Her Yeni Başlangıç Aynıdır - 2

4018 Words
2012 / Haziran   Omzumdan dökülen saçlarımı çekiştirip ofladım. Bir ömür geçmişti sanki ama zaman bir türlü geçmemişti. Akreple yelkovan öylece takılıp kalmış fakat benim ömrüm durmadan tükenmişti. Ömrümden seneler eksilmişti. Onu beklediğim her an güzeldi de bu akşam sanki mahşere denkti. O geceden sonra göğsüme oturan o korkunç, o kötücül ve yaban ağrı hiç geçmemiş, giderek büyümüştü. Keşke diyordum durmadan, keşke Gonca’yı hiç tanımamış olsaydık. Keşke doğum gününe adım atmamış olsaydık. Ne kadar saçmaydı. Başımı sallayıp kendi kendime güldüm. Şaşkın gibi davranıyordum. Kendi kendime yazdığım şeylere inanıyordum. Sanki çektiğim acılar yetmiyormuş gibi, dahasına ihtiyacım varmış gibi felaket senaryoları üretip duruyordum. O aşk ki insanı ne hallere koyuyordu. Yapmam dediği neleri yaptırıyordu. Ah. Öyleydi ki içimde büyüyor, içime sığmıyordu. Duvarlara, kapılara çarparak sokaklara taşıyordu. Kaldırımlarda ilerliyordu, yollarda ilerliyordu. Sokak lambalarının altında duruyordu geceleri. Karanlıkta bir şehri sokak lambaları mı aydınlatırdı yoksa aşk mı? Bence aşk. Ama durduğu yerde duramıyordu ki. Caddelere yayılıyor bir şehri kaplıyordu. Koca bir şehir oluyordu aşk. Koskoca bir şehir oluyordu aşkım. İstanbul oluyordu, İstanbul kokuyordu. Boğazda duruyor ve ardından boğuluyordu. Kızkulesinde oturuyor ve hep Galata’ya ağlıyordu. İkisi nasıl imkansızsa, ikisi nasıl olmayacaksa; biz de öyle imkansızdık, o kadar olamazdık. Derin bir nefes alıp sıkıntıyla verdim. Hala gelmemişti. Gün gece yarısını devirmişti ama o gelmemişti. Nerede olabileceğini düşünüyordum. Hangi sokak lambası onunla aydınlanıyordu? Sonra kimlerle olduğu sorusu kurcalıyordu beynimi. Kimler onunla kamaşıyordu? Kıskançlık kara bir nehir gibi dolaşıyordu damarlarımda. Ağzımı açsam, aralasam dudaklarımı yüzümü ise boyayacaktı içimdeki duman. Saçlarıma kokusu siniyordu. Ama gelecekti. Ne olursa olsun dönecekti. Ne kadar uzağa giderse gitsin yine bana dönecekti. Biliyordum. Ve bunu bilmek bütün yaralarımı sarıyordu. Pencereye yaklaşıp camdan dışarı baktım. Taze hava yüzüme vurup saçlarımla oynaştı. Rüzgar kokusunu taşıyordu. Rüzgar kokusunu alıyor, yüzüme vuruyordu. Alt dudağımı ısırıp gülümsedim. Gelmişti. Aynı anda arkamda bir yerlerden dinlemeye doyamadığım sesini duydum. “Katre.” Adımın dudaklarından dökülmesi nasıl yakıcı bir hazdı. Adım en çok onun sesine yakışıyordu. Aynı zamanda adım en çok onun sesinde emanet gibi duruyordu. Adımı söylemesi kalbime hançer gibi saplanıyordu. Ona doğru dönüp gülümsedim. “Geç kaldın.” Küçük bir kahkaha attı. “Biraz işlerim vardı.” Üçlü koltuğa genişçe oturdu. Sağ eliyle ensesini ovmaya başladı. Gözlerinde yıldızlar oynaşıyordu. Dudağının kıyısında güzel bir tebessüm öylece asılı kalmıştı. Dudağının kıyısındaki tebessümün ucuna ilişip öylece kalmak istiyordum. Nefes almayı bile unutarak onu izledim. Elini indirişini, bana gülümseyişini ve yavaşça göz kırpmasını. Başka nasıl anlatabilirdim ki? Onu seviyordum işte. Karşısına geçip oturdum. Elimi ayağımı hala birbirine dolandırıyordu. İçimdeki titreyiş göğüs kafesime çarpıyor, tüm kemiklerimle birlikte vücuduma yayılıyordu. “Fırat ağabeyimle mi birlikteydin?” Evet demesi için kalp çarpıntılarıyla bekledim. Bir şeyler söylesin istiyordum. İçimi birazcık rahatlatsın. Aras yüzünü buruşturup düşünür gibi yaptı. “Kısmen… Yani gecenin büyük bir kısmında.” Kaşlarımı kaldırdım huzursuzca. İçimi kemiren şüphe tohumları eken bir tavrı vardı. “Fırat ağabeyim de eve gitmemiş hala. Devrim aradı.” Güzel bir gülümseme yüzünü aydınlattı. “Devrim Fırat’ı arasa daha mantıklı olurdu.” “Aras geldi mi, diye sordu işte. İkiniz birliktesinizdir diye. Sen de telefonunu açmamışsın. Birlite değil miydiniz?” Başını arkaya atıp koltuğa dayadı. “Katre, biraz sakin ol. Nefes al, lütfen.” dedi gülerek. Omuzları hafifçe titredi. O kadar güzeldi ki, bir insan bu kadar güzel olmamalıydı. Bu haksızlıktı. Bu adeta ağır bir ceza gibiydi. Ona bakan herkes için iç yakıcı olmalıydı. Umursamazca omuz silktim. Saçlarımdan bir tutamı, lafımı asla dinlemeyen o tutamı, parmağıma dolayıp büktüm. “Neyse banane zaten.” Hiçbir söylememişti. Ama öyle mutlu görünüyordu ki onu tutup sarsmak ve ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Bu kadar hülyalı bakıyor olması için ne olması gerekirdi? Yüzündeki o dingin ve mest olmuş ifade neyin sonucu ya da sebebiydi? Ne sormalıydım ki içimi rahatlatsın? Gördüklerim zehirli hayal gücümün ürünleri olsaydı ne olurdu sanki? “Sen de çok mutlu görünüyorsun Aras.” dedim dayanamayarak, “Güzel şeyler mi oldu?” Başını kaldırıp bana baktı. Dudağının kıyısında bekleyen tebessüm bir gülün açılması gibi büyüdü. Ona bakmak bile içimde bir yeri kanatıyordu. Aynı zamanda ona bakmadan yaşanılamaz gibi hissediyordum. İmalı bir bakışla göz kırptı. Kalbim endişeyle göğsümde sıkışırken gözlerimi kapatmamak için üstün bir mücadele içine girdim. Bu mimiklerin anlamını biliyordum. Bu göz kırpış ne demek biliyordum. Yüzündeki bu ifadeyi tanıyordum. Ama hayır… Hayır, duymak istemiyordum. Bu kez değil. Şu an değil.   Hıçkırık gibi tutuk bir nefes aldım. Aras alnını kaşıyıp gülümsedi. Evet, geliyordu. Ruhum içimde bir yeri yıkıp bir darağacı kurdu. Gelip ipin altında durdu. “Öyle de denebilir Katre’cik.” dedi yavaşça. Sesi derimi yırtıyordu. Şayet soru sormazsam onun da çok bir şey anlatmayacağını biliyordum. Daha fenası, yani en kötüsü anlatmak istediğini de biliyordum. Derin bir nefes aldım. Nasılsa bundan kaçamazdım. Ne de olsa gelip geçiciydi. Yaz nasıl bitiyorsa o da öyle bitecekti. Aramızdan akıp gidecekti. Yine de  içimden kötü niyetli bir ses sussun istiyordu. Aras sonsuza kadar sussun. Bu konuda asla tek kelime etmesin. Bunun altında çok derin sızılar, çok büyük acılar olduğunu haykırıyordu durmaksızın. İçimdeki o kötücül ses kulaklarını tıka diyordu. Buradan kaç. Ona uyamazdım. O kadar karamsar olamazdım. Olmamalıydım. Kalbimde küçük bir tohum vardı. Durmadan çatlamak için gün sayıyordu. Durmadan sabret diyordu. Sabret. Kendisi çatlamadan toprağı çatlatamaz tohum. Önce sen çatlamalısın, ama sabret. “Hayırdır?” diye sordum o yüzden. Aras başını geri atıp ufak bir kahkaha daha attı. Tek kaşı bana işkence ederek havalandı. “Anlamadığına inanmalı mıyım?” Kirpiklerimi gözpınarlarıma saplayarak omuz silktim. “Anlatmak istemiyor musun?” Başını iki yana salladı çok tuhaf şeyler söylüyormuşum gibi. “Bir alemsin, Katre.” Aslında merak etmiyor da değildim. Bu kez kimdi? Kim hayallerimin üstüne basıp geçecekti? Bir süreliğine de olsa ruhumu boğacak olan kim olabilirdi? Dişlerimi sıktım. Bunları düşünmenin zamanı değildi. Daha sonra, tek başıma nasıl olsa hepsini döndürüp duracaktım. Gülümsemeleri için adeta yırttım dudaklarımı. Yanaklarım isyan ederek sızladı. “Ne oldu yani?” Gözlerini tavana dikip bekledi. Onu düşünüyordu. Her kimse onu, belki saçlarını, gözlerini, gülüşünü… Belki güzel gamzeleri vardı ya da uzun saçları. Belki renkli gözleri. Çok mu güzeldi acaba? Belki de onun için her şeyden güzeldi. Boyu benden daha uzundu mutlaka. Aras’ın omuzlarına güç bela yetişebiliyordum. Belki o kafasını yukarı kaldırmadan da bakabiliyordur ona. Benden daha mı güzeldi ki? Mutlaka öyle olmalıydı. Kesin öyleydi. Dudaklarımı ısırıp bekledim. Beynimdeki seslerin susmasını, yüreğimdeki fırtınanın dinmesini bekledim. Aynı sahneyi binyıllarca kaç kez tekrar ettiğimi düşündüm sonra. Hep aynı hançerler dağlıyordu ruhumu. Farklı isimlerle de olsa acıları benzerdi. Sanki bununla lanetlenmiştim. “Bir kız var.” dedi gözlerime bakarak. Gözlerime bakıyordu ve onu görüyordu. Bana bakıyordu ve onu hayal ediyordu. Aras’ın elalarında oynaşan kadının varlığımda resmi çiziliyordu. Hafifçe öksürüp boğazımı temizledim. “O kadarını anladım.” Yeniden güldü kalp ağrım. Şu an gerçekten çok ağrıyordu. “Bu kez çok farklı Katre. Çok başka… Ona bakınca ona doğru çekildiğimi hissediyorum. Sanki içimde bir yere dokunuyor gibi. İçimde bir şeyleri değiştiriyor.” Durmadan konuşuyordu. Sesini duyuyordum ama onu dinleyemiyordum. Tüm tesellilerim kendi kanlarında can veriyordu. Her parçam hüzünlerine bağlanıp intihar ediyordu. İçimin nehirleri ölü umutlarla doluyordu tıka basa. Denizlerim kirleniyor, havam donuyordu. Her kelimede hançer yiyordu kalbim. Göğüs kafesime kan doluyordu. Ruhum altında durduğu ipi boynuna geçiriyor ve kendini asıyordu. Bu bana reva mıydı? Hayat denen gayya kuyusunun iki tarafı vardı. Ve ben şu an en boş taraftaydım. En soğuk, en karanlık, en yalnız tarafta. Aras onu seviyor muydu? Hayır, bu olamazdı. Ben bunun ihtimaline bile hazır değildim henüz. Kendimi hiç böyle bir şeye alıştırmaya çalışmamıştım. Sözleri tükendiğinde daha önce yüzünde hayal bile edemediğim kadar olağanüstü bir gülümseme oturdu dudaklarına. Yüzünde parlayan ışık gözlerimi kanatıyordu. Dudaklarıma içli bir ağıt oturuyordu. Kendi kıyametime ağlamak istiyordum, gözyaşlarım yangınımda buharlaşıyordu. Aras bana değil ona gülüyordu. “Sanırım aşık oluyorum Katre. Ya da belki çoktan oldum. Bilmiyorum. Çok tuhaf.” En kötüsü neydi? Bilmek mi? Hayır, en kötüsü ondan duymaktı. En beteri buydu. Kendimi yutkunmaya zorladım. Boğazım bir damla su tatmamış gibi kuruydu. İçimdeki çöl boğazıma kadar yükselmişti. Kuraklığın dahası yoktu. Bundan daha kurak olamazdım. Olmamalıydım. Daha ne kadar ölecektim Allah’ım?  “Öyle mi?” diye sordum. “Peki, kim?” Duymak istediğimden emin değildim. Ama bilmek istiyordum. Beni kim öldürüyor söylesin istiyordum. Ben ona bu kadar yanarken o kimin için kavruluyordu? Ama benim onu sevdiğim kadar seviyor olamazdı o kızı. Ki o da her kimse Aras’ı asla benim gibi sevemeyecekti. Çünkü ben onu ömrümden ömür çalarak sevdim. Ömrüne ömrümü sererek sevdim. Ben kendimi çürüttüm, onu sevdim. “Aslında sen de tanıyorsun Katre.” Buralarda bir yerlerde tanıdığım biriydi hayallerimi çalan. Beni kör kuyularda fenersiz bırakan. “Yasemin.” Adı bir kaya gibi ortamızdaki boşluğu doldurduğunda nefessiz kaldım. İçimi en çok acıtan Aras’ın onun adını söylerken ki ses tonuydu. En çok o batıyordu. Adını dahi okşayarak alıyordu dudaklarının arasına. Soluğu adını taşırken havaya rüzgardan sakınıyordu. Dua gibi çıkıyordu adı. Yakarış gibi. İncitilmesinden korkulan yegâne varlık gibi. Adı bile müstesna özen görüyordu onda. Tıpkı… Tıpkı dilimden dökülen her ‘Aras’ kelimesi gibi.   2016 / Temmuz Onu haftalar sonra ilk gördüğümde aklıma düşen ilk anı o geceydi. Yüzündeki o gülümseme, gözlerindeki o ışık, halindeki o efsun. O melun gece ve getirdikleri. Ama daha çok benden, ruhumdan, aşkımdan götürdükleri. Acım o günkü kadar tazeydi. Dişlerimi sıktım sertçe. Bana üzgün gibi bakıyordu, aynı zamanda kızgın gibi bakıyordu. Yine ela bir nehir gibi üzerime sıçrıyor, her yeri renklerine buluyordu. Ama hiçbir şeye deva olamıyordu. Gözlerimi koparır gibi Aras’tan ayırdım. “Sizin burada ne işiniz var?” Kaşlarım daha fazla çatılırken titreyen bacaklarımı yere sabitledim. His yoğunluğum zirvesinde aniden düşecek gibiydim. “Katre bak…” Tuna kucaklar gibi bakan gözlerini yüzümden ayırmadan konuşmaya başladı. Dinlemek falan istemiyordum. Artık yalanlara doymuştum. Artık tükenmiştim. Anlamaları lazımdı. Hiçbirini görmek istemiyordum. Bu bana daha çok acı veriyordu. Nasıl görmezlerdi? Daha ne kadar ölmem gerekiyordu? Elimi kaldırıp Tuna’yı susturdum. “Bir şey duymak istemiyorum.” Sesim en sakin tonunda havaya dağıldı. İçimdeki gürültüye rağmen dışım sakin bir göl gibiydi hala. İçim kanla doluydu ama dışarı bir damla sızdırmıyordu. “Seni almaya geldik.” Aras kollarını göğsünde birleştirip başını kaldırdı. Yüzü ne kadar solgundu. Gözlerinde acı çeken bir ifade geziniyordu durmaksızın. Gözlerinde depremler dolanıyordu. Uzun uzun bana baktı. Bakışları beni sarıp sarmalıyor gibi hissediyordum. Saçlarımı okşuyor gibi geliyordu. Neden? Ardından Levent’e değdi bakışları. Elalarındaki anlam dalgalanırken aklından geçenleri yüzünden okuyordum. Dişlerimi daha fazla sıkıp hafifçe gülümsedim. Tuna’nın ilgilendiği kadar bile ilgilenmiyordu benimle. Şu halime. Ömrümdeki yıkımla, içimdeki kıyımla. Şu kadar bile umurunda değildi halim. Kafasında dönen en önemli düşünce Levent’ti. Ben değil… Tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. “Sizinle gelmeyeceğim.” Tuna bana doğru bir adım attı. Gözlerine koyu gölgeler çöktü. Aralarında yenilmişliğin izleri öyle barizdi ki canımı acıtıyordu. “Katre, lütfen… Bak annen de çok kötü.” Kalbim acısıyla ters döndü. Aynı zamanda dudaklarımdaki soğuk gülümsemeyi büyüttüm. Acılarımı onlar yokken de yaşayabilirdim. Kollarımı Aras gibi göğsümde birleştirdim. “Birincisi; benim adım Katre değil. İkincisi; benim annem yıllar önce öldü.” Hıçkırıklarım kalbimde büyürken nefes alamıyordum. Boğuluyordum, dağılıyordum. Dudaklarım bana isyan ederek titremeye başladığında arkasından gelecek olanlardan korkuyordum. Şimdi değil. Lütfen Allah’ım, şimdi değil. Derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım. “Ve sonuncusu; daha önce de söylediğim gibi hiçbirinizi görmek istemiyorum. Beni rahat bırakın. Şimdi lütfen buradan gidin. Evimi de, beni de unutun. Artık hayatınızda Katre diye biri yok.” Sözümü dinlemeyerek sol yanağımdan çeneme kadar ulaşan ılık damlayı yavaşça kuruladım. “Hoş öyle biri hiç olmadığı için eksikliği de hissedilmez kanımca. Kendinize başka bir oyuncak bulursunuz.” Dudaklarımı zorlayan hıçkırıklarımı bir derin nefesle daha biraz daha geriye ittim. Gideceklerini biliyordum. Tuna’nın yüzünde öyle koyu bir matem vardı ki ısrar etmeyeceğini biliyordum. Aras da gelmeyeceğimi anlamış olmalıydı. Bu odadan çıkmalıydım. Bu hava beni boğuyordu. Onları, özellikle Aras’ı, acı çeker gibi bakan gözlerini, hüznünü gizleyemeyen yüzünü görmeye dayanamıyordum. Levent’e dönüp şaşkınlıkla büyüyen gözlerine baktım. Bakışlarında üzgün parıltılar yanıp sönüyordu. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme kıpırdandı ona döndüğümde. “Levent, lütfen arkalarından kapıyı kapatır mısın.” Bir daha arkama bakmadan merdivenlere doğru yürüyüp yarısına kadar çıktım. Daha son basamağa varmadan gözyaşlarımdan önümü göremez hale gelmiştim bile. Elimi ağzıma kapattım sesimin çıkmaması için. Kendimi zorlayıp en yakın odaya girdim. Hıçkırıklarım omuzları sarsarken daha fazlasını istiyordum. Her şeyin daha fazlasını. Dayanamıyordum artık. Bu yoksunluk beni öldürüyordu. Aras beni daha fazla sevsin istiyordum mesela. Annem bana daha fazla gelsin ya da ona gidebilmem için daha fazla gücüm olsun. İçimdeki bu kırgınlık bitsin istiyordum. Darmadağınıklığım geçsin artık. Aşağıdan gelen gürültülerle gözlerimi sıkıca kapattım. Biri evimi yıkıyordu. Hayır, Soner’in evini başıma yıkıyordu. Dudaklarımı ısırdım kanatırcasına. Aras. Ellerimi yüzüme kapatıp ağladım. Bu öyle bir nöbetti ki ev ne zaman sakinliğe gömüldü, onlar ne ara gitti farkına bile varamadım. İç çekişlerim daha normal bir hal aldığında merdivenlerdeki ayak seslerini duydum. Soluğumu tutup bekledim. Aras olsaydı… O olsaydı ne olurdu sanki? Beni avutup anneme götürseydi. İkisini de affedebilseydim ne olurdu? Tabi ki, öyle bir şey olmayacaktı. Levent kapıyı açıp mavi gözlerinde mutsuz dalgalarla bana baktı. Başımı dizlerime yaslayıp gözlerimi kapattım. Yanıma oturduğunu hissettim. Derin bir nefes alıp verdi. “Neden böyle yapıyorsun?” “Hiçbirini istemiyorum.” dedim yavaşça. “Onları görmek çok acı veriyor Levent. Çok fazla.” Sol eli yavaşça dizimdeki başımı okşadı. Kalbimin acıdığını hissedebiliyordum. Sanki biri, çok acımasız biri, elini göğsüme sokup kalbimi sıkıyordu. Parçalanan kalbimle öylece kalıyordum. “En çok kendine eziyet ediyorsun Katre.” “Bana Katre deme.” diye fısıldadım. Sessizce güldüğünü duydum. “Kaçmak hiçbir şeyi çözmez. Hiçbir zaman çözmez. Ne kadar kaçarsan kaç sonunda yüzleşmek zorunda kalacaksın. Kim kaçarak kurtuldu sanıyorsun ki? Bunu kim başarabildi?” Başımı dizimden ayırmadan yüzümü ona doğru çevirdim. Kaşlarını kaldırıp bana baktı. Sol eli yavaşça yanağımdan süzülen yaşı kuruladı. “Kaçmıyorum ben.” Sesim havayı yırtar gibi çıktı. Levent hafifçe gülüp başını salladı. Tek kaşını yavaşça kaldırdı. Bakışlarındaki sorulara gözlerimi devirdim. “Kaçmıyorum.” diye direttim. “Hülya teyze gerçekten perişan oldu.” diye konuşmaya başladı, “Seni ne kadar çok sevdiğini sen de biliyor olmalısın. Böyle olması seni çok yaralıyor anlıyorum. Ama bazen hepimiz en iyisi olduğuna inanarak hatalar yapıyoruz, Katre. Birini çok sevdiğimiz zaman onun için en doğru olan şeyi düşünmeye çalışıyoruz. Bazen bu düşündüğümüz şey, bize göre çok mantıklı ve doğru olan şey, karşı tarafı çok yaralayabiliyor evet. Ama bu kötü niyetli olduğumuzu mu gösterir? Ya da onu az sevdiğimizi?” Susup yeniden dolan gözlerime, titreyen dudaklarıma baktı. Kirpikleri gözlerinin üzerine düştü hafifçe. “Bence insan en çok hatayı birini fazla sevdiği zaman yapar. En çok sevdiği kişi için yapar. Çünkü fazla sevmek insanın mantığını baltalıyor bazen. En güzelini yapmak isterken en saçma şeyleri yapabiliyoruz.” Göğsüm hıçkırıklarımla sarsılırken alt dudağımı ısırdım. Başımı omzuna yasladım yavaşça. Ben yeniden tükenerek ağlarken hiçbir şey söylemedi. Sadece geçmesini bekleyerek saçlarımı okşadı. Gözyaşlarım kuruduğunda, yani içim çekildiğinde, gözümde yaş kalmadığında başımı kaldırdım. Levent bana bakıp burukça gülümsedi. “Ben artık gideyim. Sen de biraz düşün, lütfen.” Başımı sallayıp ayağ kalktım. İkimiz sessizce merdivenlerden indik. Salonun önüne geldiğimde şaşkınlıkla kaldım kapıda. Aslında o kadar da şaşırtıcı bir manzara olmamalıydı. Hayır, hiç değildi. Daha önce pek çok kez eşyaları yıkan Aras’ı görmüştüm. O haline tanık olmuştum. Gerçekten öfkelendiği zaman gözü hiçbir şeyi görmüyordu, biliyordum. Gözlerimi devirip “Bu ev Soner’indi.” dedim imayla. Levent arkasına dönüp başını salladı. “Aras biraz hırpaladı evini. Yani bir an onu bağlasak mı diye düşünmedim değil.” Yerdeki tabloyu elime alırken kendimi tutamayıp güldüm. Elimdeki tabloya baktım ardından. Soner’in kim bilir kaç para ödediği hoş bir resimdi. Yani önceden hoş bir resimdi sanırım. Şu an pek bir şeye benzediği söylenemezdi. “Bunu artık duvara asamayız herhalde.” O da benimle birlikte kısık bir kahkaha attı. “O tuhaf tabloyu o hengamede Aras kafama fırlattı. Yani tuhaflığına çok yakından tanık olmak üzereydim. Hiç öyle bir papatya görmemiştim. Aras da sağolsun hissetmiş sanırım.” Dudaklarımı dişlemeyi bırakıp omuzları sarsan bir kahkaha attım. Of Aras. Levent her ne kadar şakaya vurmuş olsa da yaptığı hiç hoş bir şey değildi. “Yani bildiğin kafana mı attı?” Yüzünü buruşturup alnını kaşıdı. “Bana nişan alarak atmadı sanırım ama sürekli bir şeyleri atıp durduğu için karar vermekte de zorlanıyorum açıkçası. Bana ne gibi bir kastı olabilir sonuçta diye düşünerek kaza olduğu çıkarımını yaptım.” “Sen yine kaçabilmişsin bir keresinde bana vazo atmıştı. Daha doğrusu ben gelmeden kapıya doğru atmış. Tam kapıdan giriyordum ki karşımdan bir vazonun uçarak bana doğru geldiğini gördüm. Ne yapacağımı şaşırdım haliyle.” Başımı iki yana sallayıp güldüm. “Cam vazo kafana mı geldi?” Parmaklarımı dudaklarıma bastırdım. “Yok. Tuna vazodan daha hızlıydı. Uçuşunu görmeliydin.” Levent başını sallayıp hafifçe. Yüzünde onaylamayan bir ifade gezindi. “Yakında birilerini sakat bırakırsa şaşırmam. Bu performansla çok zorlanmaz.” Bana dönüp yavaşça büyüyen bir gülümsemeyle yeniden başını salladı. Kapıya doğru hızlandı. Kasırga geçmiş gibi duran salondan ayrılıp kapının önüne geldik. “Kendine iyi bak.” dedim yavaşça. Kaşlarını kaldırıp gülümsedi. “Asıl sen kendine iyi bak.” Kapıyı arkasından kapatırken içinden çıkamadığım hayatımın dalgaları vuruyordu hala kıyılarıma. Salona geri dönüp toparlamaya başladım. Her adımda, her nefeste aklıma düşüyordu Aras. Neden gelmişti ki? Geldiğinde onunla gitmeyeceğimi biliyordu. Ona söylemiştim. Peki, o zaman neden gelmişti? Hemşire elindekilere göz gezdirdikten sonra yeniden bana baktı. “Çok güzel. Artık çıkabilirsiniz.” Resmi bir tavırla gülümsedi. Ona gidip gitmediklerini sormak istiyordum. Ama yapamıyordum. Gerçi gitmemiş olduklarını tahmin edebiliyordum. Fakat bu emin olmakla aynı şey değildi. Bu ihtimaller denizinde gözü kapalı kulaç atmaktı. Dudaklarımı dişledim içimde kaynayanlar eşliğinde. Gözlerini benden ayırmadan yanıma yaklaştı. “Yardım etmemi ister misin?” “Hayır.” dedim usulca. “Gerek yok. İyiyim ben.” Dudaklarındaki gülümseme biraz daha büyüdü. “Evet, tamam.” Elindekileri göğsüne bastırıp yataktan uzaklaşmaya başladı. “Kimse kalmadı değil mi?” diye sordum tereddütle. Birini görürsem dayanamayabilirdim. Ruhumdaki volkan öfkeyle besleniyordu. Resmen gözüm dönüyordu. Gözümün önünden gitmiyordu Aras’ın o anki yüzü. Kulaklarımdan silinmiyordu Erkan’ın sesi. Katlanamıyordum artık. Göğüs kafesime, omurgama cam kırıkları batıyordu. Yalan dünyamın sisli haleti boğuyordu benliğimi. Hemşire yeniden bana doğru döndü. Gözlerinde tutuk ışıltılarla gözlerime baktı. “Bilmiyorum.” dedi yavaşça. Başımı sallayıp gözlerimi kapattım. Odada yalnız kaldığımda bunun ömrümün demirbaşlarından olacağını seziyordum. Bundan sonra hep böyle olacaktı. Yatakta doğrulup ellerime baktım. Titremiyordu ama soğuktu. Buz gibi. Ruhumun donan yanları gibi. Üşüyordum ve geçmiyordu. Bitmiyordu. Donuyordum. Buz tutmuştu kalbim. Ruhum buzulların altında kalmıştı. Kollarımla kendimi sardım. Kapı yeniden açılıp kapadığında gözlerimi kapadım. Daha kapıdan girdiği an o olduğunu biliyordum. Ondan önce kokusu gelip içime işledi. Ciğerlerime katran doluyordu. Kokusu tenimi karıncalandırıyordu. Burnumu kapatmak istedim. Ciğerlerimi söküp atmak istedim. Uyuduğumu düşünüp gitmesini arzu ettim. Ama öyle olmayacağını biliyordum. “Katre.” Sesi soğuk havada dalgalanarak yayılıp kirpiklerime değdi. Gözlerimi yavaşça araladım.  Aras hasta yatağımın tam karşısında öylece durmuş bana bakıyordu. Ne yaklaşmaya cesaret edebiliyordu ne de çekip gitmeye. Gelmemeliydi. Gelmemesi gerekirdi. Gözlerim dolarken bakışlarımı üzerinden çektim. Ama iyi ki gelmişti. Ona veda etmeden gidemezdim. Annem gelmişti. Onunla vedamız tamamlanmıştı. Aras’ı da son kez görecek ve gidecektim. Dizlerimi kendime doğru çektim. Topladığım dizlerime gömdüm ardından başımı. Gözlerimi sıkıca kapatıp yaşların yolunu tıkamak için çabaladım. Lakin onlar hep olduğu gibi burunların dikine gidip yanaklarımı yaladılar. Yüzümü yakıyordu gözyaşlarım. Yüzümdeki yangında buharlaşıyordu. Yıllardır, asırlardır süregelen bir kısırdöngüydü bu. Ben ağlardım o bana bakardı. Yapacak bir şeyi yoktu ki. Yaralarıma merhem olamazdı. Bana çare bulamazdı. “Katre bak…” Sesi daha yakından gelmeye başladığında yanı başımda olduğunu anladım. Derin bir nefes alıp gözlerimi boşluğa diktim. “Konuşmak istemiyorum. Gitmeni istiyorum.” Sesim sertti ama istediğim kadar değil. Hayal ettiğim kadar etkili değildi tınısı. Arzuladığım gibi yıkıcı olmamıştı. Kahretsin ki yine de ona kıyamıyordum işte. Yavaşça öksürdüm. Yere eğilip göz temasımızı sağlamlaştırdı Aras. Ben yatakta kendime sarılmış halde otururken o da yatağımın dibinde dizlerinin üstündeydi. Bu sahne ise beni günlerce ağlatacak kadar hazindi. Beni teselli mi etmeye çalışıyordu af dilemeye mi? Derin bir nefes alırken gözlerini yukarı kaldırdı. O tavanı izlerken güzel yüz hatlarını seyrettim ben de. Onu seviyordum ama aynı zamanda ondan nefret ediyordum. Bu öyle akıl almaz bir ikilemdi ki içinden çıkamıyordum. İçimden kaçamıyordum. “Söylemeye çalıştım. Aslında hep…” Alaylı bir gülümseme ulaştı ruhumdan dudaklarıma. “Bana yalan söyledin.” dedim başımı aşağı yukarı sallarken. “Bana defalarca, durmadan yalan söyledin.” Bakışlarımız yeniden çarpıştığında elalarındaki acı kat be kat büyümüştü. Bu yüzden pişman olduğunun hatta acı çektiğinin farkındaydım. Ama ben… Ben bu kez kalbimdeki depremleri yok sayıp onun yaralarına çare arayamıyordum. Bu defa kendimi hiçe sayamıyordum. Öyle büyüktü ki yangınım onu da kül ediyordu. İçimdeki tüm dünya üstüme yıkılmıştı. Tutunacak bir dalım yoktu. Kalbimde hiç tomurcuk kalmamıştı. “Söyleyemedim Katre.” Gözlerimi kapatıp başımı salladım. Gözyaşlarım oluk oluk akarken alt dudağımı ısırdım sertçe. Hıçkırmayacaktım. Ağlamadan duramıyordum karşısında ama o kadar zayıf olmayacaktım. Yanaklarımı çarçabuk silip derin bir nefes daha aldım. Binbir ima taşıyan bir tebessümle baktım hüzünbaz renklerin dans ettiği gözlerine. “Sana inandım. Ben sana her zaman inandım Aras. Günlerce, aylarca, yıllarca en çok sana güvendim.” Sol yanağımda yeniden yol bulan damlaya değdi elimin tersi. Sonra aynı elimle onu gösterdim. “Sen ne yaptın peki?” Hıçkırıkla karışık güldüm. “Bana yalan söyledin. Hayatımın en büyük gerçeğini sakladın benden. Benden beni sakladın Aras. Neden?” Gözlerini kapatıp dişlerini sıktı. Çenesinde zıplayan damar çok şey anlatıyordu. Ona o kadar kızgındım ki. Keşke bununla sınırlı olsaydı, keşke öfkem geçtiğinde her şeyi unutup yeniden başlayabilseydim. Keşke tek sorun ona kızmam olsaydı. Ama kırgındım. Her bir hücremle, bütün zerrelerimle asırlarca kırılmıştım. Parçalarımı toplamaya hiçbirinin gücü yetmezdi. Kimse güç yettiremezdi. “Böyle olmasını kimse istemezdi Katre.” Yumruklarımı sıktım ayalarımda acıyı hissedene kadar. “Bana Katre deme.” İşte bu kez sesim daha önce ona asla kullanmadığım kadar sertti. Gözlerimdeki kıvılcımlar ilk defa Aras’a çakıyordu. Şaşkınlıkla dondu çenesine giden eli. “Katre.” diye mırıldandı yeniden. İnanamamış gibiydi ki bu ne kadar ironikti. “Bir daha sakın bana Katre demeyin. Hiçbiriniz.” Başıyla onayladı. Gözlerimi kapatıp açtım. “Ne zamandan beri biliyorsun bunu?” Buruk bir tebessümle saçlarını karıştırdı. “Zaman kavramı ben de fazla karışık işliyor.” Gözlerim kendiliğinden kapanırken başımı salladım bugün bir kez daha. Aklına Yasemin düşmüştü yeniden. Ben acımdan önümü göremezken o Yasemin’i anıyordu. Onu sarsmak istiyordum. Yumruklamak istiyordum. Ona beni rahat bırakması için bağırmak istiyordum. İçimi acıtıyordu, kalbimi parçalıyordu. Şu anda bile aynı kokuyu duymaya başlamıştım. Yeniden Yaseminle doldu oda. Hayır, yasemin kokusuyla… Elimin dışını burnuma bastırdım kokuyu duymamak için. Annemin hayali dolanmaya başladı ardından Yasemin’in yanında. Yalan diyordu sürekli sana yalan söyledik. Yasemin yüzünden eksik etmediği gülümsemesiyle yüzüme bakıyordu. Durmadan konuşuyordu. Dağarcığındaki kelimeler asla tükenmeden. Her şey birden bire sisle kaplanıyor, koyu bir perdenin arkasında kalıyordu. Kendimi avuttuğum her şey yalanla sarılıyordu. Dibe batıyordum. Koyu balçık bir bataklığa çekiliyordum. Herkes konuşmaya devam ediyor, gürültüleri kulaklarımı tırmalayarak gülüyordu. Kulaklarımı tıkadım ani bir ihtiyaçla. Aras iki kolumdan tutup çekti beni. “Katre iyi misin?” Kollarımı ondan kurtarırken kapanan gözlerimi açtım. “Evet, evet. Bir şey yok.” Endişeli bakışlarını görmezden gelip saçlarımı düzelttim. “Konuşmamız lazım.” Garip bir kahkaha attım. “Konuşmak istediğimi de nereden çıkarıyorsunuz ki? Sizinle neden konuşmak isteyeyim ki? Yine durmadan yalanlar söyleyin diye mi?” Kollarımı iki yana açtım. “Artık size nasıl inanabilirim ki?” Ellerini benimkilerin üzerine bıraktı yavaşça. Ardından iki elimi birleştirip avuçladı. Gözleri en az benimkiler kadar bulutluydu. Biz acımızı paylaşmaya o kadar alışmıştık ki. Bu öyle tanıdık bir andı ki. Birbirimizin acısıyla da acılanır olmuştuk. Ona sarılıp ağlamak istiyordum. Ama yapamazdım. Bu kez değil. Artık değil. “Seni ne kadar sevdiğimizi biliyorsun. Biliyorsun değil mi?” İçimi çektim. Siz benim sizi nasıl sevdiğimi bilmiyorsunuz ama. Beni ne kadar yaraladığınızı, nasıl yok ettiğinizi göremiyorsunuz. Siz beni benim sizi sevdiğim kadar beni sevemiyorsunuz. Hiç sevememişsiniz. Belki de beni en çok bu öldürüyor Aras. En çok bu… “Hayır.” dedim yavaşça. Ellerimi geri çekerken ayazda kalmış gibi titrediler. “Artık hiçbir şey bilmiyorum. Ve artık sizi görmek istemiyorum.” Dudaklarım sıtmalı gibi kıpırdarken kaşlarımı çattım. “Çok ciddiyim. Gideceğim ve bir daha hiçbirinizi görmeyeceğim. Bana bunu vermek zorundasınız. Hayatımı aldıktan sonra yeni bir tane kurmama müsaade etmelisiniz.” Derin bir nefes alıp gürültüyle verdim. “Ve bu kez içindekileri ben seçeceğim. Sizin kurup oynattığınız bir ömür olmaktan çıkıp benim istediğim insanlarla dolacak. Ben karar vereceğim. Yolumu ben çizeceğim.” Ellerini birleştirip bakışlarını onlardan ayırmadı. “Ve bu hayatın içinde biz yokuz. Öyle mi?” Ne kadar acıydı ki öyle olmalıydı. “Evet.” dedim kendime dahi yalan söyleyerek. Kendimi kanatarak, kendimi dağıtarak. Kendime bir kurşun da ben atarak. “Bundan sonra sizi görmeyeceğim.” İnsan kendine ne kadar büyük yalanlar söyler? İnsan kendini kıyamet günü nasıl avutur? Onları görmeden bu denli ölürken nasıl dayanacaktım Allah’ım? Günümü nasıl kurtaracaktım? Mayınlı arazide yalın ayak koşuyordum. Hiçbir tercihin sonunda sağ kalamıyordum. Onu görmek istemiyordum ama omzunda ağlamaktan başka gayem de yoktu. Neden bu derde böyle yaka paça atılan bendim Allah’ım? Neden?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD