Ölürüz belki ikimiz de ucuz bir aşk romanının sonunda.
Patlamış mısıra benzerdi senin mısraların
Isınır ve patlardı
Beyaz çiçekler açardın sonunda
Bahar dallarının hatırına beni anla.
Didem Madak
İnanıyordum ki hayatın herkes için bir planı vardır. Bir amacı, bir yolu, varacağı bir son durak muhakkak vardır. Yasemin gelip kalbimi derin bir kesikle ikiye ayırmadan önce, yani zamanın mutlu sayılabileceğim o saydam döneminde, herkes tanıdığım ve bildiğim gibiyken, Aras hiç başkasına gitmemişken inanıyordum ki hayatın benim için kurduğu tek plan ona gitmemdi. Benim için tek amacı, yolu onunla ilgiliydi. Ve günün birinde, zaman solmaya yakınken yani, varacağım son durak hep Aras olacaktı. Herkesin kaderi birine mühürlenip çiziliyorsa şayet benim düğümlerle bağlanıp, defalarca mühürlendiğim tek kişi ancak o olabilirdi. Yine inanıyordum ki bu kadar bekledikten sonra, bu kadar umduktan, böyle sevip istedikten sonra bir gün kaderim onunkiyle bütünleşecekti. Öyle olması gerekmez miydi? Bir insan hep aynı şey için dua ettikten sonra, her gece aynı duaya amin dedikten sonra zamanın bir yerinde o şeye kavuşmalıydı. O kadar duanın bir şükrü olmak zorundaydı.
Şimdi kaybettiğim tek şey başkalarına olan inancım değildi. Sadece yalan söyledi diye kızmıyordum ona. Gerçeği benden gizlemesi ona darılıyor olmamın sebebi olamazdı. Elimden aldığı şey gözyaşlarımla beslediğim o duaydı. Gece çöktükten sonra gözlerimi kapatıp onu dileyemiyordum artık. Önceden yapabildiğim gibi tüm dileklerimi ona bağlayamıyordum. Bunun vebali kimin boynuna kalacaktı?
Yanaklarımı kurulayıp içimi çektim. Kalbimde küçük ve renksiz bir kelebek kırılmış kanatlarına aldırmadan uçmaya çalışıyordu. Kanatlarını kırmışlardı ama o durmuyordu. Durup ona bakıyordum. Kanat çırpışını duyuyordum, onu izliyordum. Elimden gelen bir şey yoktu onun için. Onu yaralayan ben değildim. Bu yüzden onaramazdım da. Sadece başarmasını istiyordum içten içe. Yeniden uçabilmesini. Ve bana bu konuda güç vermesini.
Ama onarabileceğim yaralar yoktu içimde. İnsan keşke başkalarının açtığı yaralara çare olabilseydi. Ama sanıyordum ki o bıçağı kim sapladıysa oraya, yalnızca yine o çıkarabilirdi. O yaraya kim sebep olduysa, kim kanattıysa onu deva olmak da yine onun elinden gelirdi. Benim bütün yaralarım bir yerinden, kıyısından köşesinden, sadece Aras’la ilgiliydi. Her yarada payı vardı. Hiç olmazsa izi vardı. O yüzden her kanadığımda ona koşmak istiyordum. O sebeple ondan bu kadar kaçamıyordum.
Kaynamakta olan suya dalgın gözlerle baktım. İç geçirip Aras’ın bardağını doldurdum. Gitmesini istemiştim. Belki de ilk defa, kendime bile şaşırarak gitsin diye dualar etmiştim. Ama o gitmedi. Dünya mı tersine dönmüştü bilmiyordum ama bizim dünyamız kesinlikle tersine dönmüştü. Sanki o gün hayatımız orada durmuş ve sonra geriye doğru akmaya başlamıştı. Geriye doğru bütün geçmişi rolleri değiştirerek yaşıyor gibiydik.
Bardakları elime alıp içeri geçtim. Tek kolunu koltuğun üzerine atmış öylece oturuyordu. Yüzünde hiçbir ifade, hiçbir mimik ya da duygu yoktu. Sadece oturuyor ve kim bilir neler düşünüyordu. Önündeki masaya bıraktığım bardağı süzdüm dikkatle. Aras o kadar dalmıştı ki ne beni ne de dumanları tüten çayını fark etmedi.
“Soğutacaksın.”
Ona söylemek istediğim birçok şey varken ve hepsi dilimin ucunda durup fırsat kollarken öyle başka şeyler söylüyordum ki, tüm bekleyen sözcükler cam gibi kesiyordu dilimi. Bir şeyi söylemeyi çok isteyip asla söyleyememek nasıl incitici bir haldir kim nereden bilebilirdi ki?
Sesim odaya düştüğünde Aras silkinip başını kaldırdı. Gözlerinde ateşin yanında unutulmuş mevsimlerin yakıcı sıcaklığı vardı. Bütün bedenim ürperip titredi. O bana baktığında kanım bir an akmayı unutuyordu. O bir an ölüyor ve ardından yeniden diriliyordum. O bana baktığında içime bahar geliyordu. Geliyor ve aniden giderek gerisinde zemheri ayazları bırakıyordu.
Hafifçe gülümseyip elini uzattı, Soner’in evinde bulduğum en büyük fincanlardan birine. İçine bakıp yüzünü buruşturdu.
“Bitki çayı mı?”
“Evet, papatya. Hem biraz sinirlerini yatıştırır.”
Tek kaşını kaldırıp alaylı bir gülümseme oturttu yüzüne. “Sinirli falan değilim, Katre.”
İmayla yüzüne baktım. Biraz önce kapıdaki hali gözümün önünden gitmiyordu. “Tabi ki. ‘O zaman istediğin kadar kal lafımı geri alıyorum.’ derken gerçekten çok sakindin. Hatta neşeli bile sayılabilirdin, Aras. Değil mi?”
Sessiz bir kahkaha atıp başını iki yana salladı. “O konuda ciddiydim.”
Öne doğru eğilip karşı çıkmaya hazırlandım. “Aras bak ben…”
Oflayarak kesti sözümü. “Katre bu konuyu neden uzatmaya çalıştığını anlamıyorum.”
Başıma giren keskin ağrıyı hafifletmek için şakaklarımı ovdum. Onunla tartışmak istemiyordum. Çünkü bu zaten çok saçmaydı. Tartışmanın konusu benim hayatım ve onun hakkında aldığım kararlardı. Ki ben haftalar önce ona artık hiçbirinin hayatımda yeri olmadığını da söylemiştim. Bunu dinlemediği ve umursamadığı çok belliydi.
“Kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum.” diye söylendim, “Artık kimseye eskisi kadar kızmıyorum. Gerçekten. Kendimi öfkeli biri olmaya zorluyorum, çalışıyorum. Ama geçiyor ve ben gittikçe azalışına tanık oluyorum.” Buğulu bakışlarımı Aras’ın elalarına diktim. Gözlerinde kıtalar ayrıldı ve bir göktaşı birine gürültüyle çarptı. “Ama o azalırken aynı anda kırgınlığım içime sığmayacak kadar büyüyor Aras. İşte asıl bununla baş edemiyorum. O yüzden de sizi görmek istemiyorum. Çünkü her seferinde unutmaya çalıştığım şeyleri hatırlatıyorsunuz bana. Her seferinde biraz daha.”
Aramızda kapanmamış bir konu vardı. Ve Aras’ın bunu yok sayarak devam etmeye çalışması beni kanatıyordu. İşte ruhumun en gizli yörelerinde kalmış yaralarımı her şeye rağmen bir tek ona açabiliyordum yine de. Bakışlarının her karesine keskin bir acı oturdu. Aslında ben gözlerinden her şeyi görüyordum. Ama yetmiyordu. İnsan bazen bazı şeyleri duymak istiyordu. Sadece görmek ya da bilmek hiçbir şeye çare olmuyordu. Olamıyordu.
Elindeki bardağı masaya bırakıp saçlarını karıştırdı. “Katre…” Derin bir nefes alıp verdi. Kelimeler hançer kınında bekliyormuş, oraya konulup unutulmuş gibi durakladı. “Böyle olmasını istemezdim.” dedi sonra, “Hiç istemedim. Ama bazı şeyleri değiştirmek çok zor. Engel olmak daha zor. İnan bana.” Ona inanmak benim için hiçbir zaman zor olmamıştı belki. Ama artık neye inanacağımı bile bilmiyordum. “Ne anlatmamı istiyorsun?”
“Gerçekleri… Senin bildiğin ve benim bilmediğim tüm gerçekleri. Artık yalan istemiyorum, sır istemiyorum.”
Yavaşça yutkundu. “Tamam.” Tavana bakıp ofladı. “Fırat’ın gerçekleri anlatmasının üzerinden iki sene geçti.” dedi yüzünde kederin derin çizgileriyle. Nefesim kesilirken avuçlarımı sıktım. İki sene… O an önemli olan zamanın uzunluğu ya da kısalığı değildi. Asıl mühim olan bizim üç sene önceki halimizdi. Yasemin… Onun aniden, birden bire, öylece çekip gidişi. Tamamen ve sonsuza dek.
Ben tutmaya fırsat bulamadan iki damla yaş dudaklarıma kadar süzüldü. Aynı zamanlarda karısı hamileydi ve ölmüştü. Bir de o hayatımın en büyük gizini öğrenmiş bulunuyordu. Bense hep yanında olduğumu sanırken ne kadar uzakta kalmıştım. Her şeyi bana anlattığını sanarken nasıl da her şeyin dışındaydım. İçimi çekip yanaklarımı kuruladım.
“Ya-yani Fırat ağabeyim hep biliyor muydu?”
Gözlerini benden ayırmadan başını salladı. “O zaman o da yeni öğrenmiş. Onu aramışlar yani sanırım. Diğerleri senden sonra öğrendi işte.”
“Neden bana söylemedin?”
Sormak istediğim tek soru buydu aslında. Bilmek istediğim tek şey buydu. Neden bana söylememişti?
Aras etrafına bakındı dikkatle. Yüzünde garip bir tebessüm peyda oldu. “İşte bu yüzden.” dedi kollarını açıp. “Sadece bundan korktuğum için Katre. Bundan korktuğumuz için yapamadık.”
Gözlerimi kıstım.
“Çünkü öğrendiğin zaman bizi bırakıp gitmenden korktuk. Eğer bilirsen artık olmazsın diye. Bakıyorum da bunda çok haksız sayılmazdık.” Kollarını dizlerine dayayıp bana doğru eğildi. “Ama bilmen gerektiğini de kabul ediyordum. Gerçekleri öğrenmek, kim olduğunu öğrenmek, aileni…” Derin bir nefes daha aldı. Kaşları gözlerinin üstüne inmişken yüzü biraz daha buruştu. “Gerçek aileni öğrenmek senin hakkındı. Senin karar vermen gerekiyordu. Bu yüzden sana söylemeye çalıştım. İnan bana söylemek istedim. Ama…” Tek eliyle yüzünü sıvazladı. “Ama yapamadım. Söylemem gerektiğini biliyor ama söylemek istemiyordum.” dedi Aras. “Her konuşmaya çalıştığımda sen de erteliyordun. Sen erteledikçe içimi rahatlatıyordum. Ama bundan çok fazla korkuyordum Katre.” dedi yavaşça, duyulmaktan korkan kısık sesiyle. “Yani böyle öğrenmenden, başkasından, birden…” Başını sallayıp başını ellerinin arasına aldı.
Konuşmak, ona bir şeyler söyleyebilmek istiyordum ama yapamıyordum. İçim çekiliyormuş gibime geliyordu. Sanki içimde ne varsa, bana ait hangi kıyım ve köşem varsa birisi kancayı takmış yerinden söküyordu. İçim yıkılıyor gibiydi. Beynimde uğultulu sesler vardı. Hiçbirinin ne dediğini anlamıyordum ve hiçbiri zaten güzel şeyler söylemiyordu. Bir şey söyleyemeden başımı salladım.
“Peki, Fırat ağabey… Yani sana söylediğinde… Neden?”
Tam olarak ne sormak istediğimi ben bile anlayamamışken onun anladığından adım gibi emindim.
“O gün…” Yeniden saçlarını karıştırdı. “Kardeşlerin seni görmek istemişler sanırım. Fırat’ı aramışlar. Yani tam bilmiyorum da Fırat’la konuşursan o daha net açıklar. Sonra beni aradı.”
“Hala arıyorlar mı sizi?”
Konuşmasını bölmek istemiyordum ama merak ettiğim soruları unutmak da istemiyordum.
Aras başını salladı. “Seni görmek istiyorlar. Ama fazlası seni tanımak istiyorlar, Katre.” Başımı eğdim yavaşça. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ne yapmam gerektiğinden emin değildim. Kafam o kadar karışıktı ki kendimi hiçbir yere ait hissedemiyordum. Devam etmesi için ona baktım. “Sonra… O mahalleye doğru biz… Yani…” Yüzünü bir kez daha sıvazladı. Başını kaldırıp bana baktı. “Sonra Yasemin…”
Konunun birden yeniden ona bağlanmasıyla dişlerimi sıktım. Yasemin’i konuşmak istemiyordum ki ben. Bugün değil. Zaten böylesine karışıkken o koku beni mahvediyordu. Kokuyu almamak için başımı oynattım. Ama uzaktan uzağa hissedilmeye başlamıştı. Ciğerlerimi talan etmeden durmayacaktı. Beni boğmadan gitmeyecekti, biliyordum. Korkularımı anlamış gibi Aras’ın lafını bölmek için zil çaldı. İkimiz de kapıya doğru döndük. Hemen ayağa kaktım. Kim olduğunu bilmiyordum. Ama Soner olduğunu tahmin edebiliyordum. Çünkü genelde ondan başkası gelmiyordu.
“Ben kapıya bakayım.”
Aras başıyla onayladı. Kapıya yürürken bu konunun tam da burada kalması gerektiğini düşünüyordum. Yasemin’le ilgili olan kısmı öğrenmek niyetinde falan değildim. Adı bile hala bıçak gibi saplanıyordu. Kapıyı açtığımda beklediğim üzere Soner’i gördüm. “Hoş geldin.”
Yüzünde yine her zamanki geniş gülümsemesiyle başını eğdi Soner. “Hoş bulduk. Ama sanki rahatsız olmuş bir tipin var.” Burnumdan makas alıp salona doğru yürümeye başladı.
“Kendin fark etmişsin gibi davranmaya çalışma Soner. Ben bunu söylemiştim zaten ama bugün geçerli değil.”
Ufak bir kahkahayla salona girdi. Aynı anda aniden duraksadı. “Aras seni görmek ne kadar güzel.”
Yanından geçip biraz önce oturduğum koltuğa çöktüm. Aras ise ayağa kalkıp Soner’le tokalaştı. Suratında öyle bir ifade vardı ki inanamıyordum. Sonuçta Soner’le çok uzun zamandır tanışıyordu. Ona böyle düşmanıymış gibi bakması gerekmezdi.
“Emin ol seni görmek daha güzel Soner.”
Soner gülerek Aras’ın oturduğu çift kişilik koltuğa oturdu. “Aras geçen gün evi çok güzel dekore etmişsin. Teşekkür etmek isterim.” Alaylı bir kahkaha atıp göz ucuyla Aras’a baktı.
“Evinin biraz elden geçirilmeye ihtiyacı var gibiydi.” Başını sallayıp güldü. Ardından tek elini Soner’in omzuna attı.
Başını sallayarak onu onayladı Soner. “Sen olmasan ne yapardım ben.”
Başımı sallayıp gülümsedim. Soner birden odadaki garip, tutuk havayı dağıtmıştı. “Soner çay içer misin?”
Aras’ın artık dumanı kaybolmuş bardağına bakıp tek kaşını kaldırdı. “Bitki çayı… Bayılırım.”
Neşesi uçuk bir kahkaha atıp Aras’a baktım. “Seninki de soğudu zaten. Hemen yenilerini doldurup geliyorum.”
Mutfağa doğru yürürken Aras’ın dik ve iğneleyici sesini duyuyordum. Soner’in kahkahaları ise bunun onu ne kadar eğlendirdiğini gösteriyordu sanırım. “Yalakasın Soner. Herkes senin bitki çayından nefret ettiğini bilir. Yok çok severim yok bayılırım diye uyduruyorsun bir de. Yalakanın dik alasının Soner.”
Yaklaşık yirmi dakika sonra üçümüz de sessizce dumanları tüten bitki çaylarımızı yudumluyorduk. Sessizlik çepeçevre etrafımızı sarmışken bunun son zamanlarda hissettiğim en huzurlu an olduğunu düşündüm. Sadece karşımda oturuyor olması bile bana huzur verebiliyordu. Bu nasıl tuhaf ve korkutucu bir duyguydu Allah’ım? Bir insan nasıl bir diğeri için bu kadar önemli olabiliyordu?
Sonunda Soner bu sessizliğe daha fazla dayanamadı.
“Yani tamam şuraları dağıtmışsın da tablomu neden yere atmak suretiyle kırdığını öğrenebilir miyim Aras?”
Aras yüzünü buruşturup bardağı bıraktı. “Yere mi atmışım? Güzel görünmüyordur herhalde.” O tablonun nasıl bir şey olduğu hatırlıyor muydu acaba?
“Saçmalama ona bir servet ödedim ben.” Sesi o kadar ciddiydi ki hangi tablodan bahsediyor olduğunu anlayabilmek için duvarlara bakındım. O papatyadan mı bahsediyordu? Elimde olmadan güldüm.
Aras da benimle beraber güldü. “Soner saçma sapan bir papatyaydı. Ama papatyaya bile benzemiyordu. Eminim Seher ablanın beş yaşına girmeye çalışan kızı bile daha güzelini çizerdi.”
“O çok ünlü bir ressamın eseriydi.” Bu bir yalandı ve Soner de çok belli ediyordu.
Aras gözlerini devirdi. Sonra başımı döndüren bir gülümsemeyle güldü. “Ben sen çizmişsindir diye fazla dikkate almamışım demek ki.”
Soner neşeli bir kahkaha atıp Aras’a göz kırptı. “Ben çizmiştim. Ayrıca bence çok güzeldi. En azından emeğime biraz saygı gösterseydin.” Soner derin bir nefes alıp bana döndü. “Ben de şey için gelmiştim bak az kalsın unutuyordum. Provalar Pazartesi başlıyor.”
Çayımdan bir yudum daha alıp başımı salladım. Aras tek kaşını kaldırıp öldürücü bir yavaşlıkla ikimizi süzdü. “Ne provası?”
Aman Allah’ım!
Ona söylemediğime inanamıyordum. Ciddi manada ona söylememiş olduğuma inanmak istemiyordum. Her şey öyle akıl almaz bir hızla ve tuhaf şekilde gerçekleşmişti ki pek çok şeyi kaçırıyordum. Gözlerimi kapatıp bekledim.
“Haberin yok mu?” diyen sesini işittim Soner’in. “Yılmaz yeni bir müzikal yapıyor. Katre başrolü kaptı.”
Gözlerimi açıp Soner’e gülümsedim.
“Öyle mi?” Sesi soğumuş, sesi donmuş gibiydi. Bakışlarım ona değdiğinde biraz önceki halinden eser yoktu. Gözlerini üzerime dikmiş bana bakıyordu. Arada gözünü kırpması gerekmez miydi? Kızmış mıydı? Evet, öyle görünüyordu. Şaşırmış mıydı? Kesinlikle. Ama rahatsız olmuş gibi de duruyordu. Bardağı masaya bırakıp arkasına yaslandı. Yüzü git gide kararırken ellerimi birbirine kenetlemek için dayanılmaz bir arzu duyuyordum.
“Kiminle?”
Soner kaşlarını kaldırıp güldü. “Tabi ki benimle. Başka kim olabilir?”
“Daha yeni anlaştık. Provalarımız da başlıyor duyduuğn gibi. O yüzden burada kalacağım Aras.” dedim yavaşça.
“Anladım.”
Soner boğazını temizleyip güldü. Bakışları bir Aras’a bir de bana kayıyordu. Sonunda Aras’ta karar kıldı. “Aras gerçi Yılmaz düşünüyor bunu ama ben çıtlatayım önceden. Bizim müzikleri sen yapsana.”
Şaşkınlık üzerime saldırırken bunun olmaması için dua etmeye başlamıştım bile. Ben ondan kaçmaya çalışıyordum. Aras’ı görmemeye çalışıyordum. Uzak durmaya çalışıyordum. Kimse bunun farkında mıydı acaba? Soner ise onu burnumun dibine sokmak için uğraşıyordu. Hayır, ayrıca Aras’ın Yasemin’i düşünerek bestelediği bir parçayla yaşayamazdım. Bu oyunda rol alamazdım. Bunu kendime asla yapamazdım.
Soner’in onu ikna etmeden rahat bırakmayacağını biliyordum. Ama konuyu değiştirmek adına aklıma hiçbir şey gelmiyordu.
“Ya da senin parçalardan birini de kullanabiliriz. Ama yenisi daha güzel olur tabi. Şöyle romantik bir şeyler…” Soner’in gittikçe daha da heyecanlanan sesi bunu ne kadar istediğini belli ediyordu. Ama ben burada cehennem azabı içinde oturuyordum. Hele eskiler hiç olmazdı. Her biri ayrı ayrı yasemin kokarken o sahneden dik duramazdım. Gözlerim dolmadan hiçbir şey söyleyemezdim. Nefes bile alamazdım.
Lütfen…
Aras kaşlarını havaya kaldırdı. “Sanmıyorum Soner.” dedi yavaşça. “Hem ben artık duygusal parça yapmama kararı aldım zaten.” dedi kati bir sesle. Uzun zaman sonra yaptığı son bestesi ise gayet duygusal bir şeydi.
Soner alayla güldü. “Pop mu yapıyorsun?”
“Yok, canım oryantal. Arap ezgilerine ilgi duymaya başladım. Şöyle bir güzel oryantal beste yapayım diyorum.” Çenesi hala gerginken güldü. Bu kadar öfkelenmesi hiç mantıklı değildi. Acaba aklından neler geçiyordu?
Soner uzun bir kahkaha attı. “Neyse canım daha zamanı var.” dedi keyifle. “Ben yine de bir düşün derim.” Soner saatine bakıp ayağa kalktı. “Şu prova işini haber vereyim diye geldim zaten. Biraz işlerim var çocuklar. Sonra görüşürüz.” Doğrulmak üzereydim ki eliyle durdurdu beni. “Kapıyı biliyorum Katre’cim. Hiç zahmet etme.”
Dış kapının sesini duyana kadar sessizce bekledik. Ardından yavaşça öksürdüm.
“Ee nerede kalmıştık?”
Aras kaşlarını kaldırıp güldü. “Müzikalde.”
Kollarımı kavuşturup gözlerimi onunkilere diktim. Bakışlarındaki sorular üzerime saldırıyordu. “İlk geldiğimde Soner oyuncu aradıklarından bahsetti. Ben de kabul ettim. Bu kadar.”
Daha fazla oturamayıp ayağa kalktı. Boynunu iki yana oynatıp derin bir nefes aldı. Sakinleşmeye çalıştığını anlıyordum. Ama bu kadar sinirlenmesi çok saçmaydı zaten.
“Duyduğun gibi provalar da başlıyor.”
“Yani müzikal… Kararlısın.” Kollarını göğsünde birleştirdi. “Oynayacaksın.” Kaşlarını kaldırıp gözlerini gözlerime dikti. Ben de ayağa kalktım. Artık karşılıklı iki dağ gibi dikiliyorduk.
Derin bir nefes alıp yutkundum. Elimde bir tek bu kalmıştı işte. Neden göremiyordu bunu? Başka tutunacak bir şeyim yoktu. Bana başka bir şey kalmamıştı. Aras ise evet, şu an vardı. Ama gidecekti. O gitmeye mevburdu. Bense hep arkasından el sallamaya mahkumdum. Hep öyle olmuştu. Gidecekti ve ne zaman döneceği belli değildi. Sönse bile ne halde olacağı meçhuldu. Sürekli onu bekleyerek yaşamak çok acı vericiydi. Yaralıyordu.
“Aras…” diye mırıldandım. İsmi dudaklarımı yaktı yeniden. İçimi enkazlar altında bıraktı. “Bu benim en büyük hayalimdi.” dedim dudağımın kenarını ısırırken. Yalandı! Ama ona en büyük hayalim sendin diyemezdim ki. En büyük hayalim asla gitmemen, beni hiç bırakmaman diyemezdim. Görmüyor musun? Her şey bir yana sensiz ölüyorum, nefessiz kalıyorum diyemezdim. Söyleyemezdim.
Kaşlarını çatıp iki elini de saçlarından geçirdi. Hayır, daha da önemli olan soru neden müzikali bu kadar dert etmişti? Çünkü yanlış olan hiçbir şey yoktu. Çünkü bu benim en doğru kararımdı. İlk defa kendim için bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Başını yukarı kaldırıp düşündü. Yeniden bana baktığında bambaşka bir ifade vardı yüzünde. Daha öncekilerden çok farklı bakıyordu. Elimi uzatıp ona dokunmak istedim. Bu öyle yakıcı bir arzuydu ki kaburgalarımı parçalayabilirdi.
“Ne yani Soner’le başrol oynamak mıydı hep hayalin? Bir de en büyük…”
Derin bir nefes alıp yüzümü buruşturdum. Bu korumacı içgüdüleri ortaya çıkmayalı uzun zaman olmuştu. Geçmişe dönüyor gibiydik, ama bu kez canımı acıtıyordu bu durum. En eski geçmişimiz yalanlarla örülüydü aynı zamanda. O günler artık daha parçalayıcıydı. Dudağımda buruk ama hoş bir tebessümle anamıyordum.
“Aras neden saçmalıyorsun?”
İşaret parmağını göğsüne bastırdı. “Ben mi saçmalıyorum?”
Başımla onayladım. Üçü de aynı şeyi yapıyordu. Ben sürekli korunması gereken bir çocuk değildim. Artık değildim. Bunu anlaması çok mu zordu? Dolan gözlerimi kırpıştırdım. Hayır, ağlamayacaktım.
Aras saçlarını karıştırdı yeniden. Gözlerinde kıvılcımlar uçuştu.
“Romantik bir hikaye anladığım kadarıyla. Dans mi edeceksiniz bir de?”
“Aras.” diye mırıldandım sakince. “Bu bir müzikal.”
Gözlerini kapatıp başını iki yana salladı. “Dans etmeseniz olmuyor yani.” Sıkılı çenesiyle kalktığı koltuğa geri oturdu. “Öyleyse Pazartesi provalara da başlıyormuşuz.”
Karşısına oturup gözlerimi devirdim. “Biz başlıyoruz Aras. Sen değil.”
“Biraz önce bir teklif aldığımın farkındasın değil mi?” Tek kaşını kaldırıp hafifçe gülümsedi. Bir zamanlar onu sadece gülerken görmek isterdim. Başka bir zaman diliminde ise bir kez gülümsemesi için her şeyi yapmıştım. Aniden alevlenen öfkesi geldiği gibi aniden gitmiş gibiydi. Zaten o genelde saman alevi gibi parlayıp sönerdi. Bu onu yoruyor muydu emin değildim ama beni bazen gerçekten çok yoruyordu.
“Evet, reddettiğinin de farkındayım.” Kaşlarımı kaldırıp dudaklarımı büzdüm. “Eminim Soner’i yaptığı teklife de pişman ettin.”
Aras bütün yüzünü kaplayacak bir gülümsemeyle güldü. Parmaklarımı birbirine geçirip sıktım. Bazen ona olan aşkım fiziksel acıya sebep oluyordu. “Katre’cik sen de şunu bilmelisin ki Soner öylesine söylemedi bunu. Hem daha Yılmaz Avcı faktörü var işin.”
“Yani?”
Omuz silkti. “Yani her şeye hazırlıklı olmalısın.”
Başımı iki yana salladım. Hayır, onun beste yapmasına izin veremezdim. Hayır, onun bestelediği bir parçada rol almayı kabul edemezdim. “Aras kabul etmeyi düşünmüyorsun değil mi?” diye sordum korkuyla. Kalbim göğüs kafesimi acıyla dövüyordu.
Anlamları karışık bir tebessüm peyda oldu dudaklarında. Gizli bir teessürle titredim. Düşünüyordu. Beni yasemin kokan bir oyuna mahkum etmek geçiyordu aklından. Onun kokusunun sindiği bir sahnede yasemin kokan bir kadın olmak zorunda kalacaktım. Nefessiz kalan ciğerlerimi rahatlatmak için derin nefesler almaya çalıştım.
“Bir şey demedim Katre.”
O demiyordu ama ben gözlerinden anlıyordum. Aras gerçek anlamda ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı. Ama neden? Onun bu müzikale ihtiyacı yoktu. Serdar’la çalışmaya devam edebilirdi. Orada da çalabilirdi.
Neden? Niçin tutunmaya çalıştığım her dal, gitmek istediğim her yol, atmak istediğim her adım sonunda yasemin kokusuyla doluyordu? Niçin Yasemin ömrüme kazınmış bir iz gibi hep kalıyordu? Nasıl olurdu da ondan en uzak iklimlerde bile elimi attığım her yerde aynı çiçekler açardı? Kurtulmak için baştan başa, tepeden tırnağa o kokuya batmam, o kokuyla yıkanmam mı gerekiyordu? Arınmanın yolu tamamen bulanmaktan mı geçiyordu? Kaç defa havasızlıktan ölürsem gidecekti?
Aras’ın ela bir nehir gibi üzerime doğru akan gözlerine baktım. Boğulacaksam gözlerinde boğulsaydım. Neden bana düşen kıyılarında açan yaseminlerin kokusunda boğulmak olmuştu?