Kendime inandığım gibi inanmıştım ona da.
Aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek
Bir inançtı desem.
Bu kadar dağılmam kendimi şimdi
Bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem, bundan.
Ne söylememi bekliyorsun
Hava aldıkça sızlayan bir diş var içimde.
Susmam bundan, konuşmam bundan.
Birhan Keskin
“Aşağıya bakınca Duru’yu görüyor olmam çok can sıkıcı.”
Fırat ağabey camdan kafasını çevirip bana baktı. Gözlerinde huzursuz parıltılar yer değiştirdi. “Sana da öyle gelmiyor mu Katre’cik?”
İstemsizce gülümsedim. Duru bu sabah Bodrum’a dönmüştü. Önemli ya da büyük toplantısının ne kadar güzel geçtiğini, muhtemelen terfi alacağını güzel güzel anlatıp durmuştu. İstanbul’a geldiğinde Aras onu kahvaltıya davet etmiş olabilirdi. Pekala. Ama bu Bodrum’a döndüğünün hemen akşamında bize yemeğe gelmesini gerektirmezdi. Yani ciddi anlamda. Ne yani çok iyi anlaşıyormuşuz gibi günlerimizi hep birlikte mi geçirecektik? Onu bu kez Aras’ın davet etmediğini biliyordum. Merve’nin her ne akla hizmetse Duru’nun gelmesinin daha iyi olacağını düşünmesine ise anlam veremiyordum.
Fırat ağabeyimi onaylarcasına omuz silktim. Duru’yu görmek beni genelde mutlu etmiyordu zaten. Anlayışlı bir tavırla başını salladı o da. Onu gördüğüm zamanlar aralarındaki bu saçma sapan, gereksiz küslüğü devam ettirdiği için Tuna’ya daha çok kızıyordum. Onun neye kızdığını, niçin kırıldığını anlıyordum anlamasına fakat bu Fırat’ın suçu değildi ki. O kadar zor şeyler yaşamıştı ki, hiçbiri onun suçu değildi. Birini sevmek, birini deli gibi sevmek nasıl suç olurdu?
“Duru laf sokmaya devam ederse gecenin sonunda herkes delik deşik olacak.” Zaten gevşemiş olan kravatını çıkarıp koltuğa bıraktı. Saçlarını karıştırıp güldü.
“Bu konuda konuşmamaya karalıyım Fırat ağabey. Biliyorsun seni buradan bile duyabilir.” Yanına yaklaşıp camdan aşağı bakarken hafifçe güldüm.
Küçük bir kahkaha daha atıp cama döndü Fırat da. “Sarp için seviniyorum.” Başımla onayladım. Onun için ben de çok seviniyordum. İmayla bana bakıp kaşlarını kaldırdı. “Levent’le de geçen sene tanışmıştım. İyiydi. Ama geçen sene bu kadar eğlenceli bir adam değildi.” dedi alayla. “Ya da dur. Geçen sene bu kadar yakışıklı bir adam da değildi.”
İçten bir kahkahayla onu dürttüm. “Bu akşam gözüne bir güzel mi geldi?”
“Benim gözüme güzel gelmeye çalıştığını sanmıyorum.” Bakışlarındaki imadan kaçmak için gözlerimi devirdim.
Kolunu omzuma atıp saçımdan öptü yavaşça. “Sen nasılsın bakalım?”
Bazen onu o kadar özlüyordum ki anlatamıyordum. Fırat ağabey sanki içimi görüyor gibiydi. İçimdeki kapanmayan yaraları, zehirli yaprakları, solmuş çiçekleri görüyordu. Bir şey söylemiyordum ama o beni dinliyordu. Bazen insan hiç konuşmadan anlaşılmak istiyordu. Ve ben bunu ondan daha iyi yapan birini tanımıyordum. O yüzden bu gece, şu sıralar tam da onun bana sarılmasına ve geçecek demesine ihtiyacım vardı. Asla geçmeyecek olsa da geçecek desin istiyordum.
“İyiyim.” diye mırıldandım. “Herkes daha iyi. Ben de iyiyim.”
Omzumu sıkıp güldü. Eliyle masadaki topluluğu işaret etti. “Bak çocuk, şu insanların hepsi artık bugünde. Hatta genel olarak yaşayan herkes bugünü yaşıyor.” Sonra Tuna’yla koyu bir sohbete dalmış olan Aras’a ulaştı parmak ucu. Onu gördüğümde kalbim ritmini şaşırırken dudaklarım hüzünle kıvrıldı. Fırat ağabey elini hiç oynatmadan konuşmaya başladı yeniden.
“Aras ve sen ise Katre’cim hala geçmişin tozlu sokaklarındasınız. Ama oralar artık küflendi.” Sözlerini destekleyen gözlerini yüzüme dikti. Başını kendini onaylar gibi salladı.
Kirpiklerimi indirdim. “Aslında,” itiraz etmek için başlamıştım. Kaşlarını kaldırıp imalı gözlerini gözlerime demirledi. Ona yalan söyleyemeyeceğimi biliyordum. İkimiz de biliyorduk. Fırat Gizlenci, öyle kolayca yalan söyleyebileceğiniz insanlardan değildi. Siz daha başlamadan o yalan söylediğinizi anlardı. Ben yine de denemek istemiştim. Sonunda direnişimi kendi elimle kırıp teslim oldum.
“Sanırım haklısın.”
Keyifle gülümsedi Fırat ağabey. Başını iki yana salladı. “Artık oradan çık. Geleceğe baktığında ya da en azından günü gördüğünde farklı görünecek hepsi.” Yüz ifadesi yumuşarken göz kırptı bana. “Sen hep o eski günlerdeki bakış açınla bakmaya çalışıyorsun. Hala. Her şey değişiyor Katre. Her gün dünya yeni baştan var oluyor gibi düşün. Her gün birbirinden farklı. O yüzden bugüne dönüp bak insanlara.”
Küçükken onun diğerlerinin değil de benim ağabeyim olmasını istediğim zamanları hatırladım. Noel Baba gerçek olsaydı dileklerimden biri bu olurdu. Belleğim bana renkli oyunlar oynarken gözlerim dolar gibi oldu. Bu aile, bu acılarla büyümüş aile bana bütün sevgileri tattırmışlardı adeta. Hepsini ayrı ayrı, farklı anlamlarla seviyordum.
İçimden taşan sevgileri dışıma yükleyip gülümsedim ona. Başımı omzuna yasladım. “Sen nasılsın ağabey?”
Acılarına saygı duyuyordum. Acılarına kendi içimde yas tutuyordumç Saklamaya çalıştıklarının izlerini görüyordum gözlerinde. Ben nerede görsem tanırdım o duyguyu. Sayısını dahi unuttuğum yıllarımı kayıp bir hissin peşinde acıyla tüketmiştim. Ve biz artık acıyla akraba sayılırdık. Acıyı bu kadar yakından tanıyan insanlar kim taşırsa taşısın eski bir dost gibi tanırdı onu. Eski bir dostla karşılaşmış gibi içi titrerdi. Şimdi de Fırat’ın neşenin arkasına gizlemeye çalıştığı keskin, zalim, o zehir gibi oyan hissi adım gibi biliyordum.
Fırat ağabey hala acı çekiyordu. Aras nasıl unutamıyorsa o da unutamıyordu. Ben nasıl vazgeçemiyorsam o da vazgeçemiyordu.
Evet, onu haklı bulduğum konular yok değildi. Ama hala ailesiyle arasına böyle ucu dikenli teller koymuş olması beni de incitiyordu. Derin bir nefes alıp alınganlıklarımı arıttım. Hassas bir dönemin yenilmiş duygusallığında hırpalanıyordum.
Fırat ağabey gözlerini kaçırıp nefesini koyu bir hasretle verdi. “İyiyim güzelim, iyiyim tabi ki.” Asla beceremeyeceğim bir hızla taşmaya çabalayan bütün duygularını bastırıp yalnız neşeyi bıraktı geriye. Bir de o iki ucu iğneli alaycılığını.
“Yalnız sen pek mutlu görünmüyorsun Katre’cik. Sadece ona üzülüyorum.”
Gözlerimi kaçırıp gülümsemeye çalıştım. İyi değildim. Çok çabalamama rağmen beceremiyordum hala. Aras’ın tüm heyecan verici gelişmelerine karşın ben buruk bir tepkisizlik içine sıkışmış gibiydim. Eskiden o yüzüğün çıkabileceğini düşündüğümde sevinçten odalara sığamazdım. Şimdi çıktığında ise bu bana yetmiyordu. Ne bekliyordum? Ne istiyordum bilmiyorum.
Yavaşça yutkundum. “İyi olduğum konusunda anlaştık sanıyordum.”
Başını geri atıp güldü. Ben de onunla beraber güldüm. “Senin de iyi olmanı istiyorum ama.” diye devam ettim “Hatırlasana ‘Sadece çok aptal olanlar üç günlük dünya için sürekli üzülür.’ derdin.”
Keyifli bir kahkaha attı Fırat ağabey. Hatta o kadar abarttı ki bir an hiç durmayacağını düşündüm. Ardından aniden derin bir nefes alıp durgunlaştı. Koyu gölgeler kapladı yüzünün her bir karesini. “Eskiden çok aptalmışım.” dedi yavaşça.
“Artık aşaği inmemiz gerekiyor ama. Yoksa Duru ondan kaçtığını düşünecek.”
Gözlerimi devirdim yeniden. Koluna girip onu peşimden çekiştirmeye başladım. “Yemeğin de buz gibi oldu. Sen soğuk sevmezsin.”
“Ağaşıda görmek istediğin biri varsa öyle söyle. Beni bahane etme, lütfen.” İmayla sırıtıp göz kırptı. Emin olamıyordum ama gizli, saklı aşkımın bu adam tarafından bilindiğini hissediyordum. Fırat ağabey asla bir şey sormamıştı ve ben de asla bir şey söylememiştim. Ama içimden bir ses onun gözünden kaçmadığını haykırıyordu. Ama yapacak bir şeyi yoktu. O yüzden de bir şey yapmamalıydı.
“Ama kimse kaçmıyor tatlım.”
Yüzümü buruşturup omuz silktim. “Annem nerede kaldınız diye kızacak.”
“Evet, haklısın. Hatta annen ‘Şu kız gelse de Levent’le biraz daha konuşsa belki aralarında bir şeyler olur.’ diye geçiriyordur içinden.”
Gözlerim şaşkınlıkla irileşirken hayretle ona baktım. Annemin aşırı Levent ilgisinin nedeninin bu olduğunu ben biliyordum. Ama o nereden biliyordu? Şaşkınlığıma gülümseyip yanağımı sıktı.
“Hülya teyze utanmasa avaz avaz bağıracak Katre.”
Garip bir gülümseme kaçtı ağzımdan. “Ama ben Levent’i... Yani öyle bir şey düşünmüyorum. Yani öyle bir şey yok.” Yutkunmaya çalışarak duraksadım.
Fırat ağabey kaşlarını kaldırıp dudak büktü. “Biliyorum.” İki elini omuzlarıma yerleştirip gözlerime baktı dikkatlice. “Ama yine de bence anneninki kötü bir fikir değil sanki Katre’cik.”
Dolu dolu olan gözlerimi kaçırdım keskin bakışlarından. Bana benim için Aras’tan başkasının daha iyi olacağının söylenmesini istemiyordum. Bunu bilmek, duymak istemiyordum. Biri de çıkıp bana Aras’la bir geleceğimiz olabileceği yalanını söyleyemez miydi? İnanamaya o kadar hazırdım ki. Öylesine razıydım ki. Yalan bile olsa duymaya o kadar muhtaçtım ki. Her şey geçecek desin tamam, ama bu şekilde geçeceğini ima etmesin.
Fırat ağabey kolumdan tutup yürütmeye başladı beni. “Hadi aşağıdaki o gerilim yüklü yemeğe devam etmek zorundayız.”
Kaşlarımı çattım yavaşça. İçimdeki karanlık nehirler yüzüme doğru akıyordu. İçimdeki kuraklık gözbebeklerime vuruyor oradan tüm çehreme yayılıyordu. Gözlerimi kapatmamak için direndim. Yanımda yürürken başka bir şey söylemedi. Ama sanki söyleyeceklerinin bunlarla sınırlı kalmadığını, başka bir şeyler anlatmak istediğini hissedebiliyordum. Bahçeye çıktığımızda ılık rüzgar saçlarımla dans etti. Müge’ye gülümseyip yanına oturdum. Diğer yanımda ise Tuna oturuyordu. Fıratla ikimizi görünce omuz silkip yüzünü astı.
Masadaki o tuhaf elektrik, anlamsız gerginlik bıraktığım gibi duruyordu hala. Gözlerimi devirip iç geçirdim. Bu masa ilk defa bu kadar saçma bir akşam yemeğine ev sahipliği yapıyordu. Herkes kendi aleminde eğleniyor gibi görünüyordu. Yani sadece öyle görünüyorlardı. Öyle olmasa şu tenime çarpan gerginlik olmazdı herhalde. Fırat ağabey taştan oyulmuş bir heykel gibi ifadesiz yüzüyle sağ karşı çaprazımda oturuyordu. Aras tam karşımda gereksiz bir yavaşlıkla yemeğini didiklemekle meşguldü.
Fırat ağabey eğilip onun kulağına bir şeyler fısıldadı. Aras da başını sallayarak güldü. Ondan başkasını asla alamazdım kalbimin çayırlarına. Biri size bu kadar hükmederken nasıl geçebilirdiniz ki ondan? Aras’sızlığı düşünmek bile ölüm gibi bir şeydi.
Buna dayanamazdım. Bununla yaşayamazdım.
Tuna sert sesiyle sol kulağıma eğildi. “Dün Dicle yemek yalanını uydururken eğlenceli olacağını düşünmüştüm.” dedi. Sesinden hiçte eğlenmediğini anlamak zor olmadı. Tek kaşımı kaldırıp başımı ona doğru çevirdim. Sessiz sorumu anlayarak Fırat’ı işaret etti. “Fırat gelmemeliydi.”
Gözlerimi devirip Şule ile koyu bir sohbete dalmış gibi görünen Duru’ya baktım. “Bence asıl Duru gelmemeliydi.”
Tuna omuz silkip çatalını geri aldı eline. “Duru’ya alıştım artık.”
“Fırat senin kardeşin. Senin canın, senin ailenden biri o.” Sesim istediğimden daha sert çıktı. Tuna dikkatle yüzüme bakıp tabağına döndü yeniden.
“Biliyorum.” dedi anlamsız ses tonuyla. Ardından çok açmış gibi yemeğine gömüldü.
Aras başını kaldırıp bana baktı. Bakışlarımız puslu geceye bulanmış değerli taşlar gibi koyu gölgeli halleriyle çarpıştı. Beni benden etti yeniden tek bakışıyla bile.
Orada öylece onda kaybolmak üzereyken Duru’nun itici, soğuk, ukala sesi beni Aras’tan kopardı.
“Bize bu gece piyano çalarsın değil mi Katre?”
Bedenim buz keserken kirpiklerimi kırpıştırdım. O an hareket yeteneği olan sadece onlar kalmıştı bedenimde. Piyano… Burada, bu kadar insanın içinde çalacaktım öyle mi? Ben? Bir tek aşkımı anlattığım nağmeleri onlar iyi bir gece geçirsin diye harcayacaktım yani. Hem de bunca şeyin üstüne.
“Hayır, Duru hiç zannetmiyorum. Hem biliyorsun öyle çokta iyi değilim.” Sesim bütün itirazları bertaraf edecek kadar kararlıydı.
Yapmacık bir tavırla dudak büküp mırıldandı Duru. “Ama neden? Bak hepimiz seni dinlemeyi ne kadar istiyoruz.”
Biliyordu. Adım gibi emindim ki neden çalmak istemediğimi biliyordu. Neden yapamadığımı biliyordu. Piyanomun benim için anlamını, Aras’ı biliyordu. Gözlerim dolmaya çabalarken onları engelledim.
Fırat sağ eliyle sertçe çenesini sıvazladı. “Duru bu zorla yaptırılacak bir şey değil. İstemiyorsa rahat bırak kızı.”
Derya teyzenin şifresini kıramadığım bakışları Fırat ağabeyin üzerinde gezindi. O ise annesine asla bakmadı. Gözünün ucuyla bile. Sanki o an Derya teyze orada yokmuş gibi davranıyordu. Dicle abla yanında yavaşça başını sallıyordu.
Kınayan bakışlarını Fırat’a yöneltti Duru. Aralarında kalan Aras ve boş yüzük parmağı da bundan nasibini aldı. Buz parçalarını ortalığa saçmak üzereyken Levent araya girdi.
“Fırat haklı Duru. Katre ne zaman isterse onu dinlemek için heyecanla bekliyor olacağız.”
Aydınlık bir gülümsemeyle bana bakan Levent’e onunki kadar geniş olmasa da bir tebessümle karşılık verdim. Gülümsemesi gözleri kısılana ve gamzesi derinleşene kadar genişledi. Düşüncelerim ona yoğunlaşmaya başlarken Merve melodik ses tonunun sarsıcı cümlesiyle beni serseme çevirdi.
“Belki başka zaman Aras’la ikisini dinleriz.”
Bu kez bir daha kesildi nefesim. Göğsüm hissettiği sızılı sancıyla kendinden geçti. Titreyen dudaklarım birbirlerine kavuşmak için uğraşıyorlardı. Şu tek, kısa cümlenin bende çağrıştırdığı anlam bambaşkaydı. Arasla çalmak… Yeniden onunla bir kalabalığa notalarla seslenebilmek. Anlamadığını bilsem de, bunun tamamen bilincinde olarak ona en yakınımdan aşkımı haykırabilmek. Anladığı dilden. Ezbere bildiğimiz dilden. Notaların dilinden.
Biliyordum ki duyuyordu. Ben Aras’a aşkımı nağmelere dökerken, tuşlarda yaşarken o da o katıksız, tertemiz aşkı duyuyordu. Aras hissediyordu. Çünkü o aşkı anlatan bir müziği tanırdı. Çok iyi tanırdı. Çünkü aşkı tuşlarla duyurmayı bana öğreten Aras’tı. Ama bilmiyordu. O yoğun aşkın tek öznesi olduğunu göremiyordu. Bütün iç çekişlerimin ortasında durduğunu, kalbimin ve dahi ruhumun yalnız ona aktığını fark etmiyordu. Aşkı görüyor ama o benim diyemiyordu. Bildiğini bilmekse bana ayrı bir güç aynı zamanda ayrı bir sızı hediye ediyordu.
Belki de uyduruyordum. Kafamdan yazıyor ve sonra ona inanıyordum. Aras sadece iki beste bir güfte diye de dinliyor olabilirdi beni. Yazdığım şarkıların çığlıklarını duymadan. Bariz sandığım sevdayı anlayamadan.
Merve’nin temennisi beni can evimden vurmuştu. Cevap verebilmek için çabalayıp yapamayınca vazgeçtim.
Duru’nun iğneli bakışları üzerimdeydi. Dikkatlice tepkilerimi tarıyordu. O an o ise hiç umurumda değildi. Artık bana yeterince acı vermişti zaten. Belki de bedenim bütün acılara karşı bağışıklık kazanıyor yalnızca Aras’a hep yenik kalıyordu. Aras gülümseyerek bana baktı. Hissiz olduğunu düşündüğüm kalbim ivme kazanarak yerinde döndü. O sadece gülümsedi. Ben ise hançer yemiş gibi oldum karşısında.
“Neden olmasın.” dedi gözlerini üzerimden ayırmadan.
Kalp sancılarım kendilerini başka acılarla çarparken gözlerim yanmaya başladı. Aras piyanoya dönüyordu. Aras bana dönüyordu. Hayır, hayır. Aras kendine dönüyordu. Günlerdir aklımı kurcaladığı gibi yine zihnime, ruhuma saldırıyordu. Aras kendine gelirken beni benden ediyordu.
Şule ilgiyi toplama arzusuyla ya da adına her deniyorsa onunla masaya değdi. “Aras’ı dinlemeyi ben de çok isterim.”
Kıskançlık… Sahi o neydi? Bu anı, bu kızı, o sesi kıskanmalıydım. Ya da kıskanmalı mıydım? Hayır, yapamıyordum. Bu duygunun o kadar şiddetlisiyle sınanmıştı ki ruhum şimdiki ılık bir meltem gibi değmeden geçiyordu kalbimden. Etki bile etmiyordu. Ya da normal bir günümde olsam belki ederdi. Oysa ben şu an duygusal yoğunluğum zirvesinden Aras’a bakıyordum. Şule hiç kimseydi. Şule aramıza giremezdi.
Aras kısa bir süre ona bakıp yeniden bana döndü. Gözleri yüzümü yaktı, varlığımı kül etti.
“Ben bu gece size bir şeyler çalabilirim.” dedi kendinden emin sesiyle.
Masaya yayılan şey kesinlikle şüpheydi. Kimse bunun olabilirliğine inanamıyor gibiydi. Dicle abla hayret nidasına engel olamadı. Ona bakmadım. Bakışlarımı ışıltılı gülümsemesini yüzünden silmeyen adamdan ayıramadım. Beni çağırıyordu. Uzak bir günün güneşli saatlerinden bana sesleniyordu. Aras gözlerini benden koparıp masadaki herkesin üzerinde tek tek dolaştırdı. Başımı tabağıma eğip sessizce beni saran fırtınanın dinmesini bekledim.
Fırat ağabeyin gevrekçe güldüğünü duydum. “İlk yaptığın beste bana çok uygun göründü.”
“Ondan başlayabiliriz. Ayrıca son bestemi de ilk siz dinlemiş olursunuz.”
Karıncalanan yüzümden bana baktığını anladım. Çenem hafifçe kalkarken sesi beni ana çiviledi.
“Belki Katre de bana katılır.”
***
Parmakları yılların derin kasvetinden sonra yeniden tuşlarla dans ederken yaşları göz pınarlarıma hapsetmek zordu. Daha zor. Aşk notalarla kol kola doluyordu benliğime. Daima mesken edindiği yere. Onsuzluğu düşlemek bile ölmeden gömülmek gibiydi. Onsuz bir hayat hiçliğe mahkum edilmişti. Aras tuşlarla aşkı kalbime nakşederken gözlerimi kapattım usulca. Nağmeler benden ona, ondan bana taşındı durmadan ahenkle. Ruhum müziğin ritmine kapılmış Aras’a akıyordu. O ise… Yılların yıllara bağlandığı bu yıldızsız gecede yine Yasemin’e çalıyordu. Aşkı aşkına aşkla bağlıyordu. Müziğin aşkıyla aşkını anıyordu.
Parmakları tuşları uyum içinde dolaşırken sol yanağımdan yol bulan yaşı kuruladım yavaşça. Onu seviyordum. Onun için ölüyordum. O varlığıma anlam katan tek parçaydı. Aras ruhumda aşkı taşıyan tek notaydı.
Bu son bestenin diğerlerinden farkını ayırt etti ardından kulaklarım. Bu, bu… Yasemin kokusuyla başlıyordu yine ama sonra… Sonra garip bir virajla veda ediyordu o kesif kokuya, yaban korkuya. Veda müziği çınladı içimde. Bedenim kasıldı birden fark ettiklerimle. Her hücrem şaşkınlığıyla dondu.
Veda.
Aras’ın ciddiyeti gerçekti. Piyanoya dönmesi bile son dönemi atlatmış olmasına delaletti. Ve dediği gibi artık ana dönmüştü o. Geçmişi geçmişe terk edip bugünü yaşamaya gelmişti. Yasemin’i, onun getirdiklerini ve dahi götürdüklerini yüreğinin demir kapılı dar mabedine hapsedip anahtarı geleceğe fırlatmıştı.
O artık aynı kokuda başka bir şey arıyordu.
Ne yani Aras başka sevdalara yelken açmaya mı hazırlanıyordu? Ben artık buna dayanamazdım. Bu katlanılmazdı. Yavaşça yutkundum.
Son notaya vurup kapanışı tamamladı. Yüzünde ağlamakla gülmek arasında asılı kalmış tuhaf bir gülümseme vardı. Yüksek tonlu alkışlar son bulduğunda derin bir nefes aldım. Sıranın bana geleceğini biliyor ve kalp çarpıntılarıyla o anı bekliyordum. Yeniden onunla çalabilmek… Yeniden Arasla sevdaya dokunmak… O sihirli notalarla sonu gelmeyecek yangını yaşamak… Bunun benim için ifade ettiği anlam anlatılamazdı.
“Aras harikaydı.”
Aras onlara gülümseyip başını salladı. Yüzünde anlam veremediğim tuhaf duygular ard arda konup göçüyordu.
Tuna kaşlarını kaldırıp elini alnıma koydu. “Ateşin falan yok.” dedi yavaşça. “Bilmesem Aras piyano çaldı diye bunalımdasın sanacağım.”
Gözlerimi devirdim. “Saçmalama Tuna. Onun adına çok mutluyum.”
Tuna sırtını kapının yanındaki duvara yasladı yavaşça. Gözleri onların kalabalığını taradı. “Bana pek öyle gelmedi.” Kollarını göğsünde birleştirip gerindi. “Sorun ne Katre? Neden üzgünsün böyle?”
“İyiyim ben.”
Tek kaşını kaldırıp sırıttı. “Yalan söyleyemediğini biliyor muydun?”
İç geçirdim. Aras yüzünde zorla durduğundan emin olduğum gülümsemeyle Tuna’nın omzuna dokunup yanımızdan geçti. Nefesimi içimde tutup arkasından baktım. “Sonunda kafayı yiyorum.” dedim gerçek bir itiraf edasıyla.
Tuna gürültülü bir kahkaha attı. Ardından bir tane daha… Ve bir tane daha… Ben ona kötü bakışlar atarken o durmadan gülüyordu. Elini yüzüne doğru sallayıp durmaya çalıştı. “Tamam, tamam… Bakma öyle geçti.” Dudakları bütün yüzüne yayılmışken yumruk atabiliyor olmayı diledim. Sinirlenmiştim. Tabi ki sinirlenmiştim. Çünkü yeterince zor bir andı zaten. “Sadece neden buna bu gece karar verdiğini merak ediyorum.”
Ona bakmadan omuz silktim. Çünkü daha önce daha büyük sorunlarım vardı. Aras’ın Yasemin’de takılıp kalması gibi, onunla kısa bir süre içinde hemen evlenmiş olması gibi, onun çok acı çektiğini görüyor olmam gibi. Ve daha fazlası. Oysa şimdi Aras yüzüğünü çıkarmıştı, piyanoya geri dönmüştü ve artık bahçemizde yasemin çiçekleri yoktu. Yani artık o küllerinden kurtuluyordu. Aras geri dönünce ben de kendime bakmaya başlıyordum işte. Benim elimde ne vardı? Hiçbir şey.
O bugüne gelirken ben de geliyordum onunla. Şimdi Aras ruhunu da alıp ana geldiyse ben de onun bulunduğu zamandaki halimle ilgilenmek zorundaydım. Bakıyordum ve sahip olduğum hiçbir şey göremiyordum. “Bilmiyorum.” dedim yavaşça. “Ama kendi içimde boğuluyormuşum gibi Tuna. Sanki ben beni öldürüyormuşum gibi hissediyorum.”
Yüz ifadesi ciddileşti söylediklerimle paralel olarak. “Hey! Sen gerçekten iyi değilsin.” Sağ elini omzuma yerleştirip sıktı. Onun yanımda olması güzeldi. Bana teselli verebilecek birilerinin olması çok iyi bir histi. Ama ben bunu biraz abartmıştım sanırım.
Hafifçe gülümsedim. “Geçenlerde olan bir şey takıldı aklıma. Benim bir yönüm yok Tuna. Öyle hissediyorum.” Sesim bir yerlere doğru son sürat koşarken anılar gözlerimi ayıramadığım bahçede dans etmeye başladı. “Hayatıma bir yön vermek istiyorum artık.”
Tamamen bana doğru dönüp sevecen bir ifadeyle gülümsedi. “Ne olacağına karar verdiğine göre ve hatta okulunu da bitirdiğine göre. Kiminle olacağınla ilgili bir yön seçeceksin sanırım. Aman Allah’ım!” Gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Hayır, hayır… Tuna yüzyıllar boyunca hiçbir şey anlamamışken şimdi anlaman gerekmezdi.
“Sen aşık oldun.” Açık kalan ağzını kapatmaya çalışırken garip bir sesle güldü. Ya da güldüğünü varsayıyorum. Tepkisine karşın gözlerimi kaçırdım. Ne sanıyordu ki yani? Ömrümün sonuna kadar hiç aşık olmadan, hiç evlenmeden falan hep onlarla yaşayacağımı mı? Hiç aşık olmadan, hayır. Hiç evlenmeden, evet. Her neyse.
“Tuna saçmalama. Öyle bir şey demedim.”
Üst üste birkaç nefes alıp gözlerini kırpıştırdı. “Yo, sen gerçekten aşık olmuşsun. Bu inanılmaz.”
Öfkelenmemem gerekirdi. Çünkü gözümü öfke bürüdüğü zaman olmadık şeyler yaptığım oluyordu. O an bunu yapmamalıydım. Ama engel de olamadım. “Neden bu kadar inanılmaz olsun ki?”
“Yani gerçekten doğru.” Tek kaşını kaldırıp sırıttı. “Aslında sen sanki. Nasıl desem?” Eli çenesinde gezindi bir süre. “Hala o kadar küçük gibi gel…”
“Ben 24 yaşındayım.” Sert sesimle lafını ağzına tıktım. Küçük falan değildim.
Tuna teslim olur gibi ellerini kaldırdı. “Tamam, biliyorum. Ama daha önce bundan bahsetmemiştin. Yani şu adamdan…” Büyük bir keyifle gülümsüyordu ve ben gittikçe daha da deli oluyordum.
Yeniden gözlerimi devirdim. “Bahsedecek bir şey yok çünkü Tuna.”
“Yoksa Levent mi? Geçen gün ikiniz pek bir hoş muhabbete dalmıştınız. Sevimli görünüyordunuz.” Bir süre düşünüp başını iki yana salladı. “Ama çok erken, daha yeni tanıştın. Yani bence o değil. Ya da o mu? İlk görüşte aşk gibi falan. Katre, sakın Levent deme.”
Gürültülü bir şekilde iç geçirdim. “Tuna susar mısın? Kimse değil tamam mı?”
Neşeli bir kahkahayla salona doğru döndü. Konuyu kapatmış olmamızın sevinciyle rahat bir nefes aldım.
“Peki, herkes orada muhteşem bir solo performans dinlerken siz ikiniz…” Senem eliyle Tuna ve beni işaret etti. “Burada ne kaynatıyorsunuz acaba?”
Tuna önce bana ardından Senem’e baktı. “Gel Senem. Katre de büyük aşkından bahsediyordu.”
Hayır! Hayır, lütfen Allah’ım. Hayır.
Bütün vücudumla Senem’e doğru dönüp gözlerimle ona hiçbir şey söylememesini haykırdım. Ama o buğulu, şaşkın gözlerini Tuna’nın profiline dikmiş öylece duruyordu. “Ah.” Senem içinde tuttuğu nefesi gürültüyle verirken kalbim marşlar söylemeye başlamıştı. Gözlerini kırpıştırıp gülümsemeye çalıştı Senem. Tuna ise onun şaşkın tavırlarını buna inanamıyor olmasına yormuş olmalıydı ki başını sallayıp gülüyordu.
Ben… Bense ilk defa her şeyin farkındaydım. Olabileceklerin korkusuyla mekik dokuyordu gözlerim.
Senem onu tanıdığımdan beri nadir olarak yaptığı şeyi yaptı. Kekeledi. “Ne-ne yani? A-Aras’tan mı bah-bahsettin?”