Her Veda Acıdır

4159 Words
Sana güzel bir yaz günü gelmişim, Karlı bir sabahta gidiyorum. Beş mevsim yaşamışız beraber. Beş mevsim bir iç denizi kurutmaya yetti. İşte böyle sevgili. Biz artık seninle haritada iki küçük su lekesi… Hiçbir nehir kavuşturamaz bizi.   İclal Aydın    “Aras bugün yüzüğünü çıkarmış.”  Gözlerimi kapatmak istiyordum ama yapamıyordum. Bazen ummadığınız bir şey beklemediğiniz bir anda gerçekleşiverdiğinde tepkilerinizi kontrol edemiyordunuz. Çığlık atmak istemiyordum aslında fakat boğazım sanki durmadan haykırmışım gibi acıyordu. Aldığım nefes boğazımdan akarken geçtiği yeri yakıyordu. Gözkapaklarım sonunda beni duymuş gibi hareket etmeye başladı. Gözlerimi kırpıştırdım. Onlar bununla ilgili güzel yorumlar yaparken, ne kadar mutlu olduklarını birbirlerine anlatıp gülerken sadece onlara bakabildim. Bir şeyler söylemek istiyordum ama sesimin nerede olduğundan emin değildim. Kalp atışlarım yolunu şaşırmışken elimi göğsüme bastırabildim sadece.  Bütün bunlar bünyeme fazla gibi hissediyordum. Yani evet, iyileşiyor gibiydi. Geçeceğini biliyordum. Ama böylesini, bu kadar çabuk. Beklemiyordum. Ne anlama gelir bilmiyordum.  Aslında aşk hiçbir zaman beklediğiniz gibi olmuyordu. Kendisi baştan başa, tepeden tırnağa garip bir histi zaten. Oldukça… Birini seviyordunuz seçme şansınız olmadan. Hayır, bence seçmek diye bir şey yoktu. Zaten o inatçı his hep en olmadık kişileri seçerdi. Aşkın imkansızı isteyip durmasına bakılırsa aşkta da biraz keçilik vardı.  Ama aşkın acısı bile ayrı bir güzeldi. Acı bir tat vardı hamurunda. Ondan asla vazgeçmememin nedeni de buydu belki de.  Derin bir nefes alıp gülümsedim. Ne söylediğime pek dikkat etmeden bir şeyler mırıldanıp salondan çıktım. Zaten onlar da beni pek dinliyor sayılmazlardı. Odamın ıssızlığı beni sarıp sarmaladı. Ama sanki bir müzik, güzel ve içli bir müzik usul usul ruhuma işliyordu. Pencerenin önüne doğru yürüdüm. Annemin ben küçükken bitmek tükenmek bilmez ısrarlarımdan sonra yaptırdığı çıkıntıya oturdum. Buraya oturduğum zaman bütün bahçeyi ve gökyüzünü rahatça izleyebiliyordum. Başımı pervaza dayayıp ıslak gökyüzüne baktım.  Aynı göğün altında ayrı öyküleri yaşıyorduk. Her birimiz. Ne olursa olsun. Ne kadar mutlu ya da ne kadar üzgün olursak olalım gökyüzüne baktığımızda beraberdik işte. Göğe elimizi uzattığımızda birbirimizin acılarına dokunabilirdik. Mutluluğumuzu paylaşabilirdik. O zaman neden göğe bakmayı hep erteliyorduk?  İçimdeki depremler durduğunda, kafam yerine geldiğinde oturduğum yerden kalktım. Aras yüzüğünü çıkarmıştı. İçimdeki kelebekler yeniden kanat çırptı. Yüzüğünü çıkarmıştı. Yüzümde titrek bir tebessüm peyda oldu. Ellerimi kaldırıp dans etmek istiyordum. Durmadan kendi etrafımda dönüp durmak… Yüzüğünü çıkarmıştı işte.  Elbisemi ve saçlarımı düzeltip odadan çıktım. Yeniden salona girdiğimde annem sitemle yüzüme baktı. “Katre, nerelerdesin sen?” Bugün Levent’le onun arzu ettiği kadar ilgilenmediğim için kızmıştı sanırım. En azından hoşça kal, yine bekleriz gibi nazik cümleler kurup oradan ayrılmam gerektiğini biliyordum tabi ki. Ama öyle bir ruhaniyet içerisindeydim ki gözüm kimseyi görmemişti. Anneme tatlı bir gülümseme hediye ettim.  “Biraz dinleniyordum anne.” Yanaklarını sıkıp kocaman bir öpücük kondurdum yanağına.  Derya teyze karşı koltuktan yavaşça konuştu. “Allah neşemizi artırsın çocuğum.” Yüzünde koyu renkli gölgeler vardı. Kaşları hafifçe çatıktı. Gözlerinden düşündüklerine dair gölgeler geçip geri çekildiler. Sanırım o da tam olarak ne düşünmesi gerektiğine karar verememişti. Ama yine de onun bu kadar mutsuz olmasını da beklemezdim.  Yavaşça yutkunurken başımı salladım. Birden salonun sessizliği beni rahatsız etti.  “Herkes nerede?”  Annem sert bir bakış atıp televizyona döndü. “Müge yukarıdaydı en son. Annesiyle konuşuyor. Aras’la Tuna da dışarı çıkmışlar. Dicle ablan da mutfakta.” Sesindeki her ton tenime çarpıp dağıttı. Onun bana kızgın olması içimi acıtıyordu.  Aras yoktu. Bu gece onu görmem gerekiyordu. Muhakkak. Nasıl olduğunu görmeden içimdeki bu karmaşa sona ermeyecekti. Onu görürsem, onu mutlu görürsem kanatlanıp uçacakmış gibi hissediyordum. Sürekli gülmek istememe engel olamıyordum da.  Sıkıca sarıldım anneme. “Seni çok sevdiğimi sakın unutma olur mu?”  Gözlerini gözlerime kilitleyip yorgunca gülümsedi. “Sen de unutma Katre. Ve lütfen biraz da kendini düşün artık.”  Elini sıktım. “Merak etme anne.”  Telefonum çalmaya başlamasaydı ona çok daha güzel şeyler de söyleyecektim. Ama ani melodi her şeyi bastırdı. Annemle Derya teyze merakla bana baktılar. Telefon ekranını onlara gösterip gülümsedim. İkisi Tuna hakkında yorum yapmaya başlarken telefonu alıp bahçeye çıktım.  “Tuna?” “Katre’cik naber?” Sesi keyifli geliyordu. Oldukça.  “Hiç ne olsun aynı. Yaklaşık yarım saat önce falan gördüğün gibi. Neredesin sen?” Sitemim beni almadan çıkmış olmalarına da değildi tam olarak. Aras’ı görememiş olmak beni rahatsız etmişti. Ama Tuna bu kadar keyifli olduğuna göre o da iyi olmalıydı.  Tuna neşeyle güldü. “Alınganlık yapma farecik. Aras’la İsa kaptanın oradayız. Sen de Müge’yi topla gel diyecektim.” Arkasından ne dediklerini anlamadığım konuşmalar duydum. Tuna onlara bir şeyler söyledi. Muhtemelen ahizenin ağzını kapatmıştı. Gözlerimi devirdim. Sanki sırlarını paylaşıyorlar ayak üstü.  “Tamam, bakarız Tuna.”  “Kızım trip atmayı bırak da gel diyorum. İyice şaşırdın kendini.”  “Trip atmıyorum. Sana neden trip atayım?”  “Ben de bunu sorguladım demin. Neden trip atasın?”  Göremiyor olsa da yeniden gözlerimi devirdim. “Tamam Tuna. Müge’ye bir sorayım.” Aras’ı görmeliydim. İçimdeki yakıcı istek bedenime baskı yapıyordu. Müge’yi ikna edeceğimi bilerek içeri girip merdivenlere doğru yürüdüm.  Tuna yeniden neşeli bir kahkaha attı. “Hem bak senin Levent de geldi.” O sırada gözlerini kısmış olduğuna bahse girebilirdim. Umarım Levent’e de saçma sapan imalar yapmazdı. Of Tuna.  “Saçma sapan konuşma.” diye haykırdım. “Neden saçma olsun? Gayet iyi anlaşmıştınız. Sarp da benim gibi düşünüyor bence.” Sarp’ı da kötü emellerime alet edeceğim demek istiyordu sanırım. Müge’nin kapısını tıklatıp odasına girdim. Gözlerinde garip bir parıltıyla yatakta oturuyordu. Eliyle çağırdı beni.  “Geliyor musunuz Katre?” diye söylendi yeniden Tuna da. “Bak çok şaşıracaksın ama Aras’ın eski takıntılarından biri de burada. Şule vardı ya.”  Aniden adımlarım durdu. Bir Şule eksikti. Yani bir tek o gelmemişti son zamanlarda ama tabi ki eksikliğini hissedecek halimiz yoktu. Hemen gelmese hatrım kalırdı. Ayağımı yere vurarak tepinmek istiyordum. “En sevdiğim.” diye mırıldandım.  Tuna güldü. “Benim favorim Azra’ydı biliyorsun.” Tamam, Tuna şu an hep Aras’ın eski sevgililerinden bahsetmek istiyordum zaten. Teşekkürler. Allah’ım, Tuna beni deli ediyordu.  “Tamam, Tuna birazdan orada oluruz biz. Hadi kapat.” Cevap vermesini beklemeden telefonu kapattım.  Müge merakla yüzüme bakıyordu. “Ne oldu, ne yumurtladı yine?” Başını yatağın başlığına dayayıp güldü. “Gerçekten Tuna da olmasa hiç çekilmezsiniz.”  “Aman sen de bu aralar tutturdun iyice yani.” Yatağın kıyısına oturdum. “İsa kaptanın oradalarmış. Bizi de çağırıyor.” Omuzlarını titreterek kahkaha attı. “Şunların şu emrivaki huyları beni benden alıyor. İnsan her şeyi mi birden yapar?”  “Gizlenci genleri.” dedim huysuzluğum hala üzerimdeyken. “Fırat ağabeyim bile böyle yani.” Yavaşça güldüm. Müge de aynanın karşısına geçip saçlarını yola getirmek için uğraşmaya başladı.  “Kimler varmış başka?”  “Şule oradaymış. Merve de vardır o varsa.” Müge kaşlarını çatıp gözlerini devirdi. Bir şey söylemesine fırsat vermeden devam ettim. “Levent’le Sarp oradaymış bir de. Başka biri var mı bilmiyorum.”  Müge bana doğru dönüp dudaklarını büzdü. Her ne düşünüyorsa alnı kırıştı. “Katre, bence gitmeyelim.”  Neden gitmek istemediğini biliyordum. Ama Şule artık beni üzemezdi. Yani zaten o kadar hırpalanmıştı ki ruhum, Yasemin öyle bir çarpmıştı ki bana bir başkası artık sadece tenimin üzerinden kayıp giderdi. Kimse öyle içime işleyip kalbimi darmadağın edemezdi. Yani sandığı gibi öyle Şule yüzünden kahrolacak falan değildim. O yüzden anlamazlığa vurdum.  “Yoksa Sarp mı seni rahatsız ediyor?”  Oyunuma uyup güldü. “Saçmalama Sarp benim ilk göz ağrım.” Göz kırptı. Elimden tutup beni kaldırdı. “Senem de yarın geliyormuş bu arada. İşlerini halletmiş. Bir hafta kadar kalacak.”  Başımı sallayıp kapıyı açtmı. Alt kata indiğimizde annemle Derya teyzeyi bıraktığım yerde bulduk.  “Çıkıyor musunuz?” Dicle abla bahçeden içeri girerken gülerek konuştu.  “Evet.”  Dicle ablam koltuğun üstünden ince hırkasını alırken yeniden gülümsedi. “Ben de geliyorum.”   ***   İsa kaptanın mütevazı lokantası sahilde küçük bir yerdi. Bir balıkçı lokantasının ihtiyacı olabilecek her şeye sahipti. O yüzden bu kadar güzeldi. İsa kaptanım düzenli, tertipli ve aşırı titiz biriydi. Bazen o kadar titiz olurdu ki biz yemek yerken gelir masaya dökülenleri silerdi. Bazen Tuna’nın üstünü silkelemek istediğini de biliyordum. Yıllardır birbirimizi tanıyorduk. Şimdi lokantaya yürürken onu ne kadar çok özlediğimi düşünüyordum sadece.  “Kuzucuğum.” Kaptanım, bizi kapının önünde karşıladı. Onu görünce kendimi tutamayıp boynuna sarıldım. “Kaptanım.” İsa baba deniz kokuyordu, çocukluğum kokuyordu. En mutlu günlerimin esintilerini taşıyordu. Kaybettiğim her şeyi gizli bölmelerinde saklıyordu. Gözlerim dolu dolu oldu.  Geri çekilip bana baktı. “Dur bir bakayım sana.” Siyah gözleri yüzümde gezinirken gülümsedim. “Nasıl da büyümüşsün Katre.” Ona bir daha sarıldım. Bana babamdan bile daha çok babalık yapmış bir adamdı.  “Ee ama İsa Kaptan sırada biz de varız.” Müge neşeli sesiyle sitem etti.  Kaptanım benden ayrılırken ona döndü. “Ahanda kısa saçlı kızım da gelmiş.”  Müge yüzünü ekşitti. “Hala mı bu saç meselesi ya? Bir sürü kadının saçı kısa kaptanım, yapma böyle.” Onlar kucaklaşırken ben lokantanın içini görmeye çalışıyordum. Kaptanım daha sonra Dicle ablayla sarılıp yanıma geldi tekrar.  “Burada bakıp duracağına geçsene çocuk. Teklif mi bekliyorsun?” Hoşuna gitmeyen bir şey yaptığımda hep çocuk diye söylenirdi. Koluna girip gülümsedim.  İçeri girdiğimde gözüme ilk çarpan gözümün en çok aradığı oldu. Her zamanki gibi. Sol eli çenesindeydi. Sol eli boştu. Parmağında gözümü alan, ruhumu boğan yüzüğü yoktu. Yıllardır ilk defa bu kadar büyük bir huzurla doldum. Ciğerlerim prangalarda sıkılmadan nefes aldım. Kalbim kanatlanıp ona doğru uçtu. Ama o yoktu, yokluktu. Aras varlığıyla da acı veriyordu, yokluğuyla da. Onunla hiçbir şey tam değildi ve onsuz da her şey eksikti. O karışıklığımın, ikilemimin dışa vurumuydu. O aşktı. Aşmıştı!  “Katre.” Tuna Aras’ın karşısından el sallayıp seslendi. Gözlerimi Aras’tan güçlükle sıyırıp Tuna’ya döndüm. Yüzünde keyifli olduğunu anlatan bir gülümseme, gözlerinde ise huzursuzluğun izleri vardı. Onu bu kadar rahatsız edebilecek o kadar az şey vardı ki. Kaşlarımı çattım.  Müge koluma girip masaya adeta sürükledi beni. Uzun zamandır içinde bulunduğum ama şu an yabancı gibi hissettiğim topluluğun selamlaşmasını izlerken soyutlanmış bir haldeydim. Sadece Aras’la konuşmak istiyordum. Sadece ona bakmak istiyordum.  O yüzden Aras’ın sesiyle anın belirli konumuna dönebildim.  “Abla gelmek istemediğini söylememiş miydin?”  Aras ablasına baktı dikkatle. Ardından gözleri gözlerime değdi. Elalarının en derinlerinde öfke parıltıları yanıp sönüyordu. Bütün duruşuna inat koyu gri öfkeli bir girdap gibiydi gözleri. Beni içine çekiyor, ardından acımadan kıyılara savuruyordu. Neden kızmıştı? Tuna’nın huzursuzluğu da bununla ilgili olabilir miydi?  Dicle abla ona hafifçe gülümsedi. “Kararımı değiştirdim.” Aras omuz silkip tabağına döndü.  Tuna yanındaki sandalyeyi işaret etti oturmam için. Aras karşı çaprazımda kalıyordu. Ben ruh halini daha farklı hayal etmiştim aslında. Hayır, daha mutlu. Ama o öfkeli gibiydi. Yüzüğünü çıkarmış olduğuna pişman gibi bile sayılabilirdi. Bu bütün kelebeklerimi öldürdü. Hah! Zaten bir günlük ömürleri olduğu iddia edilmiyor muydu?  “Yarın Suna ablamların bahçesinde mangal partisi var. Siz de geliyorsunuz.” Şule balığını didiklerken heyecanla konuştu. O sustuktan sonra kahkahalarla gülmek istedim. Ya da elimdeki bıçakla kendime bir saldırı düzenleyebilirdim. Uzun süredir görüşmemiştik, haberleşmemiştik bile. Daha geldiğimiz gün emrivaki yapması ne kadar mantıklıydı?  Aras kaşlarını çatıp bana baktı. Bakışlarından aynı şeyleri düşündüğümüzü anladım. Ben gülmemi bastırmaya çalışırken o bana göz kırpıp gülümsedi. O an içimde her şey birbirine çarpıp yer değiştirdi. Bir şeyler eridi, kaynadı, yok oldu. Ne olursa olsun, o ne yaparsa yapsın ben onu seviyordum.  Kaptanım balığımı önüme koyarken ona sevgiyle gülümsedim. O sırada Tuna Şule’ye neden gelemeyeceğimizi anlatıyordu. Çünkü aslında müsait değildik, çok isterdik ama annemler evde kalmak istiyordu. Tuna yakın zamanda kalp krizi geçirdiği için mangal dokunuyordu. Gülmemek için dudağımı dişlerken gözlerimden yaş gelmek üzereydi. Müge başını Aras’ın omzuna dayamış gülüyordu.  Bütün bahaneler Şule tarafından bertaraf edilirken Dicle ablam gözlerini devirdi.  “Yarın Yıldız, Sarp ve Levent bize yemeğe gelecek Şule kusura bakmayın.”  Şaşkınlıkla ona bakarken yalnız değildim. Aras, Tuna, Müge ve hatta çok komik olsa da Sarp ve Levent de gözlerini dikmiş Dicle ablaya bakıyorlardı. Kendimi tutamadan sesli bir kahkaha attım. Öksürüğe döndürmeye çalışsam da çok geçti. Aras tek kaşını kaldırdı. Gerilere sakladığı öfke parıltıları yüzeye çıkıp havaya zıpladı. “Öyle mi?” diye sordu.  Levent kaşlarını çatmış düşünüyordu. Sarp’ın ise, kıyamam, ağzı açık kalmıştı. Mutlaka başka planları vardı. Dicle ablam, emrivaki genlerini kullanarak en çok onu zor durumda bırakmış sayılırdı. Ne diyeceğini bilemeyerek bize baktı. Tuna gülerek başını salladı. Yanımda ne kadar eğlendiğini hissedebiliyordum.  Şule çatalını sertçe masaya bıraktı. “Ama geleceğini söylemiştin Sarp.” diye haykırdı. Ardından kaşlarını biraz daha çattı. “Sen de gelirim demiştin Levent.”  Dudaklarımı dişledim. Sanırım Dicle abla da o an yaptığının nasıl büyük bir gaf olduğunu idrak etti. “Hülya teyzem çok ısrar etmiş.” dedi yavaşça. “Sarp’ı nasıl sever bilirsiniz. E özlemiş kadın. Sarp da kabul etmek zorunda kaldı.”  Sarp kararsızca güldü. “Evet, önceden haberim yoktu. Tam biraz önce aradı Hülya teyzem.”  Dicle abla başını salladı. “Levent’i de demin kapıda ikna ettim. Yani mangal olayınızdan haberim yoktu tabi. O da sağolsun kıramadı beni.”  Levent kaşlarını kaldırıp başını salladı. Dehşete düşmüş gibi görünüyordu.  Tuna kolumu dürttü. “Dicle yalan söyleme konusunda ustalaşıyor mu bana mı öyle geldi?”  Çatalı tutan elim içime attığım kahkaha yüzünden titredi. “Daha çok profesyonel sayılmaz.” dedim gülmemek için çabalarken.  “İyi işte canım hoş geldin yemeği.” Merve uzun zaman dışında kaldığı sohbete yüzüne çok yakışan gamzesini ortaya sererek katıldı. “Zaten biz de size gelmek istiyorduk Dicle ablacığım. Madem Sarplar da geliyor, yabancı kimse de yokmuş. Biz de geliriz o zaman.”   ***   Serince bir rüzgar yüzümü okşarken gülümsedim. Dönüş yolu yemekten daha eğlenceliydi. Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar eğlenmiştik. Biz birlikte. Aramıza garip suskunluklar, rahatsız edici bakışlar girmeden tıpkı bundan beş sene önceki gibi mutluyduk. Belki de keramet yüzükteydi diye düşündüm. Ya da Bodrum sandığım kadar kasvet katmamıştı halimize. Belki de Bodrum bize iyi gelmişti. Üstümüzdeki ölü toprağını silkelemişti. Sevdiğimiz, özlediğimiz yerlere dönmemiz yitirdiğimizi sandığımız bir yanımıza kavuşturmuştu bizi belki de.  Bodrum çok güzeldi. Bodrum çok iyi gelmişti. Bodrum kucaklamıştı. Yaralarımızı sarmaya başlamış, acılarımızı eski günlerin rikkat ve muhabbetiyle unutturmaya çalışmıştı. Bodrum bize bir zamanki bizi hatırlatmıştı. Mutluydum. Evet, çok garip olsa da onun toprağında onu tanıdıktan sonra ilk kez bu kadar mutluydum.  “Dicle abla çok komiktin ya.” Müge eliyle yüzünü serinletmeye çalışırken daha çok güldü. “Hele Merve biz de gelelim deyince.”  Bu kez hepsi yeniden deli gibi gülmeye başladılar. Ben de hafifçe gülümsedim. Dicle ablanın o anki yüz ifadesi aklıma gelince kahkaha attım.  “Ne biliyim ben çatlağın öyle hemen atlayacağını.” Dicle abla yüzünü buruşturdu. Yarınki akşam yemeğini düşündüğüne emindim. “Ben ilk Şule’nin aklına geleceğini düşünmüştüm.” dedim imayla. “O daha istekliydi.”  Tuna kolunu omzuma attı alayla. “Ben de sana katılacağım ufaklık.”  Aras gözlerini devirip ikimize baktı. Bakışlarındaki maziye has tatlı sıcaklık başımı döndürdü. Neyi ima ettiğimizi anlamıştı. “Sizin uğraşacak başka şeyiniz yok mu?”  Aslında bu durumdan rahatsız olmam gerekirdi belki. Ama olmuyordum. Şule şu an en küçük derdim bile olamazdı. Hem Şule’nin üstün ilgisine inat Aras’ın ilgisizliği ve hatta aşırı rahatsızlığı beni memnun ediyordu.  Dicle abla sıkıntıyla soludu. “Aman ya bir de yemek çıkardım başıma.”  Müge gülerek onu dürttü. “Merve patlıcan sever.” Tuna başını arkaya atıp uzun uzun güldü.  “Aman Müge ya. Güldürüp durma şunları.” Dicle ablanın öfkeli halleri çok tatlıydı. Zaten öfke de sayılmazdı. Tuna benden ayrılıp ablasının yanına gitti. Bu kez onu aldı kolunun altına.  “Üzülme ablacığım ya. Olmadı yemeklerinizi getirin de gelin deriz.”   “Şule gelebilmek için mantı açarsa şaşırmayın.” Müge saçlarını savurup Aras’ı dürttü. Aras bir kere daha gözlerini devirdi. Ona bir şeyler söylemek üzereyken çalan telefonuna kaş çattı. “Kimmiş?”  Aras ablasına cevap vermeden telefonu açtı.  “Fırat.”  Bu hepimizin bütün sorularını yanıtlayan bir cevaplamaydı. Ve bir daha soru sormamız gerekmiyordu. Tuna gerilen yüzüyle kaldırıma oturdu. Güzel gecemiz kötü bitmek üzereydi. Bu kalbime bir ağırlık olarak çöktü. Tuna’nın hala ağabeyine kızgın olmasına anlam veremiyordum. Aslında içten içe bunu yapmak istemediğine emindim. Tuna’nın ağabeyini ne kadar çok sevdiğini en iyi ben biliyordum. Ama bir şekilde ona hala kırgındı.  Aras onu uzun süre dinledikten sonra “Anladım.” dedi. “Bak yarın akşam evde akşam yemeği veriyor Dicle de.” Kaşlarını kaldırıp güldü. “Biliyorum biliyorum. Tamam söylerim.” Ardından telefonu kapattı.  “Ne oldu? Ne diyor?”  Derin bir nefes alıp Tuna’ya baktı Aras. Onun tepkisini ölçmeye çalışıyordu. Çünkü? Çünkü onun hoşuna gitmeyecek bir şey söyleyecekti.  “Fırat.” dedi bakışları durgun denize kayarken. Ellerini pantolonunun ceplerine soktu. “Bodrum’da malum.”  Tuna oflayarak geri doğru devrildi. “Fırat’a sinir oluyorum.” Dicle abla üzgünce ona baktı.  Aras hafifçe gülümsedi. “Yarın akşam yemeğe geliyor.”   ***   Gecenin en koyu karanlığında hislerim beni ona götürüyordu yeniden. Ruhum iklimini şaşırmış göçmen bir kuş gibi dönüp dolaşıyordu karlı havalarda. Zamansızca yakalanmıştı çetin kış şartlarına. Oysa o ılıman rüzgarlarda olmalıydı, orada yaşamalıydı. Burada böyle yapamıyordu. Ölüyordu, yok oluyordu durmadan. Sonunda mevsimini bulmuştu işte. En sonunda güneşine kanmıştı.  Yaz geldi Katre. Artık yaz geldi. Asırlardır süren kıştan sonra sıcak bir yaz kucakladı varlığımı. Yanılıyordum ya da kendimi avutuyordum belki. Ama bugünkü müjdenin sarsıcı etkisini hala bedenimdeki her hücrede hissediyordum.  Aras yüzüğünü çıkarmıştı. Bir yüzük. Bir halka. Hayatımı nasıl onulmaz yaralarla dağlamıştı. Yılların en koyu zamanlarında yalnız ona bakarak bile dağılabiliyordu tüm umutlarım. Unutmuyor, unutamıyor, yok sayamıyordum. Gözüm parmağına takıldığında kalbim acısıyla yoğruluyordu. Artık bir şeylerin değişiyor olduğunu düşünmek bile amansız depremler salıyordu ruhuma. Kalbimin yangınları umudumun ateşiyle harlanıyordu. Bu seferki acıtmaktan çok onarıyor gibiydi. Ama yine de ateş ateşti, yine de yakıyordu.  Varlık yokluktan beslenir. Aşkımın devasa varlığı Aras’ın yokluğuyla doyuyordu.  Onu seviyordum!  Acılarımın kıskacında, tutsaklığımın son demlerinde onun için ölüyordum. İlk aşkımın en büyük sancısıydı o. Ondan başkasını düşünmeye bile muvaffak değildi zihnim. Yapamazdı. Yapamazdım.  Ah Aras…  Gözyaşlarımla yıkanan gece ruhunun aydınlığında soldu. Sararan hislerime ad koyamazdım. Onsuz bir dünyaya razı olamazdım. Onu görmeliydim. Akşamdan beri görmüş olduğum haliyle değil. Taşkın duygularının yoğunluğunda bakmalıydım gözlerinin derinlerine. Herkesle bir değil. Kimsesiz. Bu gece neler hissettiğini bilmeliydim.  Odadan çıkıp sessiz adımlarla aştım koridoru. Ev, bizim evimiz, gecenin tüyler ürperten sükûnetine bürünmüş perili bir köşk gibi büyüyordu gözümde. Hafifçe titredim. Yanaklarıma vuran ılık rüzgar ağladığımı hatırlattı bana. Biri daha laf dinlemeden dudaklarımda tamamladı yolculuğunu. Elimin tersiyle sertçe kuruladım sonuncu olmasını umduğum asi yaşı. Yollar ve yıllar aşmış gibi hissettikten sonra kapısının önünde tereddütle durdum. Buraya ne için geldiğimi bile unutmuştum. Hangi sorumsuz hislerin peşine takılıp cesaret edebilmiştim buna? Ne diyecektim? Bana sorduğunda, sorar gibi baktığında ona hangi mantıklı yalanları sıralayabilirdim? Başımı kapıya dayayıp soluklandım.  Aras! Ah deli kalbimin tek yangını… Neden bu kadar uzaksın?  Teskinlerimin verdiği sonsuz cesaretin ucunda sallanarak kapıyı tıklattım. Tek dileğim uyumamış olmasıydı. Aslında ne gereksiz bir dilekti ve ben bunun farkındaydım. Aras asla bu saatte uyumazdı. Bir ses, bir nefes için bekledim. Yüzyılların cenderesinde hırpalanmış bedenim yorgunluğun şarabıyla sarhoştu o an yeniden. Ürkekliğimin armağanı deli cesaretim kabuğuna çekilirken kapının önünden iki adım uzaklaştım. Geri dönüp gitmek nasıl da zordu. Arkamı dönüp gözyaşlarıma yol verdim. Aradığını bulamamış, bulduğunu anlamamış bir çocuk gibiydi halim. Kendime çok kızıyordum.  Aynı anda tek aşkımın yorgun, puslu sesini duydu sesine hasret kulaklarım.  “Gelebilirsin Katre.”  Gözlerimi şaşkınlıkla açıp kapatırken yeniden o kapıya doğru dönemedim bile. Elimi kaldırıp yanaklarımı kuruladım. Ben olduğumu biliyordu. Nefeslerim göğüs kafesimi zorlarken kendimi yutkunmaya zorladım. Bacaklarım yalnızca kalbimin komutunda hareket edip ona doğru yürümeye başladı. Ben ve mantığım, artık yitirdiğim mantığım, sessizce onları izledik. Aras tek sözüyle, tek bakışıyla ya da nefesiyle bana hükmedebiliyordu. Onun bedenimdeki bu tartışılmaz hakimiyeti beni bile bana yabancı kılıyordu.  Ne acı. Ne yazık.  Kapının koluna değen parmaklarımı gördüm sonra. Daha iyice kavrayamamıştım ki kapı açıldı. Aras yüzünde garip bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Başını yana eğip daha fazla gülümsedi. Eskiden izler taşıyan halleri ruhuma işkence ediyordu.  “Kapıda beklemeye mi gelmiştin Katre?” Tek kaşını kaldırıp kapıdan çekildi. İçeri girmemi istiyordu, içeri girmem gerekiyordu. Biliyordum ama beceremiyordum. Buraya bunun için gelmiştim zaten. Ne yapacağımı bilemeyen bakışlarım odayla Aras arasında gidip geldi.  Kaşlarını çatıp koluma dokundu. “İyi misin?”  Tepki verememekten korkarak yavaşça salladım başımı. Derin bir nefes alıp gülümsedim. “Ev bu kadar karanlık ve sessiz olunca korkuyorum buraya gelene kadar.”  Aras başını geri atıp neşeli bir kahkaha attı. “Katre.” İki yana salladığı başıyla yeniden güldü. “Korkma son perileri geçen sene toplamışlar.”  Gözlerimi devirip içeri girdim. Kendini toparlayan mantığım onu üzmemem, öğrenmek için can attığım konuda zorlamamam gerektiğini fısıldıyordu kulağıma. Onu anladığımı belli etmek için başımı salladım.  “Kendi kendine konuşmaktan ne zaman vazgeçeceksin çok merak ediyorum.” Aras’ın keyifli sesi arkamdan bir yerlerden geliyordu. İçimden yükselen gülümseme dudaklarımda bir yere yerleşti. Ama dönüp ona bakmadım. Pencereye doğru yürüyüp yıldız bezeli geceye çevirdim gözlerimi. Onu duyduğumu anlasın diye de omzumu silktim.  Varlığımın en koyu girdaplarını andıran gökyüzüne sırtımı dönerken yüzüm tek güneşimin aydınlığıyla bezendi. Işığı gözlerimi yakıp, kör etti. Onunla dolup onunla taştım. Her hücreme tek tek adını nakşettim bir kez daha. Tam karşımda kalan koltuğa oturmuş kollarını da göğsünde birleştirmişti. Bilmiş bir ifadeyle beni süzüyordu.  “Ne var?” dedim kaşlarımı kaldırarak. Sol eli çenesinde dolanmaya başlamışken güldü. Her zaman yaptığı bu hareketi sancılar içinde izlerdim daima. O halkanın ağırlığı altında. Bu kez boş olan yüzük parmağı içime ferahlık yayıyordu. Kalp çarpıntıları eşliğinde doyamadığım yüzünü izledim.  “Hayatımız değişiyor gibi hissediyorum.” dedi yavaşça. Bunu çok uzun süredir düşünüyor gibiydi. Dirseklerini dizlerine, başını da dirseklerine yasladı. İnce, uzun parmakları saçlarının arasına girip onları karıştırdı. Tüm bunlardan önce yüzünden aniden silinen gülümseme ise gözümden kaçmamıştı tabi ki. “Fırat’la konuşuyordum.” dedi derinden gelen kısık bir sesle. Bunun anlamını biliyordum. Bu evde bunun ne ifade ettiğini fark etmek hiçte zor değildi.  Karasız adımlarla yanına gidip oturdum. “Hayatımız değişeli çok oldu Aras.”  Ellerini yüzünden çekip gözlerini gözlerime dikti. Aşkla dopdolu gözlerime… Çenesini biraz daha yukarı kaldırıp yutkundu. Söylediğim basit bir cümle kafasını fazlaca karıştırmış gibi görünüyordu. Tek kaşını kaldırıp duvara sabitledi yorgun bakışlarını. Aras yine acı çekiyor gibiydi ve ben bunu yalnızca yüzüğünün eksikliğini hissetmesine bağlayabiliyordum. Başka ne neden olacaktı?  Eğer böyle olacaksa, eğer o mutsuz olacaksa yeniden takmasını bile isteyebilirdim. Ben zaten alışmıştım katıksız acının sancısına. O da alışmıştı Yasemin’siz hayatın soğukluğuna. Titreyen alt dudağıma geçirdim dişlerimi.  “Değişen şey en çok ne Katre?” Sanki cümleleri duvarda yazılıymış gibi dikkatle oraya bakıyordu hala. Duruşundan hoşnut olmadığı bir konuyu, bir durumu paylaştığımızı anladım.  Derin bir nefes daha aldım. İşin aslı onun yanındayken küçük nefesler yetmiyordu içimde kaynayan yangını söndürmeye. O yüzden defalarca bol oksijen dolduruyordum havasız kalmış ciğerlerime.  “Biz.” dedim usulca. “En çok sen ve ben değiştik sanırım.”  Gözlerini kapatıp başını koltuğun arkalığına dayadı. Ben de titreyen ellerimi kavuşturdum birbirlerine. Belki onlar bir olursa ruhumun ıssızlığı karmaşaya doyar diye.  Sessizliğin koynunda yine tek nefesine muhtaç bekledim. Ölümüm onun elinden olacaktı. Bir gün muhakkak onun için kapatacaktım yenik gözlerimi. Onsuz yaşanamayan dünyaya o olmadan veda edecekti çaresiz ruhum. Süzüldüğüm loş ışıklı çaresizliğin tek anlamlı ögesiydi Aras. Ondan geçemiyordum. O vakit kendimden geçecektim. Onun için acılara bulanmış, renksiz kimliğimi feda edecektim. Hep olduğu gibi. Defalarca tekrar edildiği gibi.  Kafiyesi eksik bir şiirin en anlamlı dizesiydi Aras. Her okuduğumda yeni baştan vuruluyordum ahengine. Bir başlığı, bir sonu yoktu. Sonsuz bir süratle sayfaları dolduruyordu. Yetişemiyordum, yeniliyordum. O hengamede kendimi kaybediyor ama en kıymetli yağmurlarda yıkanıyordum. Arınıyordum varlığıyla, yokluğuyla kirleniyordum ardından satırlarca. Ruhum ve dahi bedenim kurak çöllerinde onun suyuna muhtaç kavruluyordu. Aras damla damla geliyordu benliğime. Ben ise hasretle sağanak olacağı günleri bekliyordum. Olmayacak düştü. Ama belki de mümkündü.  Sonsuzluğun sonunda sesi çıkardı beni boğulduklarımdan, boğulmaktan yorulduklarımdan.  “… Belki de sandığımızdan fazlasıdır.” Kirpiklerimi kırpıştırıp anlamlandırabilmeyi bekledim. Düşüncelerimin girdabında cümlesinin başını kaçırmıştım. Bana bir soru sorup sormadığından bile emin değildim. Halbuki Aras söyleyeceği her şeyi söylemiş ve rahatlamış bir adamın sakin yüz ifadesiyle öylece oturuyordu yanımda. Bense çelişkide kalmış, ikilikler arasında ikiye bölünmüştüm.  Aras benden cevap beklemiyordu ve bu azap içindeki ruhumu rahatlama yolunda ilerleyen adımlardandı. Derin bir nefes daha doldurdum ciğerlerime. Kendimi oksijenle sarhoş etmeye çalışırken asıl sarhoşluğumun sebebi yanımda oturan adamın kendine has kokusuydu. Çektiğim her havada duyumsuyordum eşsiz varlığını. Onu seviyordum. Daha ne söyleyebilirdim ifade etmek için? İki kelime bütün ömrümü özetliyordu.  Konuyu değiştirme ihtiyacıyla yüzük meselesine sarıldım sıkı sıkı. “Nasılsın?” diye sordum yavaşça.  Bana dönüp hafifçe gülümsedi. Neyi kastettiğimi muhakkak anlamıştı. Çünkü kendimi engellemeye çalışsam bile uzun zamandır boş parmağına bakıyordum.  Elini kaldırıp yüzüne yaklaştırdı. “Bunun için mi soruyorsun?” Tek kaşını kaldırıp buruk bir gülümseme kondurdu yüzüne. Elimi uzatıp dokunmak istedim. Dokunmak ve o gülümsemeyi yüzüne dağıtmak.  Sesim kaçıp gitmişken başımı salladım. Derin bir nefesle elini bacağına bıraktı Aras. “Çok önce yapmam gereken bir şeydi.”  Yutkunmak hiç bu kadar zor bir eylem olmamıştı hayatımda. Sızlayan boğazıma aldırmadan yeniden denedim yutkunabilmeyi. Pürüzlü sesim Aras bu kadar yakınımda olmasaydı ulaşamazdı ona. “İyi düşündün mü Aras?”  Bütün bedeniyle tamamen bana dönüp saçlarımı karıştırdı. Eski günlerin anısı ve muhabbetiyle dolu bu basit davranış bile kalbimi yerinde döndürdü. Gözlerindeki kıvılcımlar ruhumu alaza boyuyordu. “Çok düşündüm Katre’cik.”  Bakışlarımı ondan kaçırıp gülümsemeye çalıştım. “Bu bir veda değil Aras.”  Başını iki yana salladı ağır ağır. Çenemden tutup yüzümü kendine çevirdi. Gözlerinde gördüğüm şey acıya bulanmış kararlılık ya da hüzne karışmış yalnızlıktı. Aslında pek çok duygu kol kola bağırıyordu bana oradan. Gözleri gözlerimdeyken sakin ama kendinden emin bir sesle konuştu. “Bu bir veda Katre. Geç kalmış bir veda hatta. Çünkü anladım ki aksi takdirde ne geçmişe dönebiliyor ne de geleceği yaşayabiliyorsun. İki zaman arasında umutsuzca sürükleniyorsun. Ne dünün ne bugünün ne de yarının sağlam çıkıyor savaşından.” Elini çekip gözlerini tavana dikti. Ardından yeniden bana baktı. Artık eskisinden bile daha emindi kararından. “O yüzden bu bir veda.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD