* * * * *
SAPANCA
Mirza ve Serhat, Duygu ve Alper'in evinin önüne geldiklerinde arabayı bir köşeye çekip sessizce beklemeye başladılar. Akşam üzeriydi ve insanlar hâlâ sokaktan geçiyor, evlerin ışıkları yanıyordu.
Serhat dönüp Mirza'ya baktı ve, “Harekete geçmeyecek miyiz abi?” diye sordu.
Mirza, “Şimdi değil, ortalık yatışınca,” dedi.
Böylece sessizce beklemeye başladılar. Az sonra Duygu arabasıyla geldi ve poşetleri alıp eve girerken Serhat, “Duygu Göksu bu,” dedi. Mirza ise sadece sessizce izliyordu.
Gece iyice koyulaştı. Artık evlerin ışıkları tek tek kapanmaya başlamıştı. Gece yarısını geçtikten sonra Mirza son bir kez telefonuna baktı ve iç cebine koyup arabadan indi. Mirza esmer, uzun boylu, kömür gözlü, sakallı, boylu poslu bir adamdı ve Duman Çakır'ın en güçlü adamıydı. Güçlü olmasının yanı sıra en güvenilir adamı da oydu; kafası en çok çalışan adam da. Bu yüzden bu ulvi görevi ona teslim etmişti. Mirza şimdiye kadar Duman Ağa’nın hiçbir isteğini geri çevirmemiş, tüm emirlerini yerine getirmişti. Çünkü Duman Ağa onun için bir ağadan öte abi, baba gibiydi. Yaşları birbirine yakın olsa da Duman hem ona hem de diğer adamlarına bir baba gibi davranıyor, onların tüm sorunlarıyla ilgileniyordu. Zira Mirza'nın ailesini zamanında korumuş, onlara maddi manevi destek olmuştu ve Mirza bu yüzden Duman Ağa’ya büyük bir minnet duyuyordu. Elbette sadece bu yüzden değil; Duman Ağa Mirza’yı on kişinin elinden kurtarmış, bir iftiraya maruz kalıp linç edildiğinde arkasında durmuştu. Ona olan sevgisi, saygısı ve sadakati bitmezdi.
Serhat da Mirza ile beraber arabadan indi ve etrafı kolaçan ederek onun peşinden gitti. Serhat, Duman Ağa’nın evinde çalışan kahyanın oğluydu ve Duman Ağa’nın korumalığını yapıyordu; yani en azından babası ve annesi öyle biliyordu. Aslında Duman, Serhat ve Mirza’ya en pis, en tehlikeli işlerini yaptırıyordu ve tabii çoğu zaman kendisi de orada olurdu. Ama bu sefer buraya gelmek istememişti, çünkü kendini tutamayıp yanlış bir şey yapmaktan korkmuştu. O sadece Urfa’daki devasa konağında oturup beklemeyi seçti ve en doğrusunu yapmıştı.
Serhat etrafı kolaçan ederken Mirza dikkatli ve gözü kara bir şekilde bahçe kapısını açıp içeri girdi. Bu çok kolay olmuştu çünkü bahçe kapısı kilitli değildi. Elbette Duygu ve Alper her şeyin yoluna koyulduğunu ve artık kimsenin onları öldürmek istemeyeceğini düşünüyordu. Bu yüzden rahatlardı. Fakat en ummadıkları zamanda Azrail onların peşine düştü.
İkisinin de adımları sessizdi. Mirza o kadar kalıplı bir adamdı ki yürüdüğünde yer titrerdi ama bazen bir gölge gibi sessiz olabiliyordu. Askerliğini de yapmıştı; orada karşılaştığı tüm şeyler onun soğukkanlılığını, dikkatini ve acımasızlığını artırmıştı.
Serhat ise her an endişe içinde fakat görevine sadık bir şekilde dikkatle yapması gereken şeyi yapıyordu. Beraber bahçeye girdiklerinde kapıyı açık bıraktılar. Serhat bir Mirza’ya dönüp bakıyor, bir yandan da sokağı kontrol ediyordu. Eve girmek üzereydiler. Kapı kilitli miydi diye kontrol ederlerken kapının da açık olduğunu fark etti. Mirza kafasının içinde, “Bu iş düşündüğümden daha kolay olacak,” dedi. Çünkü kaçırmak istediği kişi uyurken tüm kapıları açık bırakmıştı. Tam eve adım atacakken bahçeden bir tıkırtı duydu. Yolunu değiştirdi, çünkü içinden bir ses aradığı şeyin orada olduğunu söylüyordu. Evin kapısını usulca bıraktı ve sessiz adımlarla evin yanından geçip dar koridordan geçti ve arka bahçeye baktı.
Duygu oradaydı. Bahçenin ortasındaki masada sırtı dönük bir şekilde sigara içiyor, bir elini kafasına yaslamış, bir şeyler düşünüyor gibiydi. Küllükte bir sürü sigara vardı; bu, Mirza’nın dikkatinden kaçmadı. Cebinden mendili ve eteri çıkarıp eterden biraz mendile döktü ve yavaşça onun arkasından yaklaşmaya başladı. Bu sırada Duygu onların gelişinden habersiz, kendi derdine düşmüştü. Evlendiği genç kızın kaderini düşünmek bir yana dursun, diğer yandan Alper'in kendisine davranmadığı kadar Hatice’ye kibar davranmasının sebeplerini düşünüyor, kimi zaman suçu kendinde arıyordu. Elbette bu bir hataydı; çünkü şunu o da biliyordu ki melek bile olsan, bazıları sende de bir kusur bulacaktır. Sevilmediğinde, yakınların ya da eşin sana kötü davrandığında bunun suçu her zaman sende değildir. Elbette Duygu ego yapacak bir insan değildir; iğneyi başkasına batırırken çuvaldızı da kendine batırıyordu. Tam da bu yüzden sabaha karşı burada, bahçede sırtına bir şal bile almadan üşüyerek sigara içiyor ve kafasındaki olumsuz düşünceler onu içten içe yiyip bitiriyordu.
Mirza ona bir soluk kadar yakından arkasından yaklaşmış ve öylece duruyordu. Duygu’nun sigarasını bitirmesini bekledi. Bunu niye yaptı, kendisi de bilmiyordu ama Duygu’nun kötü bir insan olmadığını da biliyordu. Mirza’nın zarar verebileceği kişi ne Hatice ne de Duygu’ydu; burada oturan Alper olsaydı onu bayıltmak için nakavt etmeye çalışırdı ve bunu zevkle yapardı. Ama içten içe Duygu’yu bu halde görünce üzüldü. Kalpsiz gibi görünen Mirza bile Duygu’nun bu hâline üzülmüştü.
Ancak yapması gereken bir görev vardı. Avucundaki mendille bir anda Duygu’ya yapıştı. Bir koluyla onun göğsünü sararken diğer elindeki mendili ağzına yasladı ve onu koltuktan kaldırıp masayı, sandalyeyi ve herhangi bir şeyi yere devirip de ses çıkarmaması için masadan uzaklaştırdı. Ama bayılana kadar bırakmadı. Duygu çırpındı, ona tekmeler, yumruklar attı ama Mirza kaya kadar sertti ve her ne olursa olsun bu darbelere dayanmak zorunda olduğunu da biliyordu. Açıkçası Duygu’dan bu kadar güçlü olmasını ve bu kadar sert darbeler atmasını beklemiyordu. Duygu hem nefesini tutmuş, bayılmamak için elinden gelenini yapmış hem de Mirza’ya fazlasıyla direnmişti. Dakikalar sürdü sessizliğin içindeki bu boğuşma. Nihayet son buldu. Duygu güçsüz düştü, nefesini daha fazla tutamadı ve eteri içine çektiğinde gözlerinin kaymaya başladığını hissetti. Sonra daha fazla nefes almaya başladı. Ciğerlerine dolan, genzini yakan o kokuyu hissettiğinde başının döndüğünü de hissetmeye başladı. Sadece birkaç saniye sonrasında artık yığılıp kalmıştı.
Mirza hemen onu kucağına aldı. Ardından omzuna atıp eterli mendili cebine koydu ve bahçeyi kontrol ettikten sonra kapıya doğru ilerledi. Serhat onu görünce dışarı çıktı, sokağı kontrol etti. Mirza sokak kapısından çıkar çıkmaz Serhat orayı da kapattı ve hızla arabanın yanına gelip bagajı açtı. Duygu’yu geçici süreliğine bagaja soktular ve hızla oradan uzaklaştılar. Ancak boş bir arazide durup Duygu’yu oradan çıkardılar. Ellerini ve ayaklarını arkadan bağlayıp arka koltuğa yatırdıktan sonra Urfa’ya doğru yola çıktılar.
Bu sırada Duman Çelik, gözüne bir damla uyku bile girmeden, kan çanağı olmuş gözleriyle onları bekliyordu. Ne yapacağını biliyordu. Bir elinde Duygu’nun fotoğrafı vardı ve bu kadının bu denli güzel olması sinirini bozdu. Hatice’den daha güzeldi; yani en azından Duman için öyleydi. Zaten Hatice’yi severek almayacaktı ama Hatice’nin onunla evlenecekken kaçıp gitmesi otoritesini sarsmıştı. Urfa’da herkes bundan bahsediyordu. Kendini rezil olmuş gibi hissediyordu ve gerçekte de bu böyleydi. Herkes, “Duman küçücük bir kıza bile sahip çıkamadı, koca Urfa’ya nasıl sahip çıkacak?” diye konuşuyordu. Bakışlarını yeniden Duygu’nun fotoğrafına çevirdi.
Birileri yanlış yerdeydi; olmaması gereken yerde olanlar ve durmaması gereken yerde duranlar vardı.
Duygu'nun bu güzelliği onu etkilemiş, pantolonunu zorlamaya başlamıştı. Lakin, onun ne kadar inatçı, dik başlı ve akıllı bir avukat olduğunu bilmiyordu...