Bölüm 5

1090 Words
Yeni dünyaya olan bağlılığımın sembolünü boynuma takmıştım. Bu ip aynı doğmamış çocuğun annesine bağlayan göbek bağı gibi de düşünülebilir demişti babam. Masonik bağın kesilmesi güçlü bir birlik, kardeşlik sevgisinin gizemli bağı ile bağlanmak anlamındaydı. İlmeğin çıkarılması ile masonluğa karşı sorumluluk içinde olunurdu. Boynumdaki ilmek teslimiyet ve sadakatin sembolüydü. Her şeyin bir sembolü vardı. İnsanların merak ettiği kadar vardı ve şunu da söyleyebilirdim ki meraklı kitle dörtte birini bile bilmiyordu. Bildikleri sandıklarının da çoğu yalan yanlıştı. Tefekkür odasında gözlerim bağlanmadan önce olan nesneleri aldım elime tek tek. Kurukafa kaçınılmaz gerçek olan ölümden korkulmasının anlamsız ve yararsız olduğunu temsil ediyordu. Diğer bir yandan Mason olmadan önceki kişiliğimizin öldüğü anlamı da vardı. Kurukafa ve çapraz iki kemik Hiram efsanesine de dayanıyordu. Törene hazırlanmam için babam gönüllü olmuş ve bana iki hafta boyunca eksik kalan bilgilerimi tamamlamıştı. Çoğu şeyi Kaya’dan öğrenmiştim. Beraber öğrendiklerimiz de olmuştu. Çocukluğumuz burada geçmişti ve Kapı Nöbetçisini havalandırma boşluğundan atlatmıştık. Normal şartlarda bu kısma kimse giremeyeceği için akıllarına oralara da nöbetçi koymak gelmemişti. Bizden sonra işler değişmişti tabi. Düşünme sürem bittikten sonra ayakkabılarımı çıkartarak beni götürecek kardeşi beklemiştim. Çıplak ayak mabede girmemdeki amaç alçak gönüllüğü simgeliyordu. Kutsal topraklara giriyormuşçasına… Karanlık, terkisin her aşamasında cehaleti simgeliyordu. Bu yüzden göz bağını takmışlardı. Gözlerim törenin en sonunda açılacak ve Hakikatin Nurunu görecektim. O kadar süre karanlıkta kalan gözbebeklerim bir anda şiddetli ışık karşısında kamaşmıştı. Saflığı ve temizliği temsil eden beyaz önlüğümü üzerime bağladıktan sonra gizli tokalaşmayı öğretip, gizli bir sözcük ve işaret vermişlerdi. Gerekirse bir çırak olduğumu diğer masonlara kanıtlayabilecektim. Üstad-ı Muhterem ezberlediğim metinden sorularını sormaya başladı. Sorularda cevaplarda hep aynıydı. Babam bunu bana ezberletmeden önce de ezberlemiştik ki. Dün gibi… Gözlerim kapalıyken Koridor’un alt katında olan mabedimizde, soruları duyuyordum. O toy kız gibi… “Masonluğa ilk önce nerede hazırlandın?” “Yüreğimde.” Yalan değildi. Yüreğimde yeşermişti her şey. Diğerlerinden çok daha fazla seviyor ve inanıyordum. “Üzerine düzenin inşa edildiği büyük prensipleri say.” “Kardeşlik, sevgi, huzur ve hakikat.” Hepsi yalanmış. Her şey yalanmış. “Kutsal Loca nerede durur?” “Kutsal zemin’de ya da en yüksek Tepe’de veya en Alçak Yehoşafat Vadisi’nde ya da herhangi başka gizli bir yerde. O, tüm Kutsal mekanlar gibi doğuya ve batıya doğru konumlandırılmıştır. Bilgelik, güç ve güzellik olarak adlandırılan üç büyük sütun onu ayakta tutar.” Yarım saatten uzun sürmüştü soruları cevaplamak. Herkes tarafından en sevilen kısımdı. Bazen çıraklar soruların cevaplarını unutabiliyor ama o zaman bile kimse gülmüyordu. Egemen ve ben bu konuda en başarılılarıydık. Babalarımızdan sonra… “Hanım Efendi…” Omzuma dokunan elle gözlerimi açtım. Gittiğim dünyadan geri dönmüştüm. Buranın böyle bir özelliği vardı işte. İçerinin aurası beni de diğerlerini de etkiliyordu. “Evet?” soru dolu evetimin karşısında ezilip büzülürken kapı bir hışımla açıldı. Karşımda Egemen’i görmeyi beklerken nefes nefese can dostumu görmeyi beklemiyordum. “Naire????” Can dostum muydu? Ferit, Dünya ve Çelebi en yakın arkadaşlarımızdı. Locamızdan olmayan, çoğu zaman yalan söylemek zorunda kaldığımız en yakın arkadaşlarımız. Hiçbir şeyden haberleri yoktu. “Neredeydin sen?” Egemen’den önce Ferit’i görmem hiç iyi olmamıştı ama ortama ayak uydurmalıydım. Gülümsemeye çalışarak ayağa kalktım ve iki elimi yana açtım. “Biraz kafa dinlemem gerekiyordu Ferit.” “Kafa dinlemek mi? İki sene oldu Naire.” Koşar adımlarla geldi yanıma. “Seni çok pis döveceğim ama önce…” kollarımdan tutup beni kendisine çekti. Ellerim hala iki yandayken içimde direnen avcı hislerimi bir kenara bırakarak ben de sıkıca sarıldım. “Konuşuruz. Konuşacağız ama şimdi değil Ferit.” Bir adım kadar uzaklaştı. Yüzündeki ifadeler saniyelik değişiyordu. Şaşkınlık, şok, kızgınlık, özlem… “Dünya ve Çelebi’nin haberi var mı? Eve gittin mi?” peşi sıran gelen soruları durdurdum. “Kimsenin haberi yok. İlk Kaya’ya geldim.” İşte o an düştü Ferit’in suratı. “Ne oldu?” dedim hemen. Yüzünü ekşiterek ağzında çevirdi kelimeleri. “Onu en son gör istersen Naire.” Yanımızda dikilen adama çevirdim bakışlarımı. Bir anda hem ona hem Ferit’e gitti geldi gözlerim. “Aradın mı sen Egemen’i?” dedim. Başını salladı. “Ne dedi?” “Öyle birini tanımadığını söyledi.” Gözlerim kapanırken dudaklarım kıvrıldı. Oyun oynayacaktık demek. Demek beni unutmuştu. “Sen bakma ona. En çok acı çeken oydu Naire. Ailenden bile fazla acı çekti. En çok o bekledi.” Anladığım kadarıyla artık beklemiyordu. Durum bence öyle değildi. Beni unuttuğunu hiç sanmıyordum. İki senedir içinde biriktirdiği öfke vardı. Giderken ona söylediklerimi de eklersek… Kızgınlığımı en çok ona yönlendirmiştim. Ki hala da o öfke içimdeydi. Ama madem geri döndüm hayata tutunmam gerekiyordu. En büyük pişmanlığım sevdiğimden uzak olmakken şu süreçteki ödülümdü Egemen. Ben onsuz o da bensiz olamazdık. “Nerede şimdi? Evde midir?” Cevap gelmeyince gözlerimi açtım. “Ferit söyle Allah aşkına. Koşarak gelmesini bekliyordum. En azından hesap sormak için.” “Sen gittiğinden beri taş ocağında kalıyor. Evi orası oldu. Hepimiz çok uğraştık ama sonra oranın ona iyi geldiğini gördük ve vazgeçtik.” “Peki.” Dedim arkamı dönerek. Çantamı barın üzerinden uzanarak aldım. “Ben de yanına giderim o zaman. Diğerlerine şimdilik bir şey deme olur mu? Herkesi tek tek göreceğim.” Yanından geçecekken tuttu kolumu. Tekrar sarıldı. “Ne derse desin haklı olduğunu unutma olur mu?” ne derse desin haklı değildi ama yine de kalbimden istiyordum ki şu affetme süreci uzamasındı. “Ayrıca kimseye geldiğini söylemeyeceğim.” “Teşekkür ederim Ferit.” Koridor’un kapısından çıkar çıkmaz sanki saatlerdir nefesimi tutuyormuşum gibi derin bir nefes verdim. İlk buraya gelmek hakikatten kötü bir fikir miydi? İlk koştuğum yer Egemen mi, yoksa loca mıydı? Loca ve kocaman kardeşlik yalanları. Loca’da Çırak olduğum ve süreç ilerledikçe derecemi arttırdığım zaman boyunca her zaman yanımda görmüştüm onları. Her zaman birlik içindeydik. Dernek faaliyetlerini mükemmel bir şekilde organize edip hem ülkemize hem de dünyaya faydalı oluyorduk. Aynı zamanda dayanışmamız hiçbir toplulukta yoktu. Aradaki ince çizgiyi çok sonra fark etmiş olmam çok acıydı. “Bazen… Bazen keşke bunları hiç öğrenmeseydin diyor musun?” bu soruyu üç kere sormuştum kendime. Üçünde de düşünmüştüm. Aptal gibi yaşamak olurdu… Egemen’e de gösterecektim bunu. Bana inanmaktan başka çaresi yoktu. Yalnız kalamazdım. Aracı taş ocağına doğru bir süredir sürüyordum. Köy yolundan sonrası oldukça sessizdi. Navigasyonun bile çalışmadığı bir yoldu burası. Telefonların çok zor çektiği. Acaba salak adamın dediklerini anlayamamış mıydı Egemen? Toprak yolda ilerlerken önüme çıkan köpeklerle aracı yavaşlattım. Havlamaları ve koklamaları kesilince yavaşça tekrar hareket ettim. Az kalmıştı ve ben de peşimde bir sürüyle ocağa girmek istemiyordum. Taş ocağının önündeki minibüsleri görünce insan kalabalığını fark ettim. Acaba neden Egemen burada kalıyordu? Prefabrikten yapılma binanın önüne yanaştım. Artık düşünmeden olduğu gibi hareket etmeliydim. Tüm stresimi Koridor’da bırakmış olmalıydım. Aracın kapısını açarak toprak zemine ayak bastığımda topuklu ayakkabının pek de düzgün tercih olmadığını idrak etmiştim ama nereden bilecektim ki burada olacağını ve yanıma gelmeyeceğini.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD