* * * * *
Karşılaştığım görüntü kalbimi derinden sızlattı. Çünkü ben çok yanlış düşüncelerle buraya gelmişken karşılaştığım manzara bambaşkaydı.
Hatice, üzerindeki gelinliği çıkarmamış, yüzünü bile yıkamamış, buz gibi yerde halının üzerinde kıvrılıp uyumuştu. Onun için getirdiğim kıyafetler bir kenarda duruyordu. İçim sızladı. Demek ki Alper de kalkıp işe gitmişti. Kendi kendime, “Ah be Duygu, nasıl böyle çirkin şeyler düşünebiliyorsun? Biri senin kocan, diğeri de masum, zavallı bir kız,” dedim.
Her şeyi bir kenara bırakıp onun yanına yaklaştım ve eğilip omzuna dokundum. Bir anda irkilerek korkuyla uyandı. Beni görünce biraz daha sakinleşti ama hâlâ korku bünyesinde yer edinmişti; bedeni titriyordu. Gerek korkudan, gerekse soğuktan titriyordu bence.
“Korkma benim, Duygu... Hiç kimse yok. Sadece sen ve ben varız, güvendesin, merak etme,” diyerek onu biraz daha rahatlatmaya çalıştım.
“Hadi ayağa kalk, gelinliğini çıkar. Bana yardım edeyim,” dedim.
Sessizce ayağa kalktı. Duvağını sökmesine ve gelinliğini çıkarmasına yardımcı oldum. Önümde sadece iç çamaşırıyla kaldığında vücudundaki izleri gördüm. Özellikle sırtında kemer izine benzer izler vardı; hatta emindim, bunlar kemer izleriydi.
“Bunu baban mı yaptı sana?” diye sordum. Hiçbir şey söylemedi.
“Hadi, sıcak bir duş al, kendine gel,” dedim. Ama yüzünü buruşturarak arkasını dönüp bana baktı.
“Abla, şimdi almasam, giyinip uyusam olur mu?” dedi.
“Tabii ki olur. Hadi kıyafetlerini giy de diğer eve geçelim. Burası çok soğukmuş.”
Sessizce kıyafetlerini aldı. Onu diğer eve götürdüm, salondaki koltukta yatırıp üzerine bir battaniye örttüm. Sonrasında kendi odama gidip Alper’e bir mesaj attım:
“İşte misin?”
Uzun süre cevap gelmedi. Zaten mesaideyken telefona fazla bakamıyordu. Ben de dönüp uyudum. Ertesi sabah kalktığımda mutfaktan sesler geliyordu.
Elimi yüzümü yıkayıp aşağıya indiğimde Hatice mutfaktaydı ve mükellef bir sofra hazırlamıştı. En son ne zaman böyle güzel bir kahvaltı ettiğimi hatırlamıyordum bile. Genelde kahve veya çay-poğaça ile geçiştirirdim.
“Günaydın,” dedim mutfağa girerken.
Hatice dönüp bana baktı.
“Günaydın,” dedi.
Hâlâ durgundu, yüzü asıktı.
Geçip masanın etrafındaki sandalyelerden birine oturdum.
“Daha iyi gördüm seni. Kahvaltı hazırlamışsın, niye bu kadar zahmet ettin? Eh tabii, siz daha erken kalkıyorsunuzdur. Ben daha fazla uyuyunca sen de kahvaltı etmek istedin herhalde.”
“Evet abla, biz çok erken kalkarız. Ama ben bu kahvaltıyı sana teşekkür etmek için hazırladım. Elimden gelen bu. Ama merak etme, evini temizlerim, çayını koyarım, çamaşırını, bulaşığını yıkarım. Sana olan borcumu öderim.”
Ekmekten bir parça kesip bala bandım ve ağzıma attım.
“Saçmalama Hatice, ne borcu? Borç falan yok. Gel, otur hadi, beraber kahvaltı edelim.”
Utangaç bir şekilde geçip karşımdaki sandalyeye oturdu ama hiçbir şeye dokunmadı.
“Hadi başla. Kendine de bana da çay doldur, hadi kahvaltımızı edelim. Zaten birazdan çıkmam gerekiyor. Alper de birazdan evde olur. Telefon vereyim mi, birini aramak istiyor musun? Mesela sevgilini?”
Kafasını iki yana salladı.
“Neden Hatice? Dün babanın söylediğine göre onunla birlikte olmuşsun. Bu yüzden düğünden kaçtın herhalde. Ama neden sevgiline değil de buraya kaçtın? Yoksa buralarda bir yerde mi yaşıyor?”
Yine kafasını iki yana salladı.
“Ne oldu o zaman, söyle.”
Başını önüne eğdi.
“Benimle birlikte oldu, olmasına oldu ama sahip çıkmadı... Beni ağa ile evlendirecekler dediğimde korkup kaçtı. Söyle, seven adam korkup kaçar mı?”
“Vay cibiliyetsiz,” diye mırıldandım ağzım doluyken.
“Üzülerek söylüyorum ki maalesef sevmemiş seni. Seven insan bahane değil, çare bulur.”
“Öyle abla... Yapacak bir şey yok. Bundan sonra başımın çaresine bakacağım.”
“Bu arada yaşın kaç? Belki söylemişsindir ama unutmuşumdur.”
“On sekiz.”
“Okul?”
“Ortaokul terk. Babam liseyi okumama izin vermedi.”
“Peki sen okumak istiyor musun? Yani istiyor muydun?”
“Şu saatten sonra olur mu be abla? Başıma gelmeyen kalmamış... Ailemden ayrı düşmüşüm, yuvamdan kaçmak zorunda kalmışım. Başımı sokacak bir delik bile bulamadım.”
“Esas şimdi tutunman gerekiyor ya... Tamam, okumadın diyelim ama düzgün bir işe girip çalışman gerekiyor. Kendi ayaklarının üzerinde durmak gibisi yok.”
“Sen ne iş yapıyorsun abla?”
“Avukatım.”
“Ne kadar güzel bir meslek.”
“Öyle ama her iş gibi bunun da zorlukları var... Peki şu an işe girecek olsan elinde ne gibi becerilerin var? Yani elinden ne gelir?”
“Güzel yemek yaparım, tatlı yaparım, temizlik, çamaşır, bulaşık... Bundan başka bir işim yoktu zaten.”
“Gündeliğe gidebilirsin,” dedim. “Kusura bakma bunu öneriyorum ama gündelik temizliğe gidenler neredeyse benden daha iyi kazanıyor.”
“Doğru mu söylüyorsun abla? Ben yapabilir miyim ki bu işi?”
“Yapabilirsin. Ama bu da pek güvenli değil. Cahil görüp paranı vermezler ya da bekar evine gidersen rahatsız edilebilirsin. Sonuçta gencecik kızsın. Sana bir erkeğin kefil olması lazım. Ben bu konuyu Alper ile konuşurum. Ama şimdi çıkmam gerekiyor, bir duruşmam var, ona yetişmeye çalışacağım. Sana afiyet olsun.”
Ayağa kalktım. O da benimle birlikte ayağa kalktı. Hazırlandıktan sonra beni kapıya kadar geçirdi. Arabaya atlayıp telefonu hoparlöre aldım. Bir yandan işime giderken diğer yandan Alper’le konuşayım dedim. Telefonu açtığında ona durumu anlattım, ilgileneceğini söyledi. Sonrasında polisi arama konusunda fikrimi sordu. Ben de ona polisi aramaktan vazgeçtiğimi, Hatice’ye iş bulma konusunda yardımcı olabileceğimizi ve kendi ayaklarının üzerinde duruncaya kadar arkadaki küçük evimizde kalabileceğini söyledim.
Alper telefonun ucunda neşeliydi; “demiştim” der gibi konuşuyordu. Lafı evirip çevirip telefonu kapattım.
Bugün bir boşanma davasında kadın müvekkilimin yanında olacaktım. Dava aleyhimize sonuçlandı. Beraber kutlamak için akşam üzeri bir kafeye gittik; yedik, içtik, kahkahalar eşliğinde sohbet ettik. Kocasının ihanetini ispatladığımızda adamın yüzünün nasıl mosmor olduğunu anlattı, gülmekten patladım.
Kısacası harika bir gün geçirmiştim. Her şey yolunda gidiyordu. Ödememi aldıktan sonra Hatice’ye üst baş almak için bir mağazaya gittim, ona hediyeler aldım, arabaya koyup yola çıktım. Yoldayken Alper’i aradım ama cevap vermedi. Bazen iki gün veya bir buçuk gün nöbette kalırdı ama bana her cevap vermediğinde sanki bilerek açmıyormuş gibi bir hisse kapılıyordum, elimde değildi.
Tamam, aramız çok iyi değildi ama yine de telefonlarımı gördüğü hâlde açmıyorsa bu büyük kabalıktı.
Ben neden böyle düşünüyordum ki, bilmiyordum. Belki de adam çalışmaktan kafasını kaldıramıyordu; zaten zor bir işi vardı.
Eve vardığımda, bu güzel günün ardından büyük bir neşeyle arabadaki poşetleri aldım ve aşağıya inip bahçe kapısından içeri girdim. Evin kapısını açıp içeri girdiğimde gülüşme sesleri duyuluyordu. Koridorda ilerledim ve sağa sapıp mutfağın girişinde durup içeri baktım. Akşam yemeği sofrası hazırlanmıştı. Alper, her zamankine zıt bir şekilde en şık hâliyle masada oturuyordu. Hatice karşısındaydı; masada mumlar vardı ve gülüşüyorlardı. Yüzümdeki tüm neşe bir anda uçup gitti.
Beni fark ettiklerinde ikisinin de yüzü asıldı; sanki olmaması gereken yerde duran kişi benmişim gibi…
Sanki burada fazlalık olan kişi benmişim gibi…
Mutfağa girdim, elimdeki poşetleri kenara bırakıp, “Neşeniz bol olsun,” diye laf attım ortaya.
Alper soğuk bir sesle, “Hoş geldin,” dedi. Hatice ise ilgiyle ayağa kalkıp yanıma yaklaştı.
“Hoş geldin abla.”
“Hoş buldum. Bu poşetler senin, hepsini senin için aldım. Umarım beğenirsin.”
Bir anda bana sarıldı; neye uğradığımı şaşırdım.
“Çok teşekkür ederim. Allah senden razı olsun,” demeye başladı.
Yine sırtını sıvazlayıp, “Güle güle giy,” derken bir yandan da Alper’e baktım. Hiç oralı olmadan yemeğini yiyordu.
Beraber sofraya oturduk. Hatice benim için de servis açtı ve tabağımı güzel yiyeceklerle doldurdu. “Bu nedir?” diye diye tüm yemekleri tek tek sordum ve tadına baktım. Urfa mutfağı gerçekten lezzetliymiş.
Alper yemekleri yedikten sonra Hatice’ye bakarak, “Gerçekten her şey muazzam olmuş, ellerine sağlık,” dedi.
“Afiyet olsun,” dedi Hatice gülerek.
O an donup kaldım. Ben yemek yaptığımda mutlaka bir kulp bulur, “Şöyle tuzu fazla olmuş, böyle olmuş,” der ve tabağını tam bitirmezdi. Bazen de yemek yapmama rağmen dışarıdan söylerdi. Ama şimdi bakıyorum da sofrayı silip süpürmüştü; üstüne bir de her şeyi beğenmiş gibi görünüyordu. Ne hikmetse bir anda kibar oluvermişti. Garip geldi… Öküzlüğü sadece bana mıydı yani?
Yemekten sonra sigara içmek için bahçeye çıkmıştık. Hatice mutfağı toparlıyordu. Ben de sandalyeye yaslanmış onu izliyordum… Ve sadece ben değil, Alper de.
Bir anda ağzımdan çıktı:
“Sen Hatice’nin burada kalmasına niye bu kadar destekliyorsun?”
Sigaranın külünü küllüğe boşalttı.
“Ben Hatice burada kalsın demiyorum. Polise gidersek bizim de canımız yanar diyorum. İkisi aynı şey değil.”
Dönüp yüzüne baktım.
“Emin misin?”
Bunu söylerken bana bakıp mavi gözlerini kıstı.
“İnanmazsan inanma, sen bilirsin.”
“Benimle böyle konuşuyorsun ama başka kadınlara gelince böyle değilsin. Enteresan…”
“Yine neyi kurcalıyorsun Duygu? Ne yapmak istiyorsun, kavga mı edelim yani?”
“Ben kavga edelim demedim ama anladığım kadarıyla sen pek bir meyillisin.”
“Of, gene başlama ya,” deyip ayağa kalktı ve yanımdan gitti.
Ne zaman konuşmaya çalışsam böyle yapıyordu; ortamı terk ediyordu. Doğru düzgün iki kelam edemiyorduk bile. Her seferinde suç bendeymiş gibi davranıyordu. Belki öyleydi, bilmiyorum. Belki ben normal biri değildim. Belki de beni o böyle yapıyordu. Hiçbir şeyden emin değilim.
Gözlerimin önünde eve girip mutfağa geçti ve Hatice’ye yardım etti. Bulaşık makinesini beraber doldurdular, sofrayı beraber topladılar. Bu sırada da gülüşerek konuşuyorlardı.
Bu adam üç sene boyunca bana bu kadar gülmedi…
“Şansıma sıçayım,” diye mırıldandım ve bir sigara daha yaktım...