hilal başını hafifçe yana eğdi.
"Akşam yemek yapmayayım o zaman."
Harun kısa bir kahkaha attı.
"Bana kızgın mısın?"
"Hayır."
"Yalan."
Hilal gözlerini kaldırıp ona baktı.
"Sana kızsam anlarsın."
Harun birkaç saniye onun gözlerinin içine baktı.
"Bazen seni hiç tanımıyorum gibi hissediyorum."
Hilal'in eli fincanın üzerinde durdu.
Yüzündeki gülümseme çok hafif silindi.
"Belki de tanımaya çalışmıyorsundur."
Harun cevap vermedi.
Tam o sırada telefon yeniden çaldı.
Bu kez ekranda kayıtlı bir isim vardı.
ORHAN.
Harun telefonu aldı.
"Alo?"
Hilal sessizce kahvesinden bir yudum aldı.
Harun'un yüzündeki ifade birkaç saniye içerisinde tamamen değişti.
"Ne?"
Karşı taraftan bir şeyler söylendi.
Harun pencereye doğru yürüdü.
"tamam. Liman işi bugün olmayacak."
Hilal fincanını yavaşça masaya bıraktı.
Harun devam etti.
"Hayır. Yer değişti."
Kısa bir sessizlik.
"Kim biliyor?"
Karşı tarafın cevabını dinledi.
"İyi."
Bir süre sonra ekledi:
"Akşam sana yeni adresi göndereceğim."
Telefon kapandı.
Harun birkaç saniye pencerenin önünde durdu.
Sonra arkasını dönüp Hilal'e baktı.
Hilal yüzünde hiçbir şey belli etmeden kahvesini karıştırıyordu.
Harun sordu:
"Ne oldu?"
Hilal başını kaldırdı. önemsiz bir şey gibi dudaklarını büzüp yukarı kaldırdı.
"Hiç bir şey."
Harun gözlerini kıstı.
"Sen bugün fazla sessizsin."
Hilal dudaklarının kenarında hafif bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Sen de fazla konuşuyorsun."
Harun güldü.
Yanından geçerken elini Hilal'in saçlarının üzerinde gezdirdi.
"Akşam görüşürüz canım."
Hilal ona baktı.
"Görüşürüz."
Harun evden çıktı.
Bir süre sonra dış kapının kapandığı duyuldu.
Hilal olduğu yerde kaldı.
Evin sessizliği yeniden geri geldi.
Duvar saatinin sesi duyulmaya başladı.
Tik.
Tak.
Tik.
Tak.
Hilal birkaç saniye bekledi.
Sonra mutfaktaki saate baktı.
Telefonunu çıkardı.
Ekranı açtı.
Parmakları birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Sonunda bir numara çevirdi.
Telefon bir kez çaldı.
İki kez.
Üçüncüde açıldı.
Hilal konuşmadı.
Karşı taraf da konuşmadı.
Hilal yalnızca iki kelime söyledi:
"Liman değişti."
Telefon kapandı.
Hilal ekranı kapatıp telefonu masanın üzerine bıraktı.
Tam o sırada telefon yeniden çaldı.
Bu kez ekranda bir isim vardı.
Gökhan.
Hilal bir an tereddüt etti.
Sonra telefonu açtı.
"Efendim?"
Karşıdan telaşlı bir erkek sesi geldi.
"Abla, müsait misin?"
Hilal gözlerini devirdi.
"Ne oldu yine?"
"Bir şey olmadı."
"Gökhan..." sorgular gibi çıktı sesi.
"Vallahi bir şey olmadı abla."
Hilal mutfaktaki sandalyeye oturdu.
"O zaman niye arıyorsun?"
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Gökhan'ın sesi biraz daha çekingen çıktı.
"Para lazım."
Hilal gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
"Ne kadar?"
"Yirmi."
"Yirmi ne?"
"Bin."
Hilal başını iki yana salladı.
"Yuh Gökhan. Daha geçen hafta para gönderdim."
"O bitti."
"Nasıl bitti?"
"Harcadım."
"Nerede harcadın?"
"Abla..."
"Nerede harcadın dedim!" sesi sert çıkmıştı.
"Ya arkadaşlarla biraz çıktık. Sonra okulun bir ödemesi vardı. Bir de..."
"Bir de?"
"Neyse."
Hilal güldü.
"Sen adam olmazsın."
"Olurum abla. Mezun olayım, çok para kazanacağım. Sana da geri ödeyeceğim."
"hı hı Tabii."
"Vallahi bak."
"Sen daha geçen ay da aynısını söyledin."
"Bu sefer ciddi söylüyorum."
Hilal istemeden gülümsedi.
"Kaçıncı sınıfsın sen?"
"Üç."
"Üçüncü sınıfta hâlâ harçlığını ablandan istiyorsun."
"Özel üniversitede okuyorum abla, kolay mı?"
"Özel üniversiteyi ben yazdırmadım mı zaten?"
"Yazdırdın."
"Paranı da ben vermiyor muyum?"
"Veriyorsun."
"O zaman biraz kıymetini bil."
"Bilmez miyim hiç? aşkolsun" gökhanın sesi küskün geldi.
Hilal başını mutfağın kapısına çevirdi.
Koridorda evin temizlik görevlisi Seher görünmüştü.
Elinde temizlik bezi vardı.
Hilal'in telefonu kulağındaydı.
Sesi biraz yükseldi.
"Yirmi bin çok."
Gökhan hemen karşılık verdi.
"Abla, ne olur ya! Son kez istiyorum."
"Geçen sefer de sondu."
"Bu gerçekten son."
Hilal istemeden gülümsedi.
"Senin sonlarının sayısını unuttum."
"Abla..."
"Tamam. Akşama gönderirim."
"Gerçekten mi?"
"Evet."
"Kralsın abla."
"Kraliçe diyeceksin."
Gökhan güldü.
"Tamam kraliçem."
Hilal başını iki yana salladı.
"Şimdi kapat."
"Sağ ol abla."
"Derslerine çalış."
"Tamam."
"Ve bir daha para isteme."
"söz veremem"
"Gökhan?"
"Efendim?"
Hilal'in sesi yumuşadı.
"Seni seviyorum."
Karşı tarafta bir an sessizlik oldu.
Sonra Gökhan'ın sesi de yumuşadı.
"Ben de seni seviyorum abla."
Telefon kapandı.
Hilal birkaç saniye telefonu elinde tuttu.
Sonra ekrana baktı.
Yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
Tam telefonu masaya bırakacakken Seher mutfağa girdi.
" Günaydın Hilal Hanım."
Hilal başını kaldırdı.
"Günaydın Seher."
Seher tezgâha baktı.
"Kahvaltı hazırlayayım mı?"
Hilal başını salladı.
"Yok, teşekkür ederim. Ben birazdan çıkacağım."
"Peki efendim."
Hilal kahvesinden bir yudum aldı.
"Harun geç gelecek. Akşama da yemek yapma."
"Peki Hilal Hanım."
Hilal ayağa kalktı.
"Temizliğin bittikten sonra çıkabilirsin."
"Peki Hilal Hanım."
Seher başını sallayıp başka odaya geçti.
Hilal birkaç saniye onun arkasından baktı.
Sonra mutfakta yalnız kaldı.
Yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.
Elindeki fincanı masaya bıraktı.
Pencereye doğru yürüdü.
Dışarı baktı.
Şehir artık tamamen uyanmıştı.
Arabalar çoğalmıştı.
İnsanlar işe yetişmeye çalışıyordu.
Hayat devam ediyordu.
Hilal perdeyi hafifçe araladı.
Sokağın karşı tarafına baktı.
Bir kaç kişi durmuş sohbet ediyorlardı.
Sonra perdeyi tekrar kapattı.
Kahvesine döndü.
Ve birkaç dakika önceki telefon konuşmasından,
yüzündeki kardeşçe gülümsemeden geriye hiç bir şey kalmamış gibi kahvesini içmeye devam etti.
O sabah her şey normaldi.
En azından bazıları için.