Onca yıldan
Onca bıraktıklarımdan sonra
Ben şimdi sana
Bırak beni, bırak beni dersem
Ve sen
Beni bırakırsan var ya
Beni bırakırsan var ya!
Birhan Keskin
Ömrümüzün bir kısmında günler birbiri ardına bağlanmış gazoz kapakları gibi hızlı, neşeli ve tatlı bir gürültüyle dolu olarak geçiyordu. Bir kısmında ise öyle ağırdı ki, o kadar yavaştı ki insan kendini raylara bırakmak istiyordu. Çünkü biliyordu ki bu durağanlıkta, her şey bu kadar yavaş ve zorken o tren asla gelmeyecekti. Kendimi gökyüzünü yırtan bir uçaktan aşağı bırakmak istiyordum. Veyahut çoktan bırakmıştım. Daha doğrusu bir uçak gökyüzünü yırtmıştı ve ben o uçaktan atılmıştım. O kadar uzun zamandır düşüyordum ki bir yanım uçtuğuma inanıyordu anlamsızca, diğer yanım ise düşüyor olduğumu biliyordu. Düşüyordum ve o an geldiğinde muhakkak çakılacaktım.
Fakat bugün yeni bir günse, güneş yeniden doğduysa ve gökyüzü yırtığını onarabildiyse ben de yaralarımı sarıp devam edebilirdim. Etmeliydim. Hayay herkesi zamanın bir yerinde yoruyordu ve her yorulan düştüğü yerde kalsaydı halimiz nice olurdu.
Saçlarımı gelişigüzel topladım. Telefonumu çantamın içine atıp kapıyı çektim.Bugün güzel bir gün olsun istiyordum. Her şeye ve herkese rağmen. Bugün umutlu bir gün olsun.
Suzan’la sözleştiğimiz yere doğru yol alırken tek düşündüğüm müzikaldi. Kendimi düşünmeye zorladığım tek şeydi. Suzan Keskin de koordinatörümüzdü. Aslında Yılmaz’la beraber gerekli her şeyi konuştuğumuzu düşünmüştüm. Suzan da o gün konuşmamız gereken başka şeyler olduğundan bahsetmemişti. Demek ki aklına gelen başka şeyler olmuştu. Müzikal elimi ayağımı titretecek kadar heyecanlandırıyordu beni. Derin bir nefes alıp heyecanımı bastırmaya çalıştım. Bu uzun zamandır içinde Aras olmayan bir şeye ilk heyecan duyuşumdu. Tadını çıkarmak istiyordum.
Ondan uzaklaşan, ondan kopan bağlarımı bir yere bağlamam gerekiyordu. Aksi takdirde boşlukta, yoklukta yitip gidecektim. Kaybolacaktım.
Arabayı park edip deniz kenarındaki kafeye girdim. Kesinlikle muntazam bir yerdi. Şık ve zarif olarak dekore edilmişti. Tavandan sarkan avize o kadar güzeldi ki hayranlıkla gülümsedim. Güzel olan her şey insanı mutlu edebiliyordu. Çünkü bilindiği gibi insan güzeli sevme ve güzelde dinlenme fıtratı üzerine yaratılmıştı.
Deniz kıyısında hoş bir masada oturan Suzan beni görünce gülümsedi. Kısa saçları dönüşüyle savruldu. Ben ona doğru yürürken o da ayağa kalkıp elini uzattı.
“Katre’cim.”
Uzattığı elini sıktım. “Merhabalar.”
“Otursana.” Seçtiği masa Ege’yi ayaklarımızın altına seriyordu. Deniz öyle güzeldi ki insana ağlama arzuları veriyordu. Derin bir nefesle içime çektim havayı.
Suzan yavaşça güldü. “Bodrum’da oturuyordun değil mi?”
Kaşlarımı kaldırdım. “Hayır, aslında İstanbul’da oturuyorum. Yazları Bodrum’a geliyoruz. Geliyorduk yani.”
Suzan başını salladı. Ellerini masanın üstüne koyup tedirgince büktü. Neden tedirgin olması gerekiyordu ki? “Ama müzikal İzmir’de sahnelenecek ilk.”
“Biliyorum. Zaten ben de bir süre buradayım.”
Yeniden başını salladı. Saçları da beraberinde etrafa uçuştu. Kısa saçı herkese yakıştıramıyordum. Ama Suzan’a çok farklı bir hava katıyordu.
Suzan saçlarını düzeltip arkasına yaslandı. “Aslında müzikalle ilgili ilk etapta gereken her şeyi konuştuğumuzu biliyorum. Muhtemelen sen de bliyorsun. O yüzden konuyu dağıtmayacağım. Ben seni başka bir şey için çağırmıştım. Seninle görüşmek isteyen başka biri var.”
Kaşlarımı çatıp parmaklarımı birbirine geçirdim. Bu çok anlamsızdı. Çünkü tanıdığım herhangi biri Suzan’ı araya sokmak yerine beni arayabilirdi görüşmek istiyorsa. Evdekilerin Suzan’ı tanıdığını zaten hiç sanmıyordum.
“Anlayamadım?”
Kapıya doğru bakıp boş bir tebessümle taçlandırdı dudaklarını. Topuk sesinden arkamdan birinin yaklaştığını duyuyordum. Kaşlarım mümkün olabilmiş gibi biraz daha çatıldı. Suzan’ın garip tavrı beni biraz endişelendirmişti. Omuzlarımı dikleştirip arkama döndüm. Bakışlarım yüzüne değdiğinde asla beklemediğim tek olasılık buydu. Sarı saçları omuzlarında dans eden kadın burada olması gereken son kişi bile değildi. Neden hayatımın bütün dönüm noktalarında karşıma çıkmak zorundaydı ki sanki? Neden karşıma çıkıp her şeyi mahvetmek zorundaydı?
“Duru?”
Gözlerimi kırpıştırıp hafifçe gülümseyen yüzüne baktım. Onun burada ne işi vardı? Onun iğneli sözlerine, imalı bakışlarına katlanamazdım. Şu an değil. Hayatım zaten yeterince zordu.
“Senin burada ne işin var?” diye sordum. “Neden benimle görüşmek istedin?” Tek kaşım kuşkuyla havalandı.
Duru çantasını daha sıkı tutup biraz daha gülümsedi. Bu öyle uzak, öylesine soğuk esintiler taşıyordu ki istemsizce ürperdim. O her zaman böyleydi.
“Önce oturup bir şeyler içmeye ne dersin?”
Suzan Duru’ya gülümseyerek ayağa kalktı. “Ben sizi yalnız bırakayım.” dedi, “Konuşacaklarınız vardır.” Duru’nun koluna hafifçe dokunup bana gülümsedi. Ardından arkasına tekrar bakmadan gitti. Ben onun gidişini izlerken Duru karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu.
Tek kaşımı kaldırıp ona baktım. “Biz ne zamandan beri baş başa bir şeyler içiyoruz, Duru?”
Omuz silkti. “Bilmem belki bu bir milat olur.” Derin bir nefes alıp oflayarak verdi. “Konuşmamız gereken çok şey var.”
Kötü bir şey olmuştu. Mutlaka çok kötü bir şey olmuştu. Duru Bodrum’dan geliyordu. Ve bu kadar ısrarlı olmasından tek anladığım birine bir şey olabileceği ihtimaliydi. Kim ama? Annem? Aras? Kim? Kalbim yerinde çırpınmaya başlarken elimi göğsüme bastırdım. Başımı kaldırıp Duru’nun dimdik bakan gözlerine çekinmeden baktım.
"Seni dinliyorum. Birine bir şey mi oldu?”
“Hayır, öyle bir şey değil. Herkes iyiydi son gördüğümde. Şimdi de öyledirler herhalde bilmiyorum.” Yavaşça öksürüp boğazını temizledi. “Bak seninle çok iyi anlaşamadığımızın farkındayım ama bu halledemeyeceğimiz bir şey değil.”
Önce yüzümü buruşturup ardından garip bir kahkahayla güldüm. “Arkadaş olmaktan bahsetmiyorsun sanırım.”
“Tamam, kötü bir başlangıç yapmış olabiliriz. Ama bu böyle gitmesi gerektiğini göstermez. Tabi ki can ciğer olalım demiyorum. Ama aramızda bazı yanlış anlaşılmalar olduğu kanısındayım.”
“Duru ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum.” Gerçekten anlayamıyordum. Ne olmuştu da böyle birden bire böylesine değişmişti? Öncesinde aramızda olan ya da onun olduğunu sandığı şeylerden hangisi artık yoktu? “Benim seninle ilgili yanlış anladığım bir şey yok. Aramızdaki sorun da tamamen seninle ilgiliydi.”
Sarı saçlarını düzeltti dikkatle. Yüzünde kurak bir mevsim var gibiydi. Gözlerinde çöl rüzgarlarını seçebiliyordum. “Aslında sana en başından anlatmak istiyorum. Fakat öncelikle şunu bilmen gerekir ki seninle kişisel bir problemimiz yok. Hiç yoktu.”
“Duru bilmece gibi konuşmayı bırakıp derdini açıkça söyler misin artık?” diye söylendim. “Sonsuza kadar burada oturup senin şifrelerini kırmaya çalışamam.”
Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Bir süre ben onun kapalı göz kapaklarına baktım, o ise düşündü. Bakışları tekrar yüzüme değdiğinde gözlerindeki bütün anlam değişmişti. Parmaklarını birbirine geçirdi. Bu hareketi çok iyi tanıyordum. Eğer kendinizi güçsüz hissediyorsanız ve kimseniz yoksa kendi elinizi tutmak zorunda kalıyordunuz. Nefesini gürültüyle verip gözlerini kıstı Duru.
“Aras’la birlikte olduğunuzu sanıyordum.”
“Ne?”
Şaşkınlıkla güldüm. Bu imkansızdı. Olması için bir zamanlar her şeyimi verebileceğim bu şey her daim imkan dahilinden uzakta kalmıştı. Ki zaten Duru’nun bunu böyle sanması için de geçerli hiçbir neden olamazdı. Böyle sanması için elle tutulur hiçbir neden yoktu.
Dudaklarını ısırırken pişman bir tebessüm yokladı kızaran dudaklarını. “Biliyorum sana saçma geliyor ama. Yani ben ne biliyim…”
“Daha açık konuş Duru.”
Başıyla onayladı beni. “Aslında Aras’la Yasemin evliyken sizin bir ilişkiniz olduğunu sanıyordum. Hayır, daha doğrusu öyle olduğuna tamamen emindim.”
Açık kalan ağzımı kapatamadım. Tüm çabalarım yetersizdi. Yani şimdi… Duru… Bunu nasıl düşünebilirdi, böyle bir şeyin olabileceğine nasıl ihtimal verebilirdi? Gözlerim bugün ilk defa dolu dolu olurken başımı iki yana salladım. Hırstan sıktığım çenem ağrımaya başlamıştı. Buna nasıl inanabilmişti?
“Yasemin?”
Sesim öyle kötüydü ki ben bile hayret ettim. Adeta biri beni boğazlıyormuş gibi dökülmüştü masaya. Sanki o kimse boğazımı sıkmış ve harfleri zorla çıkararak birleştirmişti. Birleştirip onun ismine dönüştürmüştü.
Duru alnını ovuşturdu yutkunurken. “Hayır, onu ikna etmek için çok uğraştım ama buna inanmadı. Belki de inanmak istemedi.”
Kuruyan dudaklarımı ıslattım. Nedenini bilmediğim bir sebeple içten içe titredim. Kalbim göğüs kafesimi acıyla döverken bütün hayatım gözlerimin önünden geçiyordu. Yasemin’in öyle düşünmesine gerek yoktu. Zaten sürekli yanımızdaydı ve bunun böyle olmadığını biliyordu. Hatta görüyordu, duyuyordu. Buna inanması kadar saçma bir şey olamazdı.
“Bunu yapmazdım.” dedim sesim kararlı tınısını yakalarken. “Evet, kendimi bildim bileli daima Aras’a aşıktım. Zaten sen de bunu biliyorsun” Hüzünle gülümsedim. “Ama ne olursa olsun o evliyken onunla bir şeyler yaşamazdım. Yaşamayı da asla istemezdim.”
İfadesi önce sertleşip ardından yeniden yumuşadı. Başını salladı yavaşça. “Biliyorum. O yüzden senden özür dilemek istedim.”
“Neden? Yani aradan zaten bu kadar zaman geçtikten sonra neden? Buna neden ihtiyacımız olsun ki?”
“Yazlığa gelmeden size uğradığımda da haklı olduğumu görmeye gelmiştim. Aslında ben çoktan evlenmişsinizdir falan diye bekliyordum. Yani o öldükten sonra belli bir süre bekleyip sonra bunu kutlarsınız diye düşünmüştüm. Sonra zaten Yasemin’in ölümü… Yani biliyorsun işte. İnsanın kötü şeyler düşünmesine çok açık.” Gözlerini sımsıkı kapatıp düşündüklerini silkelemek ister gibi başını salladı. Söyledikleri kötü bir şakaymış gibi güldü. Bense dehşetle onu dinliyordum. Ben bile Aras’a dair bütün hayallerime rağmen böylesine uç rüyalar görmemiştim. Bu kadar saçmalamamıştım.
“Olanlar beni çok etkiledi. Çok kötü günler geçiriyordum ve tek dayanağım hep Yasemin’di. Her zaman oydu. Onu kaybetmek beni derinden sarstı. Saçmaladığımı biliyorum ve gerçekten üzgünüm.”
İki elimle yüzümü sıvazladım. Duru karşımda böyle otururken içimde şiddetli bir öfke gözlerime doğru tırmanıyordu. Göğsümde yakıcı hisler dolanıyordu. Bir yangın durmadan harlanıyordu. Hırsla çenemi sıktım. Dişlerim acıyordu.
“Sormaya hiç gerek duymadın mı? Yanılıyor olabileceğine ihtimal vermedin mi?”
“Çok emindim Katre. Aras sana öylesine düşkündü ki yani…” Pişmanlığını görebildiğim gözlerini yüzüme dikti. Garipçe güldü. “Sizi fazlaca gözlemlemiştim. Düşündüklerim gayet doğru görünüyordu. Her şey ortadaydı. Bunu anlamamak için aptal olmak gerekir diye düşünüyordum.”
Tek kaşımı kaldırdım hırsla. “Biz Tuna’yla da aynı derecede yakınız.”
Duru başını sallayıp güldü. “Hayır. Aras’la aranız bambaşka bir şeyler vardı bence. Ama bu sanırım senin ona olan hislerinden kaynaklanıyordu. Yani her şeye o pencereden bakmaya başladığında çok farklı yorabiliyorsun.”
“Peki, neden bunları bana anlatıyorsun?”
Yaşla perdelenen gözlerini havaya kaldırıp geri gitmelerini bekledi. Ağlamasını ben de istemiyordum. Aslında kimsenin ağlamasını istemiyordum. Ben o kadar çok ağlamıştım ki yeryüzündeki tüm yaşların bitmiş olması gerekirdi. Hala mı kalmıştı yani?
“Seni kendime ilk defa bu kadar yakın görüyorum sanırım. Seni çok iyi anlıyorum. Ve sen İzmir’e geldikten sonra kendimi de daha iyi anlamaya başladım. Sürekli başkalarına yönlendirmeye çalıştığım öfkemin aslında kime ve neye olduğunu gördüm. Bunu bana sen gösterdin. Ve ben o durumda aşırı saçmalamıştım. Sen de aynı şeyleri yaşa istemedim galiba.”
“Anlamadım. Yani?”
Yüzünü aydınlatan bir gülümsemeyle bana baktı. Masanın üzerindeki elime uzandı sol eli. Ben artık had safhaya vurmuş şaşkınlığımla eline bakarken o buğulu bir sesle konuştu.
“Ben de evlatlık olarak büyüdüm. Bunu öğrendiğimde 20 yaşındaydım. Onları terk etmedim, onlara kızgın olduğumu belli de etmedim. Gerçek ailemi bulmak istemedim. Her şey aynı devam etsin istedim. Ama aynı kalamıyor. Sürekli içimde büyüdü her şey. Ve sonra yanlış yerlerde patlamaya başladı kızgınlığım.”
Yüzüme baktı. İri bir damla yanağını ıslattı.
“Yanlış kişilere karşı olmaya başladı. İçimdeki o yalnızlığı, kimsesizliği, öfkeyi ne yapacağımı bilemedim. Bulduğum her yere biraz biraz akıtmaya başladım. Dedim ya Yasemin sahip olduğum her şeydi. Kardeşim gibiydi. Onu içine düştüğüm her şeyden korumak istedim. Biriktirdiğim her şeyi onu korumak için kullanmaya başlamışım farkında olmadan.” Derin bir nefesi gözyaşlarıyla verdi. “Aras’la tanıştığında onu kaybediyorum diye düşündüm. O yüzden belki de bu kadar saçma şeyler kurmaya başladım ve Yasemin’in de bana inanmasını istedim. İnanıp onu bırakmasını. Ama böyle olmasını…” Hıçkırığı cümlesini kesti. Saçları eğilen başından dökülüp yüzünü perdeledi. Dolu dolu olan gözlerimle elini sıktım. O yalnızlığı, kimsesizliği ve öfkeyi biliyordum. İnsanın nasıl bir şeye tutunmaya ihtiyaç duyduğunu anlıyordum. Kalbimde keskin bir acı hissediyordum. Duru alt dudağını ısırıp gülümsemeye çalıştı. “Bu yüzden aşık olduğum tek adam fersah fersah uzağımda artık. Her şeyle birlikte onu da kaybettim.””
Bakışlarımı kaçırıp derin bir nefes aldım.
Duru burnunu çekip gülümsedi. “Sulu göz gibi görünmek istemem. Zaten öyle biri de değilim.”
“Biliyorum.” diye mırıldandım. Hafifçe gülümseyip yeniden elini sıktım.
“Her neyse ben her şey için üzgün olduğumu bilmeni istedim. Ve geçmiş hakkında bilmediğin daha çok şey olduğunu da görüyorum. Eğer sormak isteyeceğin herhangi bir şey olursa beni arayabileceğini söylemeye geldim.”
Kaşlarım bir kez daha çatıldı. Koyu gölgeleri gözlerimin üstüne vurdu. “Yani benden çok şey bildiğini mi söylemeye çalışıyorsun?”
Güldü. “Öyle olduğunu ikimiz de biliyoruz. Bildiğim her şeyi seninle paylaşmaya da hazırım.”
Aslında ona sorular sormam gerekirdi. Ama bunu yapmak istemiyordum. O kadar kötü görünüyordu ki tekrar aynı şeyleri hatırlayıp daha fazla üzülmesine içim el vermedi.
“Belki başka bir gün…” dedim üstün bir dikkatle bardağımı incelerken. “Bugün ikimiz için de fazlaydı bence.”
“Anlıyorum.” dedi yumuşak bir sesle. “Bu arada merak ettiysen söyleyeyim. Suzan benim ablam. Yani yıllar sonra bulduğum… Önce asla görüşmek istemeyeceğini falan düşünebilirsin. Ama sen ne kadar dirensen de kan çekiyor. Ve bazen içindeki düğümler böyle çözülüyor.”
***
Kendimi kafeden dışarı atıp sahile doğru yürüdüm. Dünyam durmadan daha fazla boşalıyor gibiydi. Sürekli başka bir yerinden kırılıyordu. Tutunduğum her dal elimde kalıyordu. Bu kadar kalabalık içinde kimsem yoktu. İki ailem vardı aslında. Ama ne gariptir ki ikisi de eskiydi, ikisi de gerçekti, ikisi de benim gibi görünüp benim değildi.
Hangisini aramalıydım? Kime dönmeliydim?
Annemi arayıp ona ne kadar ihtiyacım olduğunu mu söylemem gerekirdi, yoksa annemin mezarına gidip beni nasıl bıraktın diye ağlamam mı? Babama beni neden sevemediğini anlıyorum mu demeliydim, yoksa babamın mezar taşına sen de mi beni sevemedin diye haykırmam mı daha doğruydu? Yine hiç kardeşim olmadığı için üzülmem mi daha mantıklıydı, yoksa sayısını bile bilmediğim, hayatlarına yabancı olduğum kardeşlerimi kucaklamam mı?
Kollarımı kavuşturup hıçkırdım. Aklım bu kadar bulanıkken, içim darmadağınıkken nasıl doğru bir karar verecektim ki?
Aras yanımda olsaydı ne yapmam gerektiğini söylerdi. Aras olsaydı bana destek olurdu. Omzunda ağlayabilir, ona sığınabilirdim. Onunla göz pınarlarım kuruyana kadar ağlardım. Kendime gelmeden, daha iyi hissetmeden bırakmazdı beni.
Aras yanımda olsaydı daha çok kanardım. Kendi karanlığımda daha fazla kaybolur, yalanların içinde daha derine batardım. Artık başımı onun omzuna bırakıp ağlayamazdım. Bir daha kendime gelemeyecektim ve bir daha hiç Aras’a gidemeyecektim.
Islak yollarla dolu yanaklarımı kuruladım uyuşuk hareketlerle. O kadar yorgundum ki uyumak istiyordum. Uyumak ve bir daha uzunca bir süre hiç uyanmamak. Her şey düzelene kadar, hayatım rayına girene kadar uyanmadan uyumak. Yıllar geçtiğinde, hepsi bittiğinde, herkes gittiğinde biri gelip beni uyandırabilirdi. İçimdeki kıyım bitmiş olurdu belki o zaman. Kıyametimden sağ çıkmış olurdum belki.
Arabaya binip sabah heyecanlı çırpınışlarla aşındırdığım yolları dalgın bir hüzünle geri döndüm. Artık herhangi bir günün güzel olmasını dilemek bile günahtı bana. Soner’in evin bahçesine girip arabamı park ettim. En kısa zamanda kendime bir tane de ev bulmalıydım. Uzun süre burada kalacaktım ve tüm o süre boyunca Soner’e yük olamazdım. Bu düşünceyle evin dış kapısına kadar ulaştım. Anahtarı kilide sokmak üzereydim ki dünyam bir an durdu ve ardından kulaklarımı sağır eden bir gürültüyle yeniden dönmeye başladı. Sesi havada öylece asılı kalmışken elimi kıpırdatamıyordum.
“Katre.”
Titremeye başlayan ellerimi kapıya dayayıp uzun nefesler aldım. Hayat ne kadar garipti. Eskiden tüm kalbimle gelmesini istiyordum ama o hiç gelmiyordu. Şimdi sadece gelmemesini istiyordum ama o durmadan geliyordu. Başımı dikleştirip arkama döndüm. Tam karşımda istediğim her şey duruyordu. Bir adım atsam… Ona ulaşmak bu kadar kolaydı. Ama öyle basit değildi adım atmak. Ucunda savrulmak vardı. Tek bir adımla ona ulaşmak yerine uçurumlara düşebilirdim. Enkaza dönüşebilirdim.
Sesimin titrememesi için içimden dualar ettim. “Gelmemen gerektiğini söylemiştim. Ve ne olursa olsun seninle gelmeyeceğimi de.”
Hayır! Lütfen beni anneme dönmeye ikna et. Bana anneme dönmek için sebepler ver.
Aras başını aşağı yukarı salladı. Gizli bir teessürle baktı gözlerime. Sanki ruhumun kanayan yanlarını görebiliyormuş gibi, kalbimin yoksun sıcaklığını duyuyormuş gibi. İçimde durmadan beni parçalayan o bıçağı çekip almaya gücü yetermiş gibi.
“İzmir’de kalmak istiyorsan kal. Ne kadar istiyorsan o kadar kal. Babamın Foça’daki evine geçebilirsin. Orada kal. Ama burada değil.” Elini kaldırıp Soner’in evini işaret etti. “Sürekli burada kalamazsın.”
Bunu tabi ki ben de biliyordum. Ama sonuçta onu ilgilendiren bir durum yoktu. Ve tabi ki gidip onlara ait bir evde yaşamayacaktım. Asıl kaçtığım şey zaten buydu. Nasıl göremezdi?
“Aras zaten adamın evini mahvetmişsin. Bir de şimdi hiçbir şey söylemeden çekip gitmem gerektiğini mi söylemeye çalışıyorsun?” Gözlerimi devirdim. “Anlamıyorsun Soner bana yardımcı oluyor. Soner bana destek oluyor. O benim yanımda. Beni anlıyor.”
Feryadım hızlıca dudaklarımdan firar ederken Aras’ın şaşkınlığı benimkiyle çarpışıyordu. Ona bağırıyor muydum? Hem de Soner’in evinde kalabilmek için ona bağırıyordum. Tabi ki hayır. Hayatımdaki bütün kararları başkasının alması fikri beni delirtiyordu. Zaten ömrüm böyle geçmişti ama artık öyle olmasına izin veremezdim. Bir de ona karışmaması gerektiğini söylemiştim. Defalarca kez… Ve oda defalarca kez beni dinlememişti. Yine.
Ellerini beline koyup etrafına bakındı. Gözleri bütün bahçeyi tararken ben de tuhaf yüz ifadesini inceliyordum. Kızmış mıydı? Muhakkak kızmıştı. Üzülüyor muydu? Neden üzülecekti ki?
“Tamam.” dedi öldürücü bir yavaşlıkla. “O zaman istediğin kadar kal lafımı geri alıyorum.”
Gözlerimi devirdim. Sanırım en eski Aras’ın geri gelmesini isterken dualarımın kabul olacağını bilseydim bazı huylarını orada bırakmasını da isterdim. Aras’ın bu hallerinde özlemediğim bazı kısımlar vardı. “Uzun bir süre İzmir’de kalacağım.” dedim karalıca, “Sonrasını bilmiyorum. Yani istediğim kadar kalacağım tabi ki.”
Tek kaşını kaldırıp kollarını bu kez göğsünde bağladı. Öfkeyle dolmuş olan bakışları ısınıp yumuşadı. Bana böyle baktığı zaman. Hayır. Bana böyle baktığı zaman ona hayır diyemiyordum. Ama bu defa şartlar her zamankinden farklıydı. Daha doğrusu ben her zamankinden çok farklıydım.
“Anneni görmelisin, Katre.” dedi bakışları kadar yumuşak ve sıcak bir sesle. “Seni çok özlüyor. Çok, çok kötü. Ona senden başka iyi gelecek bir şey yok.”
Dolan gözlerimi görmesin diye başımı eğdim. Ayakkabımın burnunu yere sürttüm. “Onu görmek istemiyorum. Ve daha önce de söylediğim gibi seni de görmek istemiyorum Aras. Ama sen anlamamakta ısrar ediyorsun. Her zamanki gibi.”
Beni duymazlıktan geldi. “Ona ne kadar ihtiyacın olduğunu görüyorum. Senin de oraya dönmek istediğini…”
“Hayır,” diye bağırıp lafını kestim, “Dönmek falan istemiyorum. Dönmek istesem hiç gitmezdim.”
Derin bir nefes alıp gürültüyle verdi. “O zaman ben onu sana getireyim?” Hiç pes etmiyordu. Aras istediği olana kadar asla vazgeçmiyordu. Bu huyu bazen çok sinir bozucu olabiliyordu. Çoğu zaman bunu seviyordum evet ama şu an değil.
“İstemiyorum.” dedim sesimin en kararlı notasıyla. “Senin gelmeni de istemiyorum. Neden zorluyorsun?”
Güzel bir tebessüm armağan etti bana. Kalbim tekledi kendi huzursuzluğunda. Ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın. Ben onu seviyordum. Niçin bunu değiştiremiyordum?
“Fırat ne derdi, hatırlıyor musun? İnsanlar yalan söyler, insanların her konuştukları doğru olmaz. Seni bir şeye inandırmak istiyorlarsa olur olmadık konuşurlar. Söylediklerine değil gözlerine bak. Bir tek gözlerine baktığında gerçekleri görürsün.” Gözlerimi kapatmamak için dişlerimi sıktım. Aras hafifçe gülümseyip devam etti. “Sen de hep herkesin görünene baktığından şikayetçi değil miydin? Görünenin ardına bakmak gerekir, derdin. Keşke herkes arkasında neler olabileceğini biraz düşünse. Hatırlamıyor musun?”
Başımı sallayıp önüme eğdim. O bu kadar inat ederken ona direnmek beni kanatıyordu. “Bu yalanların bahanesi midir Aras? Başkaları gözlerine bakıp doğrusunu aramıyor diye insan yalan mı söylemelidir?”
Ona bakmasam da bana doğru yaklaştığını duyuyordum. Derime binlerce iğne batıp çıkıyormuş gibi hissediyordum. Tam önüme gelip durdu. Yüzümü ona doğru kaldırdım. Bakışlarında coşkun bir nehir kabarıyordu. Bakışlarında pek çok duygu iç içe ve karmakarışık üzerime saldırıyordu. Buruk bir tebessüm yavaşça yüzüne yerleşti. Bunun hepimizi ayrı ayrı yaraladığını biliyordum. Ama heba olan bir tek bendim. Öylece harcanıvermiştim.
“Sana yalan söylemedim.” diye mırıldandı.
“Ama gerçeği de söylemedin. Bu sence daha mı iyi?”
Ne söyleyeceğini bilemiyormuş gibi etrafına bakındı. “Kimse böyle olsun istemedi, Katre.”
“Bunu bilmek daha iyi hissetmemi sağlamıyor. Bunu bilmek incinen yanlarımı onarmıyor. Bana iyi gelmiyor. Bir işe yaramıyor.”
Gözlerinde benimkilere benzeyen yaralar görmek istemiyordum. Ama baktığım zaman ruhunda kanayan yaraları hala görebiliyordum. Ona sarılıp ağlamak istiyordum. Sanki saçlarımı okşayıp geçecek dese geçecekti. Sanki yaralarıma bir elif miktarı üflese ciğerlerimdeki kül uçup gidecekti. Ondan başka kimse bana çare olamıyordu. Ne yazık. Ondan başka dalım hala yoktu.
Sanki duymuş gibi, sanki gözlerime baktığında ruhumu görüyormuş ve ruhum da ona yalvarıyormuş gibi sağ eliyle saçlarımı okşadı. Başımı olduğu yerde dik tutmaya güç yettiremeyip ona yaslandım. Gözyaşlarım ona doğru akarken ve zaten hepsi onda hayat bulup çağlamaya başlamışken diğer eliyle sırtımı okşadı. İkimiz öylece, o bahçede, kendi hiçliğimizle tutuşmuşken yine eskisi kadar yakındık. Yine eskisi kadar uzaktık. Göğsümde ince ve gümüşten bir bağ peyda olup Aras’ı sımsıkı sarıyordu. Sonra gidip onda orta yerinden kırılıyordu. Tüm varlığımla tepeden tırnağa, kökten uca ve ölesiye kırılmıştım. Onun için, onun uğruna kendimi kırmıştım. Yine olsa yine yapardım. Ne garip.
Yine de, bütün bunların sancılı deviniminde huzur bulabildiğim tek an kollarının arasında olduğum şu kısacık andı. O an sahip olduğum huzur dahi orta yerinden çatlamaya başlamıştı.