Fidanken Kurumak

2270 Words
 Zaman insafsızlık etmese Kederin oyduğu tarafımı sana getirsem Kalem beni tutmasa, anlatsam sana Siyah, simsiyah bir engerektir zaman Ve kış neler eder insana Nasıl yarım bırakır, ayırır parçalara Sense kışı yaşamadın daha   Birhan Keskin   2016 / Mayıs   Yatakta sola dönüp gözlerimi sımsıkı kapadım. Kapalı gözkapaklarımın içinde mevsimler değişiyordu. Bambaşka bir dünyaya, bambaşka bir rüyaya yol alabiliyordum soluk karanlığımda. Işık olmadan da yaşanabileceğini kendime kanıtlamama tek yoldu kapalı gözkapaklarım. Aras olmadan yaşamama değil, Aras varmış gibi hissetmeme sebepti. Sabah güneşinin göz alan sarılığı gururlu bir kumandanın altın nişanı gibi yüzüme vurdu. Gözlerimi daha sıkı kapattım. Yeni bir güne uyanmak istemiyordum. Benim dünyama güneş asla doğmayacakken onların güneşini selamlamak gelmiyordu içimden. Ben zaten asırlardır geceden daha karanlıktım. Hangi gece ürkütebilirdi bu saatten sonra kimsesiz ruhumu?  Benim gün ışığım yalnız Aras’tı. Ama o da ruhumdan çok uzaktı. Asla farkında olmayacaktı benliğimde hüküm süren yangınların. Hiçbir zaman su taşımayacaktı derman olmak için. Aras asla farkıma varmayacaktı. Kendi bitip tükenmez karanlığımda, hani en umutsuz zamana denk gelen o melun koyulukta hatırlamaya katlanamadığım görüntüler en parlak renkleriyle üzerime saldırdığında gözlerimi açmak zorunda kaldım. Başım ellerimin arasındayken derin bir nefes aldım. Günler geçtikçe daha çok tükeniyor olmam normal miydi Allah’ım? Benim sonum da böyle mi yazılmıştı?  Yataktan kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Güneşli bir günde başımıza güzel şeyler gelmesini diledim camı açmadan önce. Ilık hava usulca yüzüme vurup saçlarımı havalandırırken gülümsedim. Ardından tuhaf bir şekilde, sanki ona bakmamı özellikle istiyormuş gibi kırmızı bir balon gözüme çarptı bahçede. Bizim bahçede kırmızı bir balonun ne işi olabilirdi ki? Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken eğilip aşağıya baktım. Aras yüzünde önceden yamanmış ve öylece asılı kalmış bir gülümsemeyle, yüreğime marşlar söyleten bir gülümsemeyle yukarı bakıyordu. “Günaydın,” diye şakıdı neşeli sesi. Gözlerimi üzerinden ayıramadım. Allah’ım onu böyle neşeli görmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki hıçkırarak ağlamak istiyordum. Yazlığa gideceğimiz için mi böyle mutluydu? “Günaydın,” diye mırıldandım yavaşça. Aras ışığı gözlerinin içine vurarak gülümsedi. “Aşağı gelmiyor musun?” Sol eli, hala alyans olan eli, havalanıp balonları işaret etti. “Biraz yardıma ihtiyacım olabilir.” Başımı salladım. Ne için hazırlık yaptığını anlayamıyordum. Neyi kaçırmıştım? Hızlıca üstümü değiştirip saçlarımı gelişigüzel topladım. Düşüncelerimin yönünü belirleyemiyordum. Aras’ı yeniden böyle mutlu görmek, sonunda keyifli bir anına denk gelmek öyle akıl almaz bir lütuftu ki başka hiçbir şey düşünemiyordum. Merdivenleri nasıl indiğimi anlayamadan bahçeye çıktım hemen. Müge elindeki balonu diğerlerinin yanına atarken beni gördü.  “Katre’cim, sonunda yardıma gelmeye karar verebildin.” diye söylendi. Ona omuz silkip Aras’a bakındım. Eve mi girmişti acaba?  “Ne oluyor?” Kaşlarını kaldırıp yeni bir balon daha şişirdi. “Şu balon şişirme makinelerinden alsa ne olurdu sanki? Pinti herif.” Gözlerini devirip bana baktı Müge. “Tuna’nın doğum gününü unutmuş olmanı son günlerde yaşadığın zor zamanlara veriyorum hayatım. Bu yazlık meselesi seni çok sarstı.” Dünyam gürültüyle yerinden oynarken gözlerimi kapattım. İnanamıyordum. Bunu yapmış olduğuma, Tuna’nın doğum gününü atlamış olduğuma gerçekten inanamıyordum. Ama son günlerde zaman kavramım o denli karışmış, o kadar iç içe girmişti ki neredeyse hangi yılda olduğumuzu bile unutacakmışım gibi geliyordu. Geçmişle o kadar fazla beraberdim ki bugün anlamını yitirmişti adeta. Daha doğrusu itiraf etmem gerekirdi ki Tuna’nın doğum gününü neden bilinçaltımda karanlık bir yere ittiğimi çok iyi biliyordum. Çünkü o gün, üç sene önce tam da bugün, Aras orada onunlaydı. Bizim ağaçlarımızın altında… Çocukken el ele gidip beraber toprağa kök salmalarına izin verdiğimiz, beraber suladığımız, büyümelerine gün be gün beraber tanık olduğumuz o ağaçların altında. Hani giderek birbirlerine daha fazla yaklaşan ve sonunda kol kola girerek bana umudu en fazla aşılayan o ağaçların altında ona evlenme teklifi etmişti. Elini uzatmıştı bir ömürlük. Bir ömür benimle ol demişti. Ömrünü onun yoluna, ayaklarının dibine sermişti. Kaburgalarımın üstüne oturan o hisle, kendime kızmakla kendime üzülmek arasında gidip gelen hissimle ellerimi yüzüme kapattım. “Hey, sakın ağlamaya başlama.” Sesini, içinde kelebekler taşıyan sıcak sesini duyunca parmaklarımı aralayıp yüzümden çektim. Kirpiklerimin dibinde akmak için bekliyordu sıcak yaşlarım. Derin bir nefes alıp içimi çektim. “Ben her şeyi hallediyorum.” derken usulca gülümsedi Aras. Gülümsemesi büyürken balonları işaret etti. Gülmekle ağlamak arasında kalmış bir ses dudaklarımın arasından fırladı. Ah, hayır. Tuna balonlardan nefret ederdi. Tutuk bir kahkaha attım. Balonları gürünce delirecekti. Aras da bana bakıp güldü yeniden. Sadece burada böyle durup ona bakmaktan başka hiçbir şey istemiyordum. Hiçbir zaman istememiştim. “En azından daha önce haber verseydin de hediye alsaydım.” dedim en huysuz sesimle. Geri geliyordu. Bana geri dönüyordu. Sonunda gerçekten iyileşiyordu. “Sen her şeyi üstlen diye şişirmiyorum ben bu balonları.” diye söylendi aynı anda Müge de. “Sabahın köründe beni uyandırdığın yetmezmiş gibi bir de bir sürü yol geldim.” Aras kaşlarını çatıp ona bir balon daha verdi. “Alt tarafı karşı bahçeden geldin Müge. Sadece on adım falan attın.’’ “Sabah altıda matematiğim pekiyi olmuyor.” Aras ona başını sallayıp güldü. “Sabahları ne kadar huysuz olduğunu bazen unutuyorum.” “Hayır, hemen de koşup gelmişim yani ben de salak gibi. Bak Senem’e hala gelemedi.” diye söylendi Müge de başka bir balon şişirirken. Senem’i bile aramıştı. Gözlerimi devirdim. “Beni neden uyandırmadın?” Sitem etmek istemiyordum aslında. Onun bundan daha fazla mutlu olmasını istiyordum. Yeniden kabuğuna çekilmesini kata kaldıramazdım. Ama beni aklına bile getirmeden Senem’i dahi aramış olması anlamsızca içimde bir yeri parçalıyordu. O yüzden sesimdeki sitemi gizleyemedim. Biz ondan asırlar önce tanışmıştık. İç içe geçmişti ruhumuz. İliklerimi ısıtan bir bakışla bana baktı Aras. Öyle ki gözlerinden bir şeyin akıp kalbime ulaştığına ve dahi onu parçalara ayırdığına yemin edebilirdim. “Odana geldim sabah ama çok yorgun görünüyordun. Uyandırmaya kıyamadım.” Yavaşça yutkundum. Omuz silktim ardından. “Zaten balon şişirmeyi çok sevmiyorum.” Aras küçük bir kahkaha atarken Müge elindeki balonu bana fırlattı. “Biz çünkü balon şişirmek için ölüp bitiyoruz, Katre.” Gözlerimi devirirken dudaklarıma usulca sızan o küçücük tebessüme engel olamadım. Yerinde azametle yayılıp büyüdü. “O zaman ben de pasta yapıyorum.” İkisi aynı anda kahkaha attılar. “Bence sen hiç zahmet etme.” dedi Aras kahkahası hala yüzünde asılı kalmışken. Müge de balonuyla Aras’ın saçını okşayıp onayladı. “Hem çocuk doğum gününde zehirlenmesin şimdi.” Onlara bakıp kollarımı birleştirdim. “Bakıyorum da hiçbir konuda anlaşamayan Aras ve Müge bana gelince sabah şekerlerine dönüyorlar.” İmayla sırıttım. Aras başını salladı. “Seni sevdiğimiz için hep.” Beni sev demek istedim. Beni öyle sevme Aras, beni en çok sev. Herkes gibi olmak tüketiyor, mahvediyor. Beni hepsinden çok sev. Işıldayan gülümsemesi gözlerine sirayet etti. Bakışlarımı sabah güneşiyle oynaşan elalarından alamadım. Öyle güzeldi ki Allah’ım, bir erkeğin bu kadar güzel olması haksızlık gibi geliyordu. Onun asla bana ait olmayacağı halde gözüme bu denli güzel geliyor olması işkence değilse neydi? Kalbim yuvasına ulaşamamaktan korkan bir kuş gibi titredi. Ki kalbim yuvasına hiç ulaşamayacak gibiydi. Senem günaydın diye bağırarak bahçeye girmemiş olsaydı, sesi aniden beni sıçratmamış olsaydı daha ne kadar süre ona öylece bakakalırdım bilemiyordum. “Malzemeleri getirdim.” dedi Senem poşetleri göstererek. “Ne dediysen aldım Arasçım. Sonra işte yok şu eksik, bu niye yok falan deme.” “Pasta?” Müge elindeki balonu yere attı. “Pasta işi tamam mı?” Aras sandalyelerden birine yaslandı hafifçe. Önündeki sarı balonu ayağıyla itti. “Yere atma Müge. Ayrıca pasta işi tamam. İçecekler tamam.” Saçlarını karıştırıp bana göz kırptı. “Fener yapacağız sadece.” İçimde kelebekler kanat çırpmaya başlamışken sevgiyle gülümsedim. Fener yapmaya bayılıyordum. Gecenin karanlığında fenerlerin ışıltısını izlemek olağanüstü bir güzellikti. O da biliyordu. Nasıl ki ben onu hatmetmişsem o da beni biliyordu işte.   ***   Bahçe her tarafa astığımız fenerlerle ışıl ışılken sessizce gülümsedim. Her şey düzeliyor gibiydi. Sanki yoldan çıkan, engebelere batan hayatımız yeniden rayına giriyordu. Ya da artık tamamen başka bir tarafa gidecekti. Artık tamamen başkalaşacaktık. Kafamdaki tüm düşünceleri bu gece bir kenara itmeye karar verdim. Her şeye rağmen Aras’ı yeniden böyle heyecanlı, böyle mutlu görmek çok güzeldi. Her şeyden güzeldi. O böyle mutlu olacaksa tüm hayatım ertelenebilirdi. Çektiğim tüm acılar, bitmek bilmeyen gözyaşlarım… Hepsi onun tek bir gülümsemesiyle temize çekiliyordu. Ah Aras. Sevmek ne kadar güç bir kelimeydi. Aynı zamanda ne kadar efsunluydu tınısı ömrümde. “Yazlık fikrine bu kadar sevineceğini asla düşünemezdim.” Senem yanımda durup gözlerini Aras’a dikti. Ömrümü yoluna serdiğim adam elinde kadehi Müge’yle bir şeyler konuşuyordu. Muhtemelen ikisi yine bir konuda ters düşmüşlerdi. Onların birbirlerini sürekli didişerek sevmeleri dudağımın kıyısının kıvrılmak istemesine neden oluyordu. Çocukluğumuzun en eski zamanlarından beri böylelerdi. “Ben yazlık onu kötü etkiler diye düşünmüştüm ama öyle olmadı.” diye devam etti Senem. “Bodrum bizim için hep çok özeldi Senem. Eskiden beri, çocukluğumuzdan beri…” Senem bilmiyordu. Anlayamıyordu. O Yasemin’den önceki Aras’ı tanımıyordu. O yüzden kestiremezdi, kavrayamazdı. Aslında onu ne kadar kaybettiğimi, kendinden ve benden ne kadar çok gittiğini bilemezdi. Düşünceli bir halde bana baktı. Ardından bardağından büyük bir yudum aldı. Düşündüğünü söyleyip söylememek konusunda kararsız kaldığını sezebiliyordum. “Sanki” diye başladı sonunda, “Sanki geçmişi temize çekmek ister gibi.” Derin bir nefes alıp verdim. İçimden gülmek geldi sonra delice ağlamak. Aras’ın geçmişi yoktu ki. Onun geçememişi vardı. Hala geçmemişti ne yazık ki! Ölüm sevdiklerimizden ayırıyordu bizi belki ama sevgilerimizden koparamıyordu. Duygular hep bizimle, daima bizde kalıyordu. Ve bazen kendi kalbiniz de dahil olmak üzere hisseden her şeyi ellerinizle parçalama arzusuna kapılıyordunuz. Bazen her şeyi yok etmek istiyordunuz, bir tek onun dışında. Yalnız o hariç. “Onun mutlu olduğunu görmek benim için ne demek anlayamazsın Senem.” Senem göz ucuyla bana baktıktan sonra omuz silkti. “En azından eskisi gibi depresif değil. Yani gerçekten değil.” Kollarını birleştirdi yavaşça. “Aras artık onun öldüğünü kabullendi. Artık geri gelmeyeceğini kendine itiraf etti. Kaybettiğimiz zaman kabul etmek en zorudur. Sonrasında her şey yavaş yavaş eski haline döner. Yaralar kabuk bağlar.” Sanıyordu ki bu kadar kolaydı her şey. Sanıyordu ki kabuk bağlamak itiraf etmeye bağlıydı. Ben Aras’ın asla benim olmayacağını kendime itiraf edeli asırlar olmuştu. Kabulleneli mevsimler tükenmişti. Ama hiçbir şey eski haline dönmemiş, hiçbir yaram kabuk bağlamamıştı. Birini çok sevdiğiniz zaman, birini kendinizden geçecek kadar çok sevdiğiniz zaman bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmazdı. Olamazdı. Yaralarınızın kanı asla durmazdı. Ben nasıl Aras’ı sevmişsem o da Yasemin’i öyle sevmişti. Ne kadar acı verse de bunu biliyordum. Nasıl ben Aras olmadan bir hiçsem, o da Yaseminsiz kendini yokluk sayıyordu. Boşluğa atıyordu. O gittikten sonra ruhunu ölmüş sayıyordu. Hayatımın tek anlamı madem ki kendini ölmüş sayıyordu, buna rağmen ben nasıl yaşıyorum derdim? Nasıl devam ederdim? “Bazı yaralar ömrümüze nakış gibi işlenmiştir.” dedim yavaşça. “Onlar ne yaparsak yapalım hep aynı yerdedir.” Senem anlayışla kolunu omzuma sarıp başını şakağıma dayadı. “Seni anlıyorum Katre. Ve asla senin yerinde olmak istemezdim.” Ben de diyemedim, diyemezdim. Çünkü onu sevmek ödül gibiydi. Onu sevmek var olmanın eşdeğeriydi. Aras’a aşkla tutunmak başıma gelebilecek en güzel şeydi. Nasıl onu sevmemiş olmayı dileyebilirdim? Bu kendimi ruhsuz bir hayata hapsetmek demekti. Bu Felaketti. Ben onu severken anlıyordum yaşadığımı. Onu gördüğüm zaman anlam kazanıyordu yaşamım. Ona bununla ilgili bir şeyler söylemek için ağzımı açmıştım ki Tuna yanımıza doğru gelmeye başladı. İkimiz de ona gülümsedik. Senem benden ayrılıp doğruldu. “Doğum günüm olduğu için mi böyle mutsuzsun sen?” Burnumu sıkıp güldü. “Sana parti yapmadığımızı biliyorum ama durumlar müsait değildi. Paramız yoktu.” Dirseğimle karnını dürttüm. “Artık yaşının farkına varıp evden ayrılmaya karar verirsin diye yaptılar ama ona göre.” Tuna büyük bir kahkaha attı. “Balonları gördüğümde istenmediğimi anlamıştım.” “Müge bu söylediğini duyarsa seni öldürür.” dedi Senem gülerek. “Bütün gün ciğeri soldu balon şişirirken.” Müge ondan bahsedildiğini hissettmiş gibi bize doğru geldi. Tuna’ya sarıldı yavaşça. “Ne iyi etmişsin de doğmuşsun Tuna’cım ya. Sen olmasan ben bunlarla çok sıkılırdım.” İkisi gülerken gözlerimi devirdim. Aman ne iyi. Üçü aralarında bir muhabbete başlarken gözlerim tüm bahçede Aras’ı aramaya başlamıştı çoktan. Allah’ım birden nereye kaybolmuştu şimdi? Daha demin, birkaç dakika önce gözümün önündeydi. Sadece bir an içinde yok olmuştu. Kara bir yılan boğazıma sarılıp nefesimi keserken güçlükle yutkundum. Herkesi buraya toplayıp kimse ona bakmazken ne yapmaya karar vermişti? Aklımdan delice bir hızla geçen kötücül fikirler gözlerimi karartıyordu. Bir kere daha böyle gözümün önünden birden kaybolmuştu ve ömrüm uçuruma sürüklenmişti. Müge’nin kolunu tuttum hafifçe. Kulağına doğru eğildim. “Aras nereye gitti?” Sesim zaten öyle zor çıkıyordu ki, o kadar deliyordu ki boğazımı fısıldamama gerek bile kalmamıştı. Etrafına bakınıp dudak büktü Müge. “Buralardadır.” Telaşım yüzüme onun fark edeceği kadar yansımış olacak ki elimi tuttu. “Katre,” diye mırıldandı. “Kötü bir şey olduğunu sanmıyorum. O iyi.” Biliyordum. Tabi ki biliyordum. Hissediyordum. Kendini iyileştirmeye çalıştığını, yaralarını sargılarla örttüğünü, kalbinin matemini dindirmeye çalıştığını görüyordum. Ama yine de kendimi onun için endişelenmekten alıkoyamıyordum. İnsan bazen nasıl kendini yıkmak ister, dağıtmak ister onu da biliyordum çünkü. Ben de yaşamıştım. Ben de yıkmıştım. Yanlarından ayrılıp Aras’ı aramaya başladım. Onu görmeden, sesini duymadan içimdeki fırtına dinmeyecekti. Ruhum hiçbir yere sığamazken ayaklarım birbirine dolanarak yürüdüm. Sanki aramızdaki ipekten bağlar beni ona doğru çekiyor gibi hissediyordum. Nerede olduğunu ben bilmesem de ayaklarım biliyordu. Adım konusunda dahi tereddüde düşebilirdim ama mevzu bahis Aras hakkındaki hislerim olduğunda her birinden daima emindim. Bahçenin bitimindeki kol kola iki ağacı görünce adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Nefesim kesilirken, parçalanırken nefesim o gün bütün ihtişamıyla önüme serildi. Kanadım, kırıldım, acıdım. Yok oldum yeniden. Varlığım parçalara ayrılıp uçurumlardan atıldı tekrar tekrar. Soluğum ciğerlerimi yakıp yıktı. İçimdeki enkazda toza bulanmış halde kalakaldım. Ona tam da burada evlenme teklifi etmişti. Tam o ağacın altında tutmuştu elini. Şimdi oturduğu yerde oturup ona ömrünü vakfetmişti. Her şeyini önüne sermişti. Aras beni bu ağacın altında öldürmüştü. Nasıl ki Tuna’nın her doğum günü bana aynı şeyi hatırlatıyorsa o da aynı şeyi anıyor olmalıydı. “Aras.” diye fısıldadım güçlükle. Başını kaldırıp bana baktı. Gözleri kan çanağına dönmüş, bakışları acıyla sarılıp sarmalanmıştı. İçim acıdı, içim kanadı. İçim çürüdü kendi çaresizliğinde, onun çaresizliğinde. Ruhum ayaklarımın altında can çekişiyordu. Elimi uzatıp saçlarını okşamak için kıvrandı benliğim. Acılarını söküp alabilmek için. Bütün acıları bende yaşasaydı da olurdu. Ben zaten acıya aşinaydım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD