Bölüm 1: Kilidi Kıran
Lâl’den…
İnsanların iki hatası vardır.
Birincisi…
Güvendiklerini sanmaları.
İkincisi ise…
Benim güvenmediğimi fark edememeleri.
Saat 02.17. Şehir uyuyordu. Ben ise insanların en büyük sırrını seviyordum. Geceyi, çünkü geceleri herkes maskesini çıkarırdı.
Suçlular…
Polisler…
Katiller…
Masumlar…
Karanlıkta hepsi aynı renkti. Bilgisayar çantamı omzuma attım, karşı apartmanın çatısından aşağı baktım.
Altı kat.
Yaklaşık on sekiz metre.
Normal bir insan için ölüm. Benim için kestirme yol, korkuluğun üzerine çıktım. Kulaklığımdan tanıdık ses geldi.
“Siber… görev tamamlandı.” Kısa bir sessizlik.
“…İyi iş.” Hiç cevap vermedim, tebrikleri sevmem. Onlar insanı yavaşlatır.
Halatı aşağı bıraktım, Eldivenlerimi sıktım. Boşluğa kendimi bıraktım. Rüzgâr saçlarımı savururken tek düşündüğüm şey…
Yarınki görevdi.
Ayaklarım asfaltı sessizce buldu. Biraz ilerledim ve ana caddeye çıktım. Sokağın sonunda yaşlı bir adam gazete bayisinin önündeki sandalyede uyuyordu. Onu tanıyordum, her gece burada uyurdu.
Ama…
Bugün ceketi farklıydı. Adımlarım durdu. Hayır, ceket değil. Sağ kolundaki kırışıklık. Silah taşıyan insanların ceketi hep aynı şekilde kırışır. Adam uyumuyordu, Beni izliyordu.Yolumu değiştirdim, üç sokak dolaştım.Bir vitrinin yansımasından arkama baktım. Geliyordu.
Gülümsedim. Amatör bir hareket.
Dar sokağa girdim, o adam da girdi. Tam arkamdan konuştu.
“Hanımefendi.” Dönmedim. Bir adım daha attım. Dediği şeyle durdum.
“Sizinle konuşabilir miyim?” İkinci hatası. Mesafeyi kapattı, bileğini tuttum, dizimi karnına geçirdim. Omzundan yere savurdum. Silahını daha çekemeden ayağımla uzağa ittim.
Toplam süre…
Dört saniye.
Adam yerde nefes almaya çalışırken ceketinin cebinden küçük siyah bir kart düştü. Kartın üzerinde hiçbir yazı yoktu, sadece tek bir sembol.
İki iç içe geçmiş çizgi. Ortasında küçük bir boşluk.
Kaşlarım çatıldı. Daha önce bunu görmüş müydüm?
Hayır, hatırlamıyordum.
Kartı cebime attım. Adamı baygın bırakıp yürümeye devam ettim. Arkamdan koşmadı. Koşamazdı çünkü o şu an uyuyordu.
Yağmur başlamıştı. Şehir, yağmur yağınca daha dürüst olurdu.
Çünkü insanlar yüzlerini gizlemek için şemsiye açardı. Ben açmazdım, yağmur iz bırakmazdı.
Evim sokağın en sonunda, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen üç katlı eski bir binanın en üst katındaydı. Eski gibiydi ama içerisi hiç öyle değildi, tamamen evin bir odası benim çalışma odamdı, içeride; bilgisayarlar vardı ve o bilgisayarların içinde ise kendi sistemim. Kimsenin ulaşamadığı. Bir oda daha vardı, silahlarım oradaydı, özel tasarladığım üst teknoloji silahlar, kurşun geçirmez zırhlar, bıçaklar falan. Anlaşılan şu ki kimse içeride neler olduğunu bilmezdi.
Bilmelerini de istemezdim.
Asansörü kullanmadım. Kameralar bana ait olsa bile alışkanlıklarım değişmezdi, merdivenleri çıktım. Üçüncü kata geldiğimde ilk hata gözüme çarptı. Kapının yanındaki sensör ışığı sönüktü.
Nefesim fark edilmeyecek kadar yavaşladı.
Hayır. Bu ışık asla sönmezdi.
Telefonumu çıkardım. Ekranda kendi yazdığım güvenlik uygulaması açıldı, parmağımı ekrana dokundurdum.
Ana sisteme bağlanılıyor…
İki saniye.
Üç saniye.
Sonra…
ERİŞİM REDDEDİLDİ.
Parmağım ekranda kaldı.
Tekrar denedim fakat aynı sonuç.
Üçüncü kez.
Yine.
ERİŞİM REDDEDİLDİ.
Kalbim hızlanmadı. Çünkü panik, düşünmeyi engeller, ama zihnim tek bir cümleyi tekrar ediyordu.
Bunu kim yaptı?
Dünyada bu sistemi yazan tek kişi bendim. Kodların yarısını bile kimse bilmiyordu.
Bırak kırmayı varlığını bile bilmiyorlardı.
Belimdeki silahı çıkardım. Emniyeti sessizce açtım, kapıya yaklaştım.
Şifre girmedim. Parmak izi okutmadım.
Kapı kendi kendine açıldı.
İlk defa kendi evime girerken yabancı gibi hissettim, çünkü şu an evimin savunma mekanizması bozulmuştu, içeride bir yabancı vardı. Korkmuyor ya da panik yapmıyordum, içimde saf bir merak vardı.
Ev sessizdi. Fazla sessiz.
Işıklar kapalıydı, içeri tek adım attım.Kapıyı arkamdan sessizce kapattım.
Kalp atışım bile duyulmuyordu.
Salonun girişine geldiğim anda, derin bir erkek sesi duyuldu.
“Bir adım daha atma.”
Refleks. Silahımı doğrultmam bir saniyeden kısa sürdü. Aynı anda karşımdaki adam da silahını bana çevirmişti.
Siyah uzun palto, yağmurdan hâlâ ıslak saçlar. Yüzünün yarısı gölgede kalıyordu.
Gözleri, garipti. Sanki beni ilk kez görmüyordu.
İkimiz de birkaç saniye konuşmadık.Sonra aynı anda,
“Sen de kimsin?” dedik. Sessizlik. Adamın kaşı hafif kalktı.
Benim de, sinir bozucuydu.
“Bu ev benim.” dedim. Sesim dümdüzdü.Adam kıpırdamadı.
“Burası benimde evim.” dedi sadece, onun yüzünde de dümdüz bir ifade vardı.
Nasıl bu evde onun olabilirdi?
Yavaşça göz ucuyla salonu taradım. Hiçbir eşya yer değiştirmemişti sadece ekstradan valizler vardı ve hiçbir kamera görünmüyordu.
Hiçbir iz yoktu. Bu profesyonel işiydi ama ben daha profesyoneldim, bir sıkıntı vardı. Beni kim biliyordu?
Tam o sırada televizyon kendi kendine açıldı, ikimiz de aynı anda başımızı çevirdik.
Ekran simsiyah kaldı. Sonra boğuk bir erkek sesi duyuldu. Ama ses değiştirici kullanılmıştı, normal bir insan duysa anlamazdı, evet yine profesyoneldi ama ben daha çok profesyoneldim.
“Sonunda tanıştınız.” Odadaki hava değişti.
Karşımda, hala elinde silah tutan adamın bakışları sertleşti.
“Siz birbirinizi tanımıyorsunuz,” Kısa bir duraksama.
“Ama ben ikinizi de çok iyi tanıyorum.” Ekran kapandı. Ev yeniden sessizliğe gömüldü. Adamla göz göze geldim.
İkimiz de aynı soruyu düşünüyorduk.
“Bu adam kimdi?”
Kim olmasını da geçtim, nasıl benim sistemime erişebiliyordu, evimdeki bütün teknolojik aletlerde sistem ve ayar girilmişti, bizzat ben yapmıştım. Anlayamıyorum, hissettiğim tek şey şu anda yetersizlik hissiydi. Daha iyisinin de iyisi olacaktım bu benim için bir zorunluluk olmuştu. Karşımdaki o yabancı adam ile tam salonun ortasında, birbirimize doğrulttuğumuz silahlarla duruyorduk. Geri adım atmaya niyetim yoktu, soru soran bakışlarım hala o adamın üzerindeydi.
Silahıyla beraber ellerini yukarı kaldırdı, teslim oluyormuşçasına.
“Peki tamam, birbirimize silah tutarak bir yere varamayız. Ne diyorsun?” dedi ve göz kırptı, haklıydı ama içimde şüpheler vardı. Silahı tutan kolumu yavaşça indirdim ama hala tetikteydim.
“Kimsin sen?” diye sordum tekrar.
“Barlas ben, sıradan bir adamım.” cidden çok açıklayıcı olmuştu. Alaylı bir ifade takındım yüzüme.
“Hangi devirde sıradan bir adam, belinde atış gücü yüksek bir silah taşır.” dedim, kaşlarını çattı.
“Anlaşılan, sen normal bir insan değilsin. Asıl sen kimsin?” bu böyle ilerleyecekse hiçbir yere varamayız gibi geliyordu.
“Lâl ben, sana satılan bu evin yıllardır sahibiyim.” dedim gözlerini ayırdı benden, düşünüyordu sanki.
“Bir gariplik var…” diye mırıldandı kendi kendine.
“Bu şehre, bu mahalleye ve bu eve geliş amacın ne senin?” koyu gözüken gözleri tekrar buldu beni.
“İş.” dedi sakin bir sesle, olay çok saçmaydı. Bir şey vardı seziyordum ama ne? Cebimdeki o soğuk, sert plastik parçası parmak uçlarıma değdiğinde zihnimde çakan şimşekle donakaldım.
Sokakta önümü kesen o acemi adamın cebinden düşen siyah kart... Üzerindeki o garip sembol.
İç içe geçmiş iki çizgi, ortasında küçük bir boşluk.
Gözlerimi Barlas’ın üzerindeyken bir milim bile kaydırmadan sol elimi yavaşça cebime attım. Kartı çıkarıp iki parmağımın arasında ona doğru döndürdüm.
“Seni buraya gönderen ‘iş’ verenlerin...” dedim, sesimdeki soğukkanlılığı korumaya çalışarak.
“Cebinde şu sembolü taşıyan adamlardan mı?”
Barlas’ın yüzündeki o rahat ifade bir saliseliğine yok oldu. Gözleri parmaklarımın arasındaki karta kaydığında kaşları çatıldı, bakışlarındaki o sıradan adam maskesi bir anda düşüverdi.
“O kart...” diye mırıldandı. Yutkundu ama belli etmemeye çalıştı.
“Sende ne arıyor?”
“Sokakta önümü kesmeye çalışan bir amatörün üzerinden 'düştü'.” dedim, bir adım öne çıkarak.
“Evimin sistemini çökerten, televizyonuma sızan o boğuk ses ve sen... Hepiniz aynı oyunun içindesiniz, değil mi?” diyerek tekrardan silahımı ona doğrulttum.
Barlas derin bir nefes aldı. Gözü kartın üzerindeki sembole kilitlendi.
“Hey, sakin ol bu kartla ya da bu sembolle işim yok benim Lâl.” dedi, adımı ilk kez söyleyerek. Sesindeki alay gitmiş, yerini karanlık bir ciddiyete bırakmıştı.
“Sembol tanıdık gelmiyor daha önce gördüm mü onu bile bilmiyorum, demekki bir yanlış anlaşılma var düzeltilmesi gereken.” dedi sakince, kafam karışmıştı.
Zihnimdeki parçalar birden oturdu. Yetersizlik hissi yerini saf, keskin bir öfkeye bıraktı. Biri benim sistemimi, benim evimi ve benim hayatımı bir satranç tahtasına çevirmişti.
Ve ben kimsenin piyonu olmazdım.