Zoraki kuma.

1367 Words
* * * * * Yol boyunca tek kelime etmedik. Sadece arabanın motor sesi ve camlara vuran yağmurun uğultusu vardı. Miran’ın yanımda oturuşu bile nefesimi daraltıyordu. Omzuna doğru hafifçe döndüğümde silahı dizlerinin üstünde, parmağı tetikte bekliyordu. Bu bir rüya olamazdı. Ne kadar istesem de gözümü kapatıp uyanamayacağım türden bir gerçekti bu. İlk caminin önünden geçtik. Işıkları kapalıydı. İkincisinde sadece yaşlı bir görevli vardı. Miran cama eğilip adamı süzdü. “Dur,” dedi kısa bir sesle. Arabayı kenara çektim. Ellerim direksiyondan ayrılmıyordu. Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi. “İçeri gir. Düzgün konuş. Bir şey yapmaya kalkarsan bitersin,” dedi soğukkanlılıkla. Kapıyı açtım, yağmur yüzüme çarptı. İçeri girdiğimde orta yaşlı bir adam seccadeleri topluyordu. Beni görünce şaşırdı. “Buyurun kızım?” Sesim titriyordu ama toparlanmaya çalıştım. “Hocam… çok acil bir ricam var. Gece nikâhı için… şimdi…” Adam kaşlarını çattı. “Bu saatte mi? Aileler nerede?” Bir an duraksadım. Ne diyeceğimi bilemedim. “Dışarıda… bekliyorlar. Çok acil.” O an arkamda Miran belirdi. Adam onu görünce sustu. Miran’ın bakışı yeterince tehditkârdı. “Ücretini veririz,” dedi kısa bir tonla. İmam ikimizin yüzüne tek tek baktı. İçinde bir şeylerin yolunda olmadığını anlamıştı ama yine de başını eğdi. “Peki,” dedi isteksizce. “Gidelim.” Araca tekrar bindiğimizde içimdeki ağırlık daha da büyümüştü. Artık geri dönüş yoktu. Her kilometre, beni kendi hayatımdan biraz daha koparıyordu. Eve yaklaştığımızda ışıkların hâlâ açık olduğunu gördüm. Bahçenin içindeki küçük evin önünde gölgeler hareket ediyordu. Kalbim hızlandı. Arabayı durdurduğum anda Miran kapıyı açtı. “Akıllı davrandın,” dedi. “Şimdi her şey bitecek.” Ama sesi rahatlamış değildi. Aksine, içinde bastırılmış bir öfke hâlâ kaynıyordu. Eve girdiğimizde yaşlı adam bizi bekliyordu. Silah hâlâ elindeydi. Alper yerde oturuyordu, yüzü kan içindeydi ama gözleri beni görünce hâlâ sakince bakıyordu. O bakış içimi paramparça etti. Gelinlikli kız köşede diz çökmüş, sessizce ağlıyordu. Annesi onun arkasında, kollarıyla sarılmıştı. İmam ortamı görünce olduğu yerde durdu. “Bu… bu ne hâl?” dedi fısıltıyla. Yaşlı adam bir adım attı. “Hocam, işini yapacaksın. Gerisi seni ilgilendirmez.” İmam bana döndü. Gözlerinde korkudan çok, acıma vardı. “Kızım… emin misin?” diye sordu sadece. Cevap veremedim. Çünkü ben hiçbir şeyden emin değildim. Sadece herkesin yaşaması için zaman kazanmaya çalışıyordum. Ve o an… Alper’in bakışıyla karşılaştım. Ne öfke vardı gözlerinde. Ne suçlama. Sadece derin bir şey… sanki bir karar vermiş gibiydi. Yavaşça ayağa kalktı. Ve ilk kez o konuştu, gerçekten kararlı bir sesle: "İkimizin de rızası var, önemli olan da bu değil mi zaten?" İmam daha fazla irdelemedi ve tehlikeli bir durumun içinde olduğumuzu anlamak için Einstein olmaya gerek yoktu zaten. İmam eline kâğıt kalem alıp koltuğa oturdu, cebindeki gözlüğünü çıkarıp taktı. Alper ve adını bile bilmediğim o kız imamın önünde yerde otururken, ben arkada ayakta dikilmiş, dehşet içinde olanları izliyordum. Kocam başkasıyla nikâh kıyarken hiçbir şey yapamıyor ve üstüme kuma getirmesine kendi ellerimle yardımcı oluyordum. “Kınadığın her şey bir gün başına gelir.” derler ya, şimdi anlıyorum. Çok kınadım insanları, bu durumu nasıl kabul ediyorlar diye. “Niye okumadılar o zaman, neden evlendiler?” diye kendi içimde aşağılıyordum onları. Meğerse büyük çoğunluğu mecbur kaldığı içinmiş... Şimdi tıpkı benim olduğum gibi. O an imam sayesinde hepsinin isimlerini öğrendim. Yaşlı kadının adı Fatma, kızın babasının adı Namık, kızın ismi de Hatice imiş ve soyadlarının da Baran olduğunu öğrendim. Elbette bu bilgiler benim için esastı. Bu yaptıklarının yanlarına kâr kalacak değildi. Onlar gittikten hemen sonra durumu polise bildirecektim. Bu insanlar haneye tecavüz ettikleri yetmemiş gibi bir de ölümle tehdit etmişlerdi bizi. Kendi evimizde darp edilmiş bu genç kız ve annesinin hayatını kurtarmak için tüm bunlara göz yummuştuk. İmam nikâhı gözlerimin önünde kıyıldı. Bense her şeyi kabullenmiş gibi usulca bir kenarda durmuş bekliyordum. Namık Baran bana ve Alper’e bakıp, “Bundan sonra kızım size emanet.” dedi. Karısına bakıp, “Sen de düş önüme.” diye emretti. Hepsi çıkıp gittikten sonra Hatice hâlâ yerde oturmuş, üzerinde gelinlikle, ellerini yüzüne kapatmış, gözyaşları içinde kader kurbanı gibi bekliyordu. Onların gittiğine emin olduktan sonra kapıları kilitledim ve geri döndüm. Alper kızın yanındaydı. Yaklaştım, Hatice’nin omzuna dokundum. Başını kaldırıp titrek gözlerle bana baktı. Kara gözlerinin etrafı kan çanağı gibi olmuştu. Hızla elimi tuttu ve Urfa şivesiyle, “Allah razı olsun ikinizden de, Allah razı olsun. Ben ne diyeceğimi bilmiyorum...” dedi. Elimi elinden çektim. “Biz sadece yapmamız gerekeni yaptık. Ama merak etme, bizden sana karşı zarar gelmez. Zaten şu imam nikâhı mevzularını pek umursamayız. Bence sen de kafana takma. İmamla konuşuruz, boşanırsınız. Tabii ben nasıl olduğunu bilmiyorum, bu sonranın konusu. Elimdeki telefonu göstererek şimdi ise polisi arayacağım ve durumu anlatacağım. Sonrasında seni bir kadın sığınma evine falan yerleştiririz, bir hal çaresine bakarız.” deyip odadan çıkıp diğer odaya geçtim. Polisi arayıp telefonu kulağıma götürmüştüm ki Alper hızla telefonu elimden çekti. Dönüp ona baktım. Telefonu kapattı ve göz göze geldiğimizde ona garipseyerek baktım. “Ne yapıyorsun Alper?” “Asıl sen ne yapıyorsun, Duygu?” “Ne demek ne yapıyorsun? Polisi arıyorum tabii ki. Böyle gelip bize zorbalık taslamalarına göz mü yumacağız? Ve onlar gibi biz de kendi adaletimizi kendimiz mi sağlayacağız? Burası dağ başı mı? Urfa’dan gelip burada kendi kanunlarını bize yediremezler.” “Sesiz ol, kız duyuyor.” dedi ve odanın kapısını kapatıp tekrar yanıma döndü. Daha kısık bir sesle devam etti: “Kızın hâlini görmüyor musun? Bir de polisle mi uğraşacak şimdi? Ayrıca sen böyle insanları bilmiyorsun. Polise versen bile iki gün sonra gelip yine başımıza bela olacaklar. Bizi sağ bırakmazlar, anlıyor musun?” “E ne yapacağız o zaman? Bu yaptıkları yanlarına kâr mı kalacak?” “Yapacak bir şey yok, oldu bir kere.” “Alper, sana inanamıyorum. Ne kadar rahatsın. İçerideki küçücük kızla senin zorla imam nikâhını kıydırdılar az önce, haberin var mı? Ve ben, resmî nikâhlı karın, nikâhınız için imam getirdim. Bu süreçte kızın abisi kafama silah dayadı, babası bana silah çevirdi. Tüm bunları yapıp sonra hiçbir şey olmamış gibi karısını alıp gidip hayatına kaldığı yerden devam edemez, anladın mı?!” “Sakin ol.” diyerek omuzlarıma tutundu. Ellerini ittim. “Bana sakin ol deme, çünkü şu an bunu söyleyebileceğin en yanlış zaman. Ben bu insanların cezasını çekmesini istiyorum.” “Adalet var mı sanıyorsun? Bizi öldürmediler, yaralamadılar; sadece tehdit ettiler. Bundan dolayı düşündüğün gibi bir ceza almazlar. Allah aşkına Duygu, sen avukatsın, kanunları benden daha iyi biliyorsun. Kaç davaya girdin çıktın, kaç polisle muhatap oldun. Bu gece sadece gidip uyuyalım ve eminim sen de doğru karara varacaksındır.” dedi. Biraz düşündüm ve sertçe soluyup yanından geçerek odadan çıktım. Salona baktığımda kız hâlâ yerde oturuyordu; perişan hâldeydi. “Ben sana kıyafet getireyim, buradaki banyo çalışır vaziyette. Güzel bir duş al, dinlen. Yarın detaylıca konuşuruz.” dedim ve evden çıktım. Diğer evimize geçip üst kata çıktım, dolaptan kız için birkaç parça kıyafet alıp geri döndüm. Alper kızın yanında duruyordu. “Sen git, belli ki kendini baskı altında hissediyor.” dedim. Alper “Peki.” deyip küçük evden çıktıktan sonra getirdiğim kıyafetleri koltuğun üzerine bıraktım. “Hatice, al bunları giy, bir duş al. Yardıma ihtiyacın var mı? Gelinliği çıkarmana yardım edebilirim.” Başını kaldırıp bana baktı. Makyajı tüm yüzüne dağılmıştı. “Teşekkür ederim, Allah senden razı olsun.” dedi tekrar. “Tamam Hatice, benim bu lanet geceden sonra dinlenmem lazım. Hadi iyi geceler.” dedim ve kendim de bu lafa pek inanmadan küçük evden çıkıp diğer eve geçtim. Üst kata çıkıp yatak odasına baktığımda Alper burada değildi. Salona geçtim; koltuğa oturmuş, ayaklarını sehpanın üzerine uzatmış, ellerini kafasının arkasında birleştirmiş düşünceliydi. “İşe gitmeyecek misin?” diye sordum. “Aslında gitmem gerekiyor ama bu gece olanlardan sonra sizi yalnız bırakmasam iyi olacak.” dedi. Kaşlarım hayretle havalandı ve imalı bir tonla, “‘Sizi’?” dedim. Bakışlarını bana çevirip, “Evet, seni ve Hatice’yi yalnız bırakmak istemiyorum.” dedi. “Pekâlâ, ben çok yorgunum. Uyumaya gidiyorum, iyi geceler.” dedim. Ben de bir şeyler ima etmiştim ama onun umursamaz biçimde “İyi geceler.” demesi bardağı taşıran son damla oldu. Yatak odasına geçip kapıyı kapattım ve kendimi yatağa attım. Evet, zaten öyle müthiş bir aşk yaşayarak evlenmemiştik. Ne normal hayatımız ne de seks hayatımız mükemmeldi. Yine de biz evliydik ve bu gece olanlardan sonra yanımda olup benimle konuşmasını, bana destek olmasını beklerdim. En azından içimi rahatlatacak birkaç cümle sarf etmesini dilerdim. Ama her zamanki gibi kendi bencilliğini alıp gitti. Ve ben yine yalnız kaldım...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD