2012 / Haziran
“Bu çok saçma Aras.”
Yarı yolda durup kollarımı kavuşturdum. Benden istediği şey yapmaya asla niyetimin olmadığı bir şeydi. Yani tamam, onun için pek çok şeyi yapabilirdim. Yüzünde küçük bir tebessümün mimarı olabilmek için birilerini dahi yakabilirdim. Ya da yakamazdım, bu biraz fazla olurdu. Aras mutlu olacaksa pek çok şeye tamam diyebilirdim yine de. Ama onu kendi elimle başkasına götürmek… Bu, bu benim için çok fazlaydı. Çok acıydı. Acıtıyordu. Ama o, anlamıyordu.
Aras da durup arkasına döndü. Bakışlarından tonlarca ağırlığında sessiz bir gemi geçti usulca. Bakışlarındaki durgun ela deniz köpürdü. Başını sağa doğru eğdi hafifçe. Batmakta olan güneş saçlarıyla oynaştı. Sanki kızıl bir rayiha gibi alçalan güneş bile onu biraz daha fazla görebilmek için oyalanıyordu gökte. Göğsümden kalbimi çıkarıp ellerine versem bu görüntü kadar kalp sızısı yaratmazdı. Karşımda o kadar akıl almaz bir şekilde duruyordu ki bütün inadımın eridiğini hissedebiliyordum. Sadece kırık birkaç kelamla beni ikna edeceğini başından beri biliyordum. Ona koşmak isteyen bacaklarımı güçlükle yere sabitledim. Kendimi engellemesem kollarına atılabilirdim.
“Hadi ama Katre.” dedi yumuşacık bir sesle. Öyle bir şey vardı ki tınılarında tenime değip parçalara ayırıyordu.
“Hayır.” dedim omuz silkerken. Hayır, yapamam. “Gidip Tuna’ya söyleyebilirsin. Belki o seninle gelir.” Tuna’nın bunu asla kabul etmeyeceğini ikimiz de çok iyi biliyorduk. “Müge olsaydı o da gelirdi. Ama neyse ki yok.”
Aras tek kaşını kaldırıp bana doğru yürümeye başladı. “Demek inatlaşmak istiyorsun öyle mi? Seni küçük fare.” Gözlerinde haylaz parıltılarla bana yaklaşırken aklından geçenleri sezdim. Dudağımın kıyısına minik bir tebessüm yerleşti.
Tek elimi ona doğru kaldırdım. “Aras aklından bile geçirme.”
Neşeli bir kahkaha atarak yanıma geldi ve ben daha nasıl olduğunu anlayamadan omzundan aşağı doğru sallanıyordum. Hafifçe doğrulup omzunu ittim. “Aras indir beni. Hemen indir diyorum yoksa bağırırım. Aras ya kime diyorum ben acaba?”
Aras kahkahaları eşliğinde hızla yürürken sırtını yumruklamaya başladım.
“İndir beni, dedim sana.”
Kafasını biraz oynatıp bana baktı. “Katre uslu durmazsan zaten düşeceksin.”
Omuzlarımı silkip ona bir kez daha vurdum. “Bırakmazsan atlarım.”
Gürültülü kahkahası nedeniyle sarsılan omuzlarından düşmek üzereydim. Ben çığlık çığlığa bağırırken o gülmeye devam ediyordu. Aklıma gelen dahiyane fikirle sırıttım. Sağ elimin baş ve işaret parmağına baktım dikkatle. Ardından o ikisini ustalıkla Aras’a yaklaştırıp onu çimdikledim.
“Katre ne yapmaya çalışıyorsun?” diye haykırdı aniden.
Keyifle sırtına yaslandım. “Sana beni bırakman gerektiğini söylemiştim.”
“Tamam birazdan seni bırakacağım. Ama buna pek memnun olacağın söylenemez.” Sesindeki eğlenen ton uyarı sinyallerimi devreye soktu. Aklından ne geçiyordu bunun? “Aras sakın bak.” Cümlemi tamamlayamadan kendimi buz gibi suyun içinde buldum. Ben dengemi sağlamak için çırpınırken Aras havuzun yanına kurulmuş beni izliyordu. Neşeli bir kahkahayla birlikte el salladı.
“Bırakmam için çok ısrar etmiştin ama güzelim.”
Kaşlarımı çatıp öfkeyle söylendim. “Sana bunun hesabını soracağım Aras Gizlenci. Tek başına gitmek istiyordun yanlış hatırlamıyorsam.”
Eğlenen surat ifadesi birden değişirken çıkmama yardım etmek için elini uzattı. Elini itip kendim çabucak çıktım havuzdan. Islak saçlarımı sıktım yavaşça. İmalı bir tavırla başımı salladım.
“Katre ama bu hiç hoş değil.”
Islak kıyafetlerim tüm vücuduma yapışmış beni iğrenç bir rahatsızlık hissiyle sarmıştı. Elimle kendimi gösterdim. “Senin bu yaptığın çok hoştu çünkü.”
Yüzünde yeniden keyifli bir ifade dolanıp çarçabuk kayboldu. “Hadi ama farem sen de gelmek istiyorsun biliyorum.”
“İstemiyorum Aras. Artık hiç istemiyorum hem de.”
Gülerek başını salladı. “Gel buraya inatçı keçi.” Beni kollarının arasına aldığında heyecandan dört dönen kalbimi hissedeceğinden korktum. Her nefesimde kokusu ciğerlerimi talan etti acımasızca. Bahar çiçekleri sardı ruhumun her bir yanını. Onun yakınlığına dayanamayan aciz bedenim rüzgarda unutulmuş yaprak gibi titremeye başladı. Onun için ölüyordum, görmüyordu.
Aras hafifçe geri çekilip endişeyle yüzüme baktı. “Sen titriyorsun.”
Konuşmaya takat bulamayan dudaklarım yalnızca çılgın gibi titredi.
Üzerindeki ince ceketi çıkarıp omuzlarıma koydu Aras. Sarılmamız yüzünden nemlenen ceketin beni ısıtıp ısıtamayacağını anlamak için kısa bir süre dikkatle inceledi. Anlayamadığı titrememin üşümekle bir alakası olmadığıydı. Bunun nedeni rüzgar değil sensin demek istedim. Sen bana bu kadar yakınken başka ne yapabilirdim? Ona seni nasıl sevdiğimi göremiyor musun, diye haykırmak istedim. Diyemezdim.
“Benim yüzümden hasta olacaksın. Hadi içeri girelim.” Sesindeki duygu yoğunluğu beni sarıp iliklerime kadar ısıttı. Yalnızca bu bile kafiydi halbuki.
Annem salonda oturmuş heyecanla beklediği dizinin bilmem kaçıncı bölümünü izliyordu. Halimi görünce ufak bir çığlık atıp banyoya koştu. Kızgın gözlerle Aras’a baktım. “Bir daha sakın beni havuza atma.”
Omuz silkip güldü. “Son derece keyif aldığım bir hobim.”
Annem elinde iki havluyla salona dönüp yanıma oturdu. Havlulardan birini omuzlarıma koydu, diğeriyle ise saçlarımı kurulamaya başladı. “Ne oldu?”
“Havuza düştüm.” dedim Aras’a bakarak.
Annem saçlarımı kurulamaya devam ederken gözlerini devirdi. “Havuza düşecek kadar dikkatsiz olmanı anlamıyorum Katre.” diye söylendi. “Koş üstünü değiştir.”
Aras’a bir bakış atıp sırıttım. “Bahçe karanlıktı anne.” Saçlarını karıştırırken güldü. Onun içinde olmadığı bir hayatı düşünemezdim bile.
“Katre bu ne hal kız?” Tuna salonun ortasına kadar gelip orada kaldı. “Sudan çıkmış sıçana dönmüşsün.”
Aras gürültülü bir kahkahayla sarsıldı yeniden. İkisine kızgın bakışlar fırlattım. Tuna kahkahasını durdurmaya bile çalışmadan Aras’ın yanına oturdu.
“Dalga geçmeyin kızımla.” Annem saçlarımı karıştırırken neşeyle söylendi. “Çok tatlı olmuş.”
Dudaklarımı büzüp kollarımı göğsümde birleştirdim. “Kendine eşlik edecek başka birini bul Aras. Ben üstümü değiştirmeye gidiyorum.”
Tuna Aras’ın omzuna sıkı bir yumruk attı. “Nereye gidiyorsun acaba sevgili kardeşim?”
“Belki sen de bize katılmak istersin Tuna.”
“Yani bana demek istedi.” diye düzelttim. Aras bana bakıp sırıttı.
“Katre ile birlikte Gonca’nın doğum gününe gideceğiz.”
Tuna yüzünü buruşturdu. “Çok saçmasınız çocuklar. Gonca mı?” Tepkisine bakıp güldüm. Aynı zamanda Aras’a bilmiş bakışlar atmayı da ihmal etmedim.
“Sana gelmek istemeyeceğini söylemiştim.”
“Peki, neden yalnız gitmek istemiyor şu insan?” Tuna eliyle Aras’ı gösterdi. Aras onun parmağını tutup kolunu çevirdi.
“Şu insan ha…”
İkisi güzel güzel didişirken içimden taşan sevgi her yeri kapladı. “Tamam tamam kesin şunu.” diye haykırdım. “Aras tek gidemiyor çünkü eski sevgilisi pek muhterem Filiz Hanımefendiyle karşılaşırsa ondan nasıl kurtulacağını bilmiyor. O yüzden sen ve ben…” Tuna’yı işaret ederek ekledim, “Onunla gideceğiz.”
Tuna değişik sesler çıkarırken Aras minnetle bana baktı. Gözlerinde gördüğüm şeyin ne olduğunu bilmiyordum ama çok güzel bir şey olduğundan kesinlikle emindim. Çünkü sıcacıktı. Sıcacık ve yoğun… Ve…
“Tamam da Katre’cik Aras neden gidiyor peki?” Tuna memnuniyetsizliği her yerinden anlaşılan bir tavırla ikimize baktı tek tek.
Ona cevap vermeden başımı yana eğip bekledim. “Çünkü Gonca’nın kardeşinden çok hoşlanmış.” dedim neşeli olması için zorladığım sesimle. Bu bana acı verse bile derin bir acı değildi. Çünkü hiç kimseyle ciddi bir ilişki düşünmediğini biliyordum ve bu bana teselli bahşediyordu. En azından ben hayatında kalıcıydım onlarsa geçici… Günün birinde hepsi gidecekti. Ama ben hep onunla kalacaktım. Kalmak zorundaydım. Bunu biliyordum.
Yine de eğer o gece orada onunla karşılaşacağımızı bilseydim, Yasemin’in o partide bizi beklediğini bilebilseydim, hayatımın kararmaya başlayacağının miladı olacağını görebilseydim her şeyi göze alıp Aras’ı oraya götürmekten sonsuza dek vazgeçerdim.
Lakin bilemedim. Göremedim. Ben gitmesem gitmezdi. Ama ben onun o gece mutlu olması için ömrümden vazgeçtim.
“Bütün gece Gonca’yı görmek zorunda olduğumuza inanamıyorum. Resmen cezalandırılmış gibiyim.” diye söylendi Tuna yeniden. “Son günlerde kötü bir şey mi yapmıştım? Sana alınacağın bir şey mi söyledim? Yoksa yemekte senin hakkını da mı yemiştim? Yani diğerleri olmasa bile sonuncusu yapabileceğim bir şey.”
Gözlerimi devirdim. “Sokakta bir kediye kötü davrandığını duymuşlar.”
Başını iki yana sallayıp dramatik bir ifadeyle iç çekti. “Lanet olası federaller.”
Keyifli bir kahkaha atıp dirseğimle dürttüm onu. “Canın cehenneme kısmını atladın. Sana hiç yakıştıramadım.”
Tuna kolunu omzuma koyup eğildi. “Burada canım o kadar sıkılıyor ki seninle satranç oynamak için bile ağlayabilirim.”
“Ben iyi satranç oynarım.” diye söylendim sitemle.
Düşünür gibi başını iki yana salladı. “Belki. Ama bu oyunun beş saatte bittiği gerçeğini değiştirmez. Üç kere karnım acıkıyor resmen.”
Gözlerimi devirip kolunu ittim. “Satranç düşünce oyunudur.”
“Bu kadar çok düşünüyor olman beni üzüyor ufaklık.”
Tam ona cevap vermek üzereyken Gülçin gülerek tam aramıza girdi. “Geldiğiniz için ne kadar mutlu olduk anlatamam, çocuklar.” diye şakıdı neşeyle. İçimde birden öylesine keskin bir sızı hissettim ki dişlerimi sıkmak zorunda kaldım. “Uzun zamandır görüşemiyorduk.”
“Göreceli zaman kavramı.” diye mırıldandı Tuna sessizce. Ona doğru dönüp gözlerimi kısarak gülümsedim. En azından burada bayılmak üzere olsakta nezaket kurallarını unutmamamız gerekiyordu. Tuna Gülçin’e bakıp gülümsedi.
“Gonca’yı gördünüz mü?” diye sordu Gülçin etrafına dikkatle bakınırken. Acaba Aras onu görmüş müydü? Konuşmuşlar mıydı? Merak ediyordum. Bilmek istiyordum. Alt dudağımı dişlerimin arasına sıkıştırdım sertçe. Gülçin’e bu kadar yakın olmak canımı acıtıyordu. Ama o bunun farkına varmaya tenezzül bile etmezmiş gibi Tuna’yla bir şeyler hakkında konuşmaya devam etti. Aralarından öylesi bir infialle ayrılmıştım ki hiçbir şey duymuyor, hiçbir şeyin farkına varmıyordum. Yalnızca tek bir görüntü canlanıyordu gözlerimin önünde.
“Duru!” diye bağıran Gülçin aramızdan çıkıp onlara doğru yürümeye başladı. Hayallerimin küflü sahnelerinden sıyrılırken Tuna’nın kaşlarını kaldırmış onlara baktığını gördüm.
“Ne olmuş?”
Bana dönüp güldü. “Kızı dinlemiyor muydun?”
“Belki. Biraz. Duyamamış olabilirim.”
Tuna hafifçe gülüp kolumu dürttü. “Gonca’nın liseden arkadaşları gelmiş, ne zamandır yoklarmış falan filan. Onların yanına gitti işte.” diye açıkladı.
Yeni gelen iki kıza döndüm ben de onun gibi. Gülçin’in sağında duran, parlak sarı saçları olan, diğerine nazaran uzun boyluydu. Duruşunda bariz bir mesafe, alaycı bir soğukluk ve durağanlık vardı. Gülçin’e gülümserken bunu zoraki bir yapmacıklıkla tamamlıyordu. Burnunu havaya kaldırıp birilerini aramaya başladı çok uzun sürmeden. Diğeri ise, koyu kestane saçları bukleler halinde omuzlarına dökülen, o kadar içtendi ki etrafına tanımlanamaz bir sıcaklık yayıyordu. Yüzünün ortasına ödülmüşçesine iki zümrüt gibi oturtulmuş iri yeşil gözleri vardı. Her gülüşünde samimi bir neşe, ılık bir yakınlık hissi dudaklarından gözlerine sıçrıyor oradan karşısındakine tesir ediyordu. Muhtemelen etrafındaki herkesi seven ve de herkes tarafından sevilen biriydi. Zaten her haliyle sevilesiydi. Diğerini sevmek ne kadar zorsa onu sevmek o denli kolay olurdu.
Yani bu kadar sevgi dolu birini kim neden sevmesindi ki?
Birden serin bir rüzgar bilmediğim uzak bir ülkeden gelip içimin en derin yerlerine süzülmüş gibi sarsıntılı bir şekilde ürperdim. Öyle ki ellerim ani bir kayıp hissiyle üşüyüp birbirine kenetlendi. “Aras nerede?” diye sordum ruhum göğüs kafesimden çekilerek ayrılıyormuş gibi.
Tuna arkasında bir yeri gösterdi parmağıyla. “Bak orada birileriyle konuşuyor.”
Kalp ağrım, tek sancım elindeki bardağı masaya bırakırken gülümsedi. Kaburgalarım sızlarken gülümsedi. Yanındakilerden biri bir şey söyleyince hepsi birlikte kahkaha attılar. Onu öylesine derin bir aşkla seviyordum ki kainatı bir araya toplasalar, üzerine on sekiz bin alemin tozunu atsalar her tartıda aşkım üstün gelirdi. Aras ona baktığımı hissetmiş gibi, sanki gözlerimden ipekten ağlar çıkıp onu okşuyormuş gibi bana baktı. Ela bir nehir gibiydi gözleri. Bala bulanmış coşkun bir nehir.
Elimi güçlükle kaldırıp çağırdım onu. İçimden bir ses, güçlü bir ses, bağırarak eve gitme zamanının geldiğini haber veriyordu. Aras arkadaşlarından ayrılıp bize doğru yürürken derin bir nefes alıp gülümsedim. Her günün sonunda, her yol ayrımının ardında, yeniden bana geliyor olması o denli güzeldi ki. Benim için o kadar anlamlıydı ki.
“Sıkıldınız mı yoksa?” diye mırıldandı kollarını iki yana açıp. “Daha yeni geldik sayılır.”
Tuna gözlerini devirip ağabeyinin elindeki bardağı aldı. “Biz senin gibi parti çocuğu değilsek demek ki.”
“Ben mi parti çocuğuyum?”
Tek kaşını kaldırıp bardaktakinin hepsini bir kerede içti Tuna. “Sence kim? Katre mi?”
Omuz silktim. “Neden olmasın?”
Aras kolumdan tutup kendi tarafına çekti beni. “Tuna’yı bırakıp gidelim gideceksek.” diye söylendi.
“Biz seni bırakıp gitmeyi düşünüyoruz asıl. Burası biraz baydı da.” Boş bardağı yanından geçen garsonun tepsisine bırakıp başını salladı. “Gülçin’in saçma muhabbeti de hiç çekilmiyor inan ki. Katre zaten tek kelimesini dinlememiş. Sarışın kız dersen ona bakmadı bile. Gülçin dua etsin ki nezaket kurallarıyla büyümüş centilmen bir erkeğim. En azından söylediklerine kafa sallayıp evet veya hayır şeklinde de olsa cevap verdim.”
Birbirimize bakıp güldük. Aras Tuna’nın kafasına vurdu diğer eliyle. “Zevzeklik yapıyorsun gibime geliyor.”
“Senden aldığım kötü bir huyum, ağabey.”
İkisinin arasına geçip kollarına girdim. “Sizinle çok eğleniyorum çocuklar ama artık gidelim.” diye mırıldandım hafifçe.
Gidebilirdik. Tam o an çıkabilmiş olsaydık hayatımız sonsuza kadar değişebilirdi. Ama hayat bazen öyle kötü bir espri anlayışıyla çelme takıyordu ki düşen bir daha kalkamıyordu. En azından ben o gece düştüğüm yerden kalkamamıştım.
Tuna Gonca’ya el sallayınca bize doğru yürümeye başladı kız. Hiçbirimiz onu sevmezken doğum gününde olmamız da kötü bir şaka gibiydi. Ya da her şey bizzat onun için hazırlanmıştı. Belki Aras’la Yasemin’in kaderi önceden bir arada çizilmişti. Bilemiyordum.
“Gidiyor musunuz?” diye sordu Gonca.
“Geç oldu. Katre erken yatıyor da.”
Tuna’nın karnına dirsek atıp Gonca’ya gülümsedim.
“Çok erken ayrılıyorsunuz.” dedi dudaklarını büzüp. “Gitmeden sizi birkaç kişiyle tanıştırayım bari.” Elini kaldırıp yanlarından ayrıldığı grubu davet etti. Birkaçını zaten tanıyorduk. Biri Aras’ın eski bir arkadaşıydı. Fulya yazlıktan bir komşumuzun kızıydı. Bize gülümseyip selam verdi.
“Hakan’ı tanıyorsunuzdur zaten. Uzun süre Hollanda’da kalması hepimizi yeterince üzmüştü.” Gruptan eğlenceli yorumlar geldi. Gonca başını geri atıp hoş bir kahkaha attı. Hakan da elini başına koyup selam verdi. Ben uzaktan biliyordum ama Aras’la Tuna onu tanıyorlardı. Biraz önce gördüğümüz sarışın kızı gösterdi Gonca ardından. Kızın yüzünde deminkine nazaran biraz daha ılımlı da olsa yine soğuk bir ifade vardı. “Duru bizim liseden. Ama yazları Bodrum’da kalmadığı için pek karşılaşmadınız siz sanırım.” Hiç diye düzelttim içimden.
Gonca gülümsemesi büyürken arkamda bir yere bakıp eliyle birini çağırdı. Beyaz elbisesiyle yanımıza yaklaşan kız, hani o sevecenlik tarihinde önemli bir yeri olan, yüzünde anlatılmaz bir tebessümle gelip yanımda durdu. Gözlerim yeniden Aras’a takılırken bakışlarındaki bir şey kalbime hançerlerle saldırdı. Gözlerinde öyle bir ışık vardı ki nefesimi kesiyordu. Hayır. Hayır. Hayır Allah’ım. Gözlerime üşüşmek için can atan yaşları güçlükle geri iterken Gonca’nın sesi çok uzaklardan güçlükle gelir gibi içime işledi.
“Bodrum’un çiçeği.” dedi içtenlikle. Gülen insanların sesleri yankılandı beynimde. “Yasemin.”