1. Bölüm.

2463 Words
24 EKİM| İSTANBUL- ATAŞEHİR. 20.20 Bugün Seda Demir'in öldürüldüğü ile ilgili haberi duyduk televizyondan. Seda Demir... Gül nehrinde öldürülen, cesedi bulunduktan sonra vahşice katledilen bir kadındı. O aynı zamanda, aile tanıdığımızın kızıydı. Duygularım konusunda, içime sinmeyen bazı noktalar mevcuttu. Seda öldürülmüştü, Seda artık bu dünyadan tamamen gitmişti. Ruhumu hissedemediğim bu savaşta, Seda'ya veda edemiyordum. Çünkü Seda aynı zamanda en nefret ettiğim kişiydi; her ne kadar ailesi tarafından melek ilan edilse de. Haberleri okumak ben de birtakım duygular uyandırdı. Hislerim darmadağın bir rüzgarda yerde sürünüyordu. Haberi görmek, haberi görürken o duyguları hissetmek beni üzüyordu. Bilmediğim yıllara teslim oluyordum. Annemin elinde bulunan kumanda yere düştüğünde, otomatik olarak sol eli ağzına gitti. Hayretle ağzını kapattı. ''Seda öldü mü? Füsun ne yapacak? Duyunca mahvolacak? Allah'ım bu gerçek mi?'' Diye sordu. Füsun Teyze, Seda'nın annesiydi. ''Haberleri var mıdır?'' Diye sordum. Sesim, geçmişi kanatan birçok olgu nazarında titrek çıkmıştı. Bir nehrin ortasında, titreyen ellerimi hesap etmek istedim. Annemi gördüm. Ağlayan gözlerini gördüm ve bu beni biraz kahretti çünkü annesi tarafından sevilmeyen kızlar her zaman eksiklik yaşardı. Annem, Seda için ağlıyordu. Seda onların kızı gibiydi. Ben ise, dış kapının mandalı. Kapıya yaklaştığımda, bahçenin ortasında yere düşen kadını gören gözlerim acıyla toz bulut parçalara ayrıldı. Füsun Demir yaşadığı acıyla beraber bedenini yere atmıştı. Kocası ise, onu kolundan tutuyordu. Aynı sitede yaşadığımız için, karşılaşmamız normaldi. Hızlıca kapıya ilerlemek istedim. Füsun Teyzemi bu halde görmek, canımı acıtmıştı. ''Füsun Teyze burada.'' Kapının kolunu çevirdiğimde, bahçedeki kadına koştum. ''Füsun Teyze, lütfen...'' Sesim kesiliyordu. Füsun Demir ağlayarak toprağa dokundu. ''Kızımı öldürdüler, kızımı öldürdüler.'' Ağlama krizi bitmiyordu. Bunların bir kabus olmasını diledim. Kolundan tutup içeriye sürüklediğimizde, Ekrem Amca karısının kolundan tutmaya çalıştı. Füsun Teyze hareket etmemek için her türlü çabayı gösteriyordu. Holün ortasında bedenini tekrar yere attı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Aynı anda haberi almamıştık ama acısını hemen yansıtmıştı amansız toprak dolu dünyada. Mutfağa yürüdükten sonra, doğruca buzdolabından ilaç poşetini çıkardım. Onları bu halde görmek istemiyordum. Ekrem Amca biraz daha metanetini koruyordu, hatta hiç mutsuz gibi değildi fakat Seda'nın annesi yıkılmıştı. Genelde de ailede Füsun Teyze çok severdi kızını...Bir de Seda'ya hayran olan birisi vardı. Altan Gündüz. Duygularımın katili. Onu böyle tasvir etmememin onlarca sebebi vardı. Şiirlere sığdıramadığım derinden aşkımın katiliydi. Kalbimi alıp götürmüştü. Çocukluk arkadaşıydık biz. Çocukluğumdan beri aşıktım ona. Amerika'ya gittikten sonra döndüğünde tamamen değişmişti. Böylece, beni görememişti. Altan ile Seda nişanlıydı. Seda'nın kötü bir kadın olduğunu bilmeyenlerin arasında da Altan vardı. Nişanlısının bir fuhuş örgütüne üye olduğunu bilmiyordu. Onları uzaktan izlediğim zamanlarda, gerçekleri itiraf etmek için çırpındığım günler geliyordu aklıma fakat kıpırdayamamıştım. Altan bana inanmazdı. Ağrı kesiciyi götürmek üzere arkama döndüğümde, Altan'ın annesini gördüm. Meral Gündüz'de gelmişti. Annesi beni çok severdi, aramız oldukça iyiydi. ''Kızım.'' Dedi şefkatli bir ses tonuyla. ''Merhaba, ben de ağrı kesici hazırlıyordum.'' Tepsiyi tezgahın üzerine bıraktığımda, sulu bir adet gözle karşılaştım. ''Meral Teyze lütfen ağlama, farkındaydım yaşanan şey çok kötü ama güçlü durmak zorundayız. Başka türlü onların yanında olamayız.'' Dik tuttum omzumu. Meral teyze, yemek masasının üstünde bulunan peçeteyi burnuna götürdü. ''Elimde değil, gerçekten kendimi iyi hissetmiyorum. Seda öldü, bundan daha acısı var mı? Birisi ona kıydı, ne biçim adalet bu? Şeytanlar varken, meleklere nasıl zarar verilir, anlamıyorum.'' Melek değil diyemedim... ''Altan'ın haberi var mı?'' Diye sordum. Altan kahrolacaktı. Biricik melek nişanlısı öldürülmüştü. Muhtemelen uzun bir müddet kendine gelmezdi. Gözümün önünde tuttuğu elini bilirdim. Hiç saçlarımı okşamayan elleri, onun elini tutuyordu. Sevdiği kadın için, kendini heba ederdi Altan Gündüz. Ben ise, kaderin bana biçilmiş yazgısıyla bir başıma kalırdım çoğu ıssız gecelerde. ''Haber verdim, en son Malta adasındaydı.'' Elini dizinin üzerine bıraktı, kederli gözleriyle beni takip etmeye devam ederken. ''Anlıyorum.'' İç çekti. ''Altan, onu çok seviyordu.'' Biliyordum, biliyordum, kahretsin ki biliyordum...Seda'yı seviyordu, aşkını hak etmeyen bir kadını seviyordu. Yirmi beş yıldır görmediği kadını sevmek yerine, dünkü kızı seviyordu. Bir fuhuş örgütüne mensup kadına aşıktı. Onu çaresizce bekleyen kıza zerre his beslemiyordu. Hepsini biliyordum. Bilirsiniz, bilmek bazen acı vericiydi. ''Evleneceklerdi...'' Acıyla çevrildi zehirli dilim. ''Kendimi asla iyi hissetmiyorum.'' Dedi. Altan Gündüz Beyin Cerrahıydı. Uzun zamanlar uğraşmış, mesleğini almıştı. Şimdi, yıkıntılar yüzünden mesleğini de bırakma gibi bir durumu vardı. Çoğu zaman, pes ederdi. Bazen başını alır giderdi. Yine aynı şeylerin yaşanmasından korkuyordum. ''Meral Teyze, lütfen böyle yapma.'' Elinin üzerine elimi bıraktığımda, teselli cümleleri sıralamak için çaba gösteremedim. ''Onun beynini almışlar, Şehrazat? Seda'nın kafatasını çıkarmışlar. Kim böyle cani bir ölümü hak eder?'' Diye sordu. ''Umarım, yapan kişi bir an önce bulunur.'' Sessizce cama yaklaştım. Kollarımı birbirine sardım. İlaçları götürmeyi de unutmuştum. Sadece derin düşüncelere daldım. Ruhumu kemiren düşünceler eşliğinde, zamanın meydan okunmasında yaşanan olayları düşünmeye çalıştım. Biri vardı, beni sevmiyordu. Biri vardı, sevdiğini kaybetmişti. Biri vardı, balkonda onu izlerdi saatlerce. Peki, şimdi ben ne yapacaktım? Bu hikâyenin neresinde olacaktım? Çocukluk arkadaşına aşık olarak mı? Yoksa onu teselli edecek herhangi bir kadın olarak mı bir yer edinecektim? Ya güçsüz kaldığımda sığındığım ev başıma yıkılırsa? İşte o zaman, kabus diye nitelendirdiğim platonik aşk rüzgarım; derin bir acıyla beni uçuruma sürükledi. && 40. Gün İstanbul |Ataşehir ''Yalanla yıkanan dudakların kirliliğine gülümseme'' Ölümle ilgili birkaç makale okumuştum zamanında. Bunu her zihnime kazıdığımda aslında olduğum durumdan başka bir duruma geçiş yapmak istediğimi fark etmiştim. Saçlarımı kazımak, rujumu daha koyu ve sert sürebilirdim. Acılarımı, yaşamımı öylece unutmak için çabalardım çoğu zaman. Bugün rujumu sürememiştim. Ölünün arkasından tamamlanan kırk günden sonra istediğim maskeye bürünememiştim. Saçlarımı topladım, gözlerime kalem çektim. Hatta en sevdiğim botumu bile giymiştim. Sadece görünmek istemiyordum. Küçüklüğümden beri en çok korktuğum şey ölümdü. Birinin bedenini soğuk toprağa koymak ve ardından taziye mesajlarını kabul etmek...Bunlar ne de korkunç şeylerdi? Düşünsenize biri ölüyor ve bir daha asla görme umudunuz yok. O bu dünyadan artık intikal etti. Sadece hatıraları, ruhunu evde görebilirsiniz. Benim için ölümün tanımı çaresizlikti. Öyle bir basit denklemden oluşmazdı. Pencereyi açtım. Yüzümü gökyüzüne döndürdüm. Sakladığım tüm yansımaları tekrar tekrar yaşamak istemiştim. Basit şeyler için üzülmezdim ama bugün içimdeki korkuyu sonuna kadar hissetmiştim. Artık üzülmek değil bu hayatın getirdiği olanaklarla mutlu olmayı istiyordum. Normal insanlar gibi hayata karışmalıydım. Elimde duran çerçeveye baktım. Altan ve Seda'nın Amerika dönüşünde çekildiği bir fotoğraftı. Uzaktan mutlu bir çiftin ışığı bütün odayı doldurabilirdi ama şimdi düşündüğüm şey beynimi yakmaya başlamıştı. Bir fotoğraf nasıl bu kadar acımasız duruyordu? Çünkü biliyordum. Ölüm haberini aldığım ilk günden beri görmeyi değil, bilmeyi seçmiştim. Onun öncesinde aslında bildiğim şeylerin ağırlığıyla ezilmiştim. Görmek, hayatımda olması gerekenden daha çok öteydi. Bir şeyi öğrenmek için duymama gerek yoktu. Sadece biliyordum...Hiç kimsenin bilmediği şeyleri biliyordum. Bu fotoğraf sadece canımı yaktı. Ruhumdaki ağırlıkta banyoya yürüdüm. Küvetin içini suyla doldurdum. En sevdiğim lavanta duş jelini suya döktüm. Banyo topunu içine attım. Bütün suyu, vücudum doldurmuştu. Girmeden önce telefonuma da alarm koymayı unutmamıştım. Yalnızca uyumak istiyordum. Aralık ayının başındayken, soğuk bir su vücuduma buz etkisi yaratabilirdi. İşim bitince banyodan çıktım. Üstüme rahat bir şeyler giyindim. Aşağıdan sesler geliyordu. Salonda insanlar oturmuş konuşuyordu. Füsun Demir oradaydı. Sanki bir gecede tüm saçları beyazlamıştı. Oysa kızı öldürüleli sadece kırk gün olmuştu. O yüzündeki dik duruştan tek bir eser kalmamıştı. Islak saçlarımı kulağıma sıkıştırdım. Annem, Altan ve Meral teyze bir köşede oturmuştu. Sahi Altan ne yapıyordu? Cenazede kötü görünüyordu. Sevdiği kadını kaybetmişti. Hangi adam üzülmezdi ki? Bir an ona sarılmamak için zor tutuyordum kendimi. Sarılıp ve ben buradayım demek istiyordum ama biliyordum ki bu imkansızdı. Giydiği siyah takım elbisesi ve uzayan sakallarıyla muhteşem duruyordu. Yanlarına yaklaştım. Herkes bana bakmıştı. Biri hariç. Füsun Demir kafasını bir kez bile kaldırmadı. Kötü görünüyordu. Katil bulunmadığı için hâlâ huzursuzlardı. Lanet olası olay arama yerinde bir tane bile iz çıkmamıştı. Otopsi olayı da yalan olmuştu. Altan'a bakmadan annemin yanına oturdum. İnsanlar acı çekerken duş almıştım. Biraz üzülmüştüm. Keşke almasaydım dedim içimden. Füsun Teyze, ''Hala bir iz yok mu? Benim kızım toprak oldu.'' Dedi. Babam, Emniyet Müdürüydü. Bu yüzden çalışmalar daha seri bir şekilde yapılmıştı. Buna rağmen tek bir iz yoktu. Her bir bekleyiş çaresizliği kendiyle beraber getiriyordu. Saçlarımı arkaya doğru attım. Nefret ediyordum saçlarımdan. Genelde yüzüme gelirdi. Bu da gözlerimi rahatsız ediyordu. Bacaklarımı uzatmadan telefonumu elime aldım. Aralık 3 Kırkıncı gündü. Sanki kırk değil de iki gün geçmiş gibiydi. Herkesin yaşadığı acı ilk günkü misali tazeydi. Bir bıçak verilmişti. Masaya saplanan bıçak, bütün ailenin kalbine oturmuştu. O gece yalnızca Seda değil, Demir ailesi de öldürülmüştü. Annem, ''Mehmet araştırıyorum dedi. Herhangi bir şey ortaya çıkınca olaya müdahalede bulunacak emin olabilirsin. Sadece bekleyelim'' Dedi. Füsun Demir ağlamaya devam etti. Siyah bluzunun kollarını katladı. Masada duran gümüş desenli bardaktan bir yudum aldı. Bardağı tekrar eski yerine bıraktı. Ardından ellerini kendisine dokundurmadan koltuğun kenarından tutundu. Ayağa kalkar kalkmaz tutulan belini düzeltti. Kışlık kıyafeti kırış kırış olmuştu. Gözleriyle bulutlu gökyüzüne baktı. Ben ise her bir mimiğini izliyordum. Beynime yerleştirmiştim. ''Beklemek istemiyorum. Hangi cani benim kızımın beynini çıkarır ya? Kafatasını koparmışlar. Delirmek üzereyim. Benim kızımın beynini çalmış. Bu resmen cinayetten öte ruh hastası bir insanın yapacağı durum.'' Bir kez daha duydum oysa o duymak istemiyordum. Duydukça kanım çekilmişti. Yavaşça Altan'a baktım. Sol elinde duran bardağı sıkıyordu. Altan solaktı. Hatta cerrah olduğu zamanlar çok zorlanmıştı. Sevdiği kadını tek parça bulamamıştı. Ona çok üzülüyordum. Bardağı tutan ellerini tutmak istiyordum. Keşke haykırabilseydim duygularımı ama biliyordum ki Altan Seda'yı sevecekti. O her zaman aşıktı. Sevdiği kadına olan sevdasının farkındaydım. Altan, Altan'dı işte. Kazanılması zor olan fakat kazanılınca da bırakılmak istenmeyen bir adamdı. Onun tarafından sevilmeyi çok severdim. Birlikte büyümüştük. İlk pamuk şekerimi ilk ağladığım omuz, ilk birlikte kahve içtiğim adamdı o. Saçlarına rahatça dokunamamıştım ama zamanında bir tutamını gizlice saklamıştım. Kimse bilmiyordu. Hiç kimse gözümde yanan ateşi bilmiyordu. Aşıktım, seviyordum fakat tek taraflıydı. Sertçe yutkundum. Gözlerim acıyordu acıdan. Beni bugün güneş bile teselli edemezdi. ''Bunu her kim yaptıysa mantıklı bir açıklaması olamaz.'' Annem iç çekti. ''Seda, kötü insanlarla işi ne olsun ki? O asla böyle biri değil. Biliyorum ben kızımı.'' Altan'a döndü bakışları. ''Değil mi Altan? Sen de tanıyorsun sevdiğin kadını'' Füsun Teyze'nin sesinden çaresizlik akıyordu. Altan tereddüt etmeden; ''Seda bana ihanet etmedi biliyorum. Ona olan güvenim sonsuz. Muhtemelen başka bir şey var işin içinde.'' İçimde bir yerlerde canım yanmıştı. Nasıl da koruyordu? Altan gerçekten böyle seviyordu. Korumacı, aşık ve yenilmez. ''Benim kızım sana aşıktı. Ah bundan sonra ne yapacağız biz? Mahvolduk farkında mısınız? Benim canımdan bir parça gitti, sen sevdiğin kadını kaybettin...'' Burnunu sildi pembe peçeteyle. ''Füsun onu hep yaşatacağız. Seda bedenen ayrıldı aramızdan ama ruhu burada.'' Meral Teyze dolu dolu gözleriyle konuşmuştu. Yalnızca Altan'a dikmiştim gözlerimi. Bir kez bile bakmamıştı bana. Hâlâ elinde tuttuğu bardağıyla gözlerini masaya odaklamış bir şeyler düşünüyordu. Ağzından tek bir kelime çıkmamıştı. Herhangi bir sorgulayıcı cümlesi bile yoktu. Seda'ya aşıktı ve ben gözünde gördüğüm acıyı bütün damarlarımda hissettim. Uçurumdan atlasam bu kadar yıkılmazdı. Altan Gündüz bir kadının ölümüyle yıkılmıştı. Annem, ''Meral haklı. Sakin olacağız hem daha bir buçuk ay olmadı. Bu katil her kimse arkasında muhakkak bir iz bırakmıştı. Kusursuz cinayet yoktur biliyorsun'' ''Benim kızımın kafatasını koparmışlar...'' Ağlamaya devam etti. ''Bunu her kim yaptıysa bulun onu lütfen.'' Annem, ''Seda seni görüyordur. Böyle ağlamanı istemezdi. Sakin olup ayağa kalkacaksın.'' ''Ben nasıl tutunacağım'' Daha fazla dayanamadan mutfağa gittim. Ölümden nefret ederdim. Özellikle yakınımdan biri ölmüşse üzüntüsünü dışarıya vururdum ister istemez ve bunun böyle olmasını istemiyordum. Herkes yıkılmışken öyle davranmamalıydım. Kahve koydum. Şu an en ihtiyaç duyduğum şey basit bir kahveydi. Arkamdaki adım seslerini duyunca, kokusuyla tanıdığım adama dönmeden onun için de makineye kahve attım. Altan, Seda ile sevgili olmadan önce hafta sonu beraber terasta kahve içerdik. Bu alışkanlık haline gelmişti. Seda girdi hayatına ve en yakın arkadaşımı kaybetmiştim. Su içiyordu. Bardakları tezgahın üzerine bırakışından anladım. Ceketini üstünden çıkardı, pencereden dışarıya baktı. İç çekerek görüntüyü izledim. Kırk gündür tek bir kelime konuşmamıştık. Genelde de çok konuşmazdık. Yalnızca bugün derdini dinlemek istiyordum. Acısına ortak olmalıydım. Makinenin bitiş sesi gelince kahveleri doldurdum. Tek tek fincanları yemek masasının üzerine yerleştirdim. Akabinde Altan'da yüzünü döndürmüştü bana. Sandalyede duran ceketini üstüne geçirdi. ''Kahve yaptım? Lütfen iç, yorgunluğunu alır'' Dediğimde beni dinlemediğini fark ettim. Öyle bir baktı ki çok şaşırmıştım. Altan yüzünü buruşturmuştu ama bu bakış öncekiler gibi değildi. Sanki nefret ediyor gibiydi. Bir şey demeden kapının kulpunu tuttu ve üstüne sertçe kapattı kapıyı. Çıkışını izledim. Kahveyi içmeden küvetin içine bırakıp salona doğru yürüdüm. Altan pencereye bir elini yaslamış manzarayı izliyordu. Bu bahçeyi annem kendi eliyle hazırlamıştı. Çok eskiden Altan ile en çok takıldığım yerlerden biriydi. Ona değer verdiğim zamanları düşündüm tekrardan. Eskiden nasıl da normaldi her şey. Sanki gizli bir güç bütün her şeyi bozmuş gibiydi. Koltuğa oturdum. Ondan tarafa bakan gözlerimi tekrar diğer insanlara çektim. Altan yerinden bir milim bile kıpırdamamıştı. Camda bulunan yansımadan beni gördüğünü fark etmişti. Dalgın mıydı? Oysa teselli edebilirdim. Neden yardımıma ihtiyaç duymuyordu? Daha fazla dayanamadım odama doğru gittim. Beş on dakika içinde kapım çalınmıştı. ''Müsait misin?'' Gelen kişi Doğan'dı. Çok eskiden üçümüz birlikte takılırdık. O üçlü tayfadan birisi de Doğan'dı. Kapıyı açmasını izledim ve kafamı salladım. Şu an bir arkadaşın omzuna ihtiyacı vardım. Sanki teselliyi onda bulabilirdim ''Geçsene içeriye'' Dedim. Doğan ile Altan aynı yaştaydı ama daha küçük duruyordu. Sarı saçları ve yeşil gözleriyle çoğu kızı etkileyecek gücü vardı. ''Belgin teyze odada olduğunu söyledi. Açıkçası merak ettim seni. İyisin değil mi? Gerçi soru mu bu? Seda ile en çok yakın olan sendin...'' Yakın mıydık? Hiç sanmıyordum. Omzumu dikleştirdim ve arkamda bulunan yastığı yere bıraktım. Ayağa kalkar kalkmaz önce şortumu düzeltmiştim. ''İyiyim sanırım yani bilmiyorum...Göğsümde bir ağrı var geçmiyor kaç gündür.'' Arkadaşıma sımsıkı sarıldım. ''Lütfen güçlü olmaya çalış. Katil hala bulunamadı değil mi?'' Dilimi ısırdım. ''Hayır ne yazık ki tek bir iz yok. O kadar titiz ki arkasında hiç bir şey bırakmamış. Oysa evi incelediklerinde bayağı dağınık görüyormuş. Füsun teyze de gidemedi eve. Herkes mahvoldu.'' Doğan yatağa oturdu. Rahat ve spor tarzı şeyler giyinmişti. Gerçi onun her zamanki haliydi. Sırtını duvara dayadı. ''Altan'ı gördüm, kötü görünüyordu.'' Altan ismi geçince kalbimin yükselen sesine kulak vermemeye çalıştım. Sahi Altan yaşıyor muydu? Hangi adam yaşayabilirdi bu acıdan sonra? ''Kahve vermeye çalıştım bir şey demedi. Çok tuhaf baktı bana.'' Doğan omzumdan tutarak; ''Acısı taze. Eminim şu an ki davranışlarını kendisi de kestiremiyordur'' Doğan ve Altan aynı hastanede çalışıyordu. İkisi de Beyin cerrahıydı. Özellikle Altan ailedeki herkese feyz olmuştu. Bir ara ben bile doktorluğu düşünmüştüm. Tabii sınava puanım yetememişti o dönem. ''Bilmiyorum sadece artık böyle uzak durmasını istemiyorum. Biz arkadaşız ve birbirimizden başka kimsemiz yok.'' Fısıltıdan hallice olan sesimle kısık kısık konuştum. Son zamanlarda boğazımda bir kuruluk hissediyordum. Spora giderdim düzenli artık o da imkansız hale gelmişti. ''Sana karşı biraz daha kibar olması gerekiyor fakat lütfen böyle şeyler için üzme kendini. Şehrazat, hayat devam ediyor. Herkes bir şekilde akışa kapılıp gitmek zorunda. Onun da anlaması lazım.'' Samimi bir şekilde konuşmuştu. Ona karşı hislerim vardı. İlk anladığım an Doğan'a söylemiştim ve kesinlikle Altan'a söylememesi gerektiği konusunda ikazda bulunmuştum. Hislerimi söyleyeceğim akşam, Seda'yla el ele görmüştüm onları. O arada artık her şey durmuştu. Bir daha yeltenmedim. Sadece uzaktan izledim. Hiçbir zamanda ilişkileri konusunda kötü de düşünmemiştim. Benim için önemli olan Altan'ın mutlu olmasaydı. ''Sanırım haklısın. Düzelir değil mi? Tekrar bir arada oluruz?'' Doğan, kafasını salladığı sırada gülümsedi. Tekrar ayağa kalktım. Telefonumu elime alıp sabahtan beri susmayan bildirim panelini okudum. Herkes başsağlığında bulunuyordu. Genelde böyle geçiyordu tüm günler. Yanına oturdum, arkadaşımın omzuna kafamı yasladım. ''Uyu biraz'' ''Uykum yok ki'' Dedim. Telefonumun ışığı yanıp söndü. Elime almıştım akabinde. Titreyen parmaklarımı umursamadan okudum. 18.34: 05****** Sıra sen de. Son günlerini iyi geçir. B-3-B
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD