İLKYAZ
Kahvaltımı bitirir bitirmez apar topar banyoya kaçtım. Kapıyı kapattığım anda sırtımı duvara yasladım, nefesimi tuttum. Sütyenimin içine sakladığım kutuyu çıkardım. Parmaklarım titriyordu.
İlacı avucuma aldım. Su aramadım bile.
Boğazımdan aşağı ittim. Kuru kuru… sanki bir hap değil de, bir taş yutuyordum. Yutkunurken gözlerim doldu; korkudan mı, tiksintiden mi, bilmiyorum.
Sadece midem kasıldı. İçimde bir yer, “bunu yapmaya mecbur bırakılmamalıydın” diye bağırıyordu.
Kutunun içindeki reçeteyi ellerimle buruşturdum. Çöp kutusunun kapağını açtım, en dibine attım. Üzerini peçetelerle kapattım. Yetmedi… birkaç peçeteyi daha üstüne bastırdım.
Sanki izleri ne kadar derine gömersem, yakalanma ihtimali o kadar azalacaktı.
Kalbim deli gibi atıyordu.
Lavabodan çıktım. Aynaya bakmadım. Kendime bakarsam yüzümdeki suçluluğu görecektim. Hiçbir şey olmamış gibi davranmam gerekiyordu. Bu evde hayatta kalmanın yolu buydu: rol yapmak.
Mutfağa geçtim. Bir bardak su aldım, yavaşça içtim. Boğazımdaki yanmayı bastırmaya çalışırken bile içim titriyordu.
Salona geri döndüğümde Boran hâlâ kahvaltı masasında oturuyordu. Sanki zaman onun için akmıyordu. Sanki dünya, onun oturduğu yerde duruyordu.
Benimse kalbim göğsüme vurup duruyordu. Avuçlarım terlemişti. Bacaklarım bir anlığına boşaldı gibi oldu. “Yakalanacağım” korkusu içime bir kurt gibi girmiş, kemiriyordu.
Ama… Yakalanmamıştım. Amacıma ulaşmıştım.
Asistanı hâlâ ayakta, dimdik duruyordu. Beni görünce yüzünde o profesyonel, buz gibi ifade yerini hiç bozmadı.
“İlkyaz Hanım,” dedi sanki bir randevu hatırlatır gibi. “Hemen vücut ölçünüzü alalım. Beden analizini de yapalım. İşler sonraya kalmasın.”
Beden analizi…
Dilim damağıma yapıştı. Bir an başım döndü. Çünkü bu cümlede “sen” yoktu. “Rızan” yoktu. “İster misin” yoktu. Sadece plan vardı.
Bakışlarım Boran’a kaydı.
“Okul?” diye mırıldandım. Sanki kelimeyi yüksek sesle söylersem gerçekliğini koruyacakmışım gibi.
Boran ağır ağır ayağa kalktı. Kolundaki saate baktı. Önce asistanına… sonra bana döndü.
Yüzünde en küçük bir duygu kırıntısı bile yoktu.
“Evden hiçbir yere ayrılmıyorsun.” dedi. Sesi sakindi. Ama o sakinlik, tehdidin en çıplak hâliydi.“Ayrılsan bile kapıdaki adamlarımı biliyorsun.” Bir adım bile yaklaşmadı, yine de o kelimeler üzerime yürüdü.
Boğazım düğümlendi. Gözlerimi kırpamadım bile. Sonra bakışlarını asistanına çevirdi. Sanki ben orada değilmişim gibi konuştu.
“Başla.” dedi. “Bugün her şey tamamlanacak.”
Asistan, çantasından ince bir mezura çıkardı. Mezurayı eline alınca sanki bir insanın bedenine değil de bir kumaşa dokunacakmış gibi rahattı. Gözlerinde tek bir tereddüt yoktu.
“Başlayalım.” dedi kısa ve keskin.
Ben olduğum yerde kaldım. Sanki ayaklarım yere mıhlanmıştı. Midemin içinde dolaşan o iğrenç his büyüdü. Ölçü mü alacaktı gerçekten? Burada, bu evde, bu masanın dibinde?
Boran arkamdaydı. Varlığını hissetmem yetiyordu. Bakıp bakmadığını bilmiyordum… ama izlenmek, bakılmaktan bile ağır geliyordu.
Asistan bana yaklaştı. “Lütfen kollarınızı kaldırın.” dedi.
İtiraz etmek istedim. “Hayır.” demek istedim. Bir kere olsun “hayır” demek… Ama sesim çıkmadı.
Kollarımı kaldırdım.
Mezura belime dolandı. İnce bir yılan gibi… Soğuk, kaygan ve utanmaz. Parmaklarının ucu tenime değmedi bile, ama yine de ürperdim. Çünkü bu temas, temas değildi. Bu… sahiplenmenin ölçüsüydü.
“Bel…” dedi asistan, gözleri sabit. Mezuraya baktı. “Altmış iki.”
Ses tonu öyle sıradandı ki, sanki ekmek alıyordu.
Tablete not aldı. Tık. Tık.
Sonra mezurayı aşağı indirdi. Kalçamın hizasına geldiğinde kalbim boğazıma tırmandı. İçimde bir yer “dur” diye bağırdı ama bedenim yine susmayı seçti.
“Kalça…” dedi. Bir saniye durdu. “Doksan üç.”
Ben yutkundum. Boğazımdan iğne geçiyor gibiydi. Utanç değil sadece… öfke de vardı. İçimi yakan bir öfke. Ama o öfkeyi dışarı çıkarırsam paramparça olacağımı biliyordum.
Asistan mezurayı biraz daha aşağı kaydırdı. “Bacak.” dedi. “Uyluk çevresi…”
Boran’ın sesi arkadan geldi. Düşük. Soğuk. Emir gibi. “Dikkatli ol.”
Bir an nefesim kesildi. Asistan başını bile kaldırmadan cevap verdi: “Elbette, Boran Bey.”
Sanki ben orada yoktum. Sanki ben bir insan değilim… bir eşya değilim… Sanki ben bir veri setiydim.
Asistan ölçüleri alırken ben gözlerimi bir noktaya kilitledim. Duvara… masanın kenarına… fark etmez. Kendimi dağıtmak zorundaydım. Yoksa ağlayacaktım. Ağlarsam zayıf görünecektim. Zayıf görünürsem… daha çok üstüme geleceklerdi.
“Göğüs.” dedi.
Kelime ağzından çıktığı an beynim zonkladı. İçimden küfür kıyamet koptu. Ama dudaklarım yine açılmadı.
Mezura göğsümün üzerinden geçtiği anda yüzüm yandı. Utançtan değil… Sinirimden. Çünkü bu “ölçmek” değildi. Bu, “kontrol etmek”ti.
Asistan tablete baktı. “Genel form iyi.” dedi. “Ama yağ oranı—”
“Kes.” dedi Boran.
Asistan bir an durdu. İlk kez gözlerini kaldırdı. Boran’a baktı. Sonra hemen toparlandı.
“Tabii.” dedi. “Beslenme programıyla ideal görünüm yakalanır.”
İdeal görünüm… İdeal kime göre?
Benim idealim, annemin yanında özgürce nefes almaktı. Benim idealim, okula gitmekti. Benim idealim, sabah uyandığımda korkuyla değil… huzurla gözümü açmaktı.
Ama burada “ideal” kelimesi bile bana ait değildi.
Asistan mezurayı toparladı, çantasına koydu. Sanki benden bir parça daha alıp götürmüş gibi hissettim. Sonra tableti kaldırıp son cümleyi söyledi: “Bugün öğleden sonra kuaför randevusu. Akşam da kıyafet prova.”
Boran’ın sesi yine geldi.“Geciktirme.”
Asistan başını salladı. “Geciktirmem.”
Ben ise orada, çıplak ayaklarımın üstünde… Bir anlığına kendimi gerçekten “küçücük” hissettim.
Nefesim kesilirken birkaç adım geriledim.
“Güzel…” dedi Boran, sanki az önce yaşananlar hiçbir şeymiş gibi. “Ben şimdi çıkıyorum. Şirkette birkaç işim var.” Sesine o sakinlik yerleşmişti yine. Sinir bozucu bir sakinlik… insanı delirtir.
Sonra bana baktı, kelimeleri çiviler gibi çaktı: “Evde uslu uslu oturmaya devam et.”
Bir an gözleri asistanına kaydı. “Sende benimlesin. Yürü.”
Asistan başını salladı, tek bir soru sormadan peşine takıldı. İkisi de salondan çıkıp giderken sanki ev biraz daha sessizleşti. Kapı kapandı… Ama bende bir şey açılmadı. Hatta tam tersine: içimdeki boşluk daha da büyüdü.
Ben ise koşar gibi kahvaltı masasına geri oturdum. “Ölçüymüş…” diye ağzımın içinde öfkeyle homurdandım. “Şişko olayım da gör sen!”
Dişlerimi sıktım. Çenemden çıtırdayan gerginliği hissettim. “Ölçü tablosuyum sanki…” diye mırıldandım, dişlerimi gıcırdatarak.
Sinirle yemek yemeye başladım. Açlıktan değil… inattan. Sanki yedikçe, onların beni şekillendirme hevesine orta parmak çekiyordum. Portakal suyundan büyük bir yudum aldım. Sonra poğaçayı elime aldım, üstüne reçel sürdüm.
Bir tane… Bir tane daha… Bir yandan çiğniyorum, bir yandan içimden sövüyorum.
Tamamen doyduğumu hissettiğimde sırtımı sandalyeye yasladım. Karnım şişmişti ama içimdeki sıkışmışlık hâlâ duruyordu. O sıkıntı, yemeyle geçmiyordu.
O sırada yanı başımda bir hizmetçi belirdi. “Afiyet olsun, İlkyaz Hanım.” dedi nazik bir sesle. “İstediğiniz bir şey var mı?”
Başımı hafifçe sağa sola salladım. “Hayır, yok… Teşekkür ederim.” dedim.
Ayağa kalktım. Salonun ortasında bir ileri bir geri yürümeye başladım. Dudaklarımı ısırıyordum. Sinirimdi bu. Beklemek zorunda olmanın, hiçbir şeye karar verememenin, kendi hayatını izlemek zorunda kalmanın siniri.
Boran bu sabah annemle görüşebileceğimi söylemişti. Söylemişti ama şimdi ortalarda yoktu. Şirketteki işi ne kadar sürerdi bilmiyordum. Saatler mi? Gün mü? Kafasına göre mi?
Annemle konuşmak istiyordum. Bir an önce. Sesini duymak… “buradayım” demek… belki de ağlamak. Ama beklemek zorundaydım ve bu bekleyiş insanın içine işleyen türdendi.
Sonunda yavaşça merdivenlere yöneldim.
Bu merdivenler… bu evdeki her şey gibi sinir bozucuydu. Adım attıkça sanki yalnızca yukarı çıkmıyor, aynı zamanda bütün sinirimi de omuzlarımda taşıyordum.
“Hah…” dedim içimden. “Yediğimi hemen eritiyorum resmen.”
Gülmem mi gerekiyordu, ağlamam mı… Karar veremedim.
“Bu şekilde şişko olamam.” diye homurdandım. “Kürdan olmaya devam edeceğim.”
Nefes nefese odaya girdim. Bir an kapının eşiğinde durup etrafa baktım. Her şey yerli yerindeydi. Fazla düzenliydi. Fazla temizdi. Ve bana ait değildi.
Yorgun bir halde odanın içinde birkaç adım atıp can sıkıntısıyla dudaklarımı ısırdım. Sonra koltuğa doğru ilerledim, kendimi üstüne bıraktım. Bugün fazlasıyla erken kalkmıştık… göz kapaklarım ağırdı.
Saat daha yeni ona geliyordu. Üzerime pikeyi çektim. Sanki incecik bir kumaş bile beni dünyadan saklayabilirmiş gibi.
Uykulu bakışlarım pencereye kaydı. Dışarıdaki ışık huzurlu görünüyordu… Ama benim içimde huzurdan eser yoktu.
Sadece beklemek vardı. Ve beklemek… bu evde en zor şeydi.
***
Gözlerimi araladığım anda kapının sertçe çarpma sesiyle irkildim. Bir an kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Hızla doğrulurken Boran’ı gördüm. Odaya gergin bir fırtına gibi girmişti.
Bakışlarım saate kaydı. İki saat bile uyumuştum ama… bana yetmişti, hatta artardı bile. Çünkü bu evde uyku bile yarım kalıyordu. İnsan tam dalacakken korku omzuna dokunuyordu.
Boran sert adımlarla odanın içine yürüdü. Üzerindeki ceketi sinirle çıkardı. Omuzlarından sıyırıp bir kenara attı. Bakışları benim üzerimde değildi. Hatta… sanki ben yoktum. Sanki bu odada sadece o ve öfkesi vardı.
“Yarın okuluna devam ediyorsun.” dedi.
Cümle, bir emir gibi değil… bir hüküm gibi düştü. Dudaklarım aralandı. Dizlerimin üstünde yükseldim. “G-Gerçekten mi?” dedim. Sesim şaşkınlıktan incelmişti.
Başı yavaşça bana döndü. “Seni ben bırakıp ben alacağım.” dedi, kravatını gevşetirken. “Güven vermiyorsun.”
Sonra ceketin iç cebinden küçük bir kutu çıkardı. Kutuyu açtı. İçindeki yüzük, ışığı yakalayan bir metal parçası gibi parladı. Ama bana hiçbir şey ifade etmiyordu. Sadece… zincirin başka bir halkasıydı.
Boran yanıma geldi. Bileğimi sertçe kavradı. Canım acıdı, ama ses etmedim.
Yüzüğü parmağıma taktı. Parmaklarım istemsizce titredi. Gözlerimiz bir an kesişti. Mavi harelerinin içindeki o karanlık… tüylerimi ürpertti.
“Bu yüzüğü bir gün olsun evde unuttuğunu görürsem…” dedi, sesi kısık ama zehir gibi. “seni yakarım.”
Nefesimi tuttum. Bu evde “yakmak” kelimesi mecaz gibi durmuyordu.
Ardından cebinden telefonunu çıkarıp bana uzattı. “Beş dakika.” dedi. “Hoparlöre alıyorsun.”
Kolundaki saate baktı. Dakika tuttu. Sanki ben insan değilim… denetlenmesi gereken bir süreydim.
Zaman kaybetmemek için telefonu aldım. Numarayı tuşladım. Hoparlöre aldım. Dudaklarımı kemirerek bekledim.
Telefon uzun uzun çaldı. Sonunda açıldı. Ve annemin sesi…
“Alo?”
O tek kelimeyle göğsüme bir ağırlık oturdu. Boğazım düğümlendi, nefesim daraldı.
“A-Anne?” dedim. Sesim fısıltı gibi çıktı. Gözlerim şimdiden yanmaya başlamıştı. Burnumun direği sızladı.
Sesini duymak yetmiyordu. Sarılmam gerekiyordu. Öpmem gerekiyordu. Koklamam gerekiyordu.
“Kızım!” dedi annem, sesi titreyerek. “İlkyaz! İyi misin kızım? Ne olur bir şey söyle!” Nefesi kesik kesikti. Panikle konuşuyordu.
“O adam sana zarar verdi mi? Kızım bak… Ben denedim… Polise gitmeyi denedim ama beni izliyorlar. Yapamıyorum! Elim kolum bağlı birtanem!”
Annemin sesi, bir annenin yaşayabileceği en ağır çaresizlikti. Gözümden yaşlar usulca aktı. Hemen sildim. Boran’ın yanında ağlayamazdım.
Onu ikna etmeliydim. Aklı bende kalmasın istiyordum. Çünkü annemin korkusu büyürse… yanıp kül olacaktı.
“Anne…” dedim. Sesim boğuk çıkmıştı. “Ben iyiyim. Merak etme. Bir sorun yok. Polise gitme.” Yutkundum. İçimdeki acıyı gömmeye çalıştım. “Burada… iyiyim.”
“İlkyaz!” diye nefes nefese yükseldi. “Kızım sana bir şey yaptı mı? Söylesene!”
“Hayır…” dedim hızlıca. “Hayır anne. Bana zarar vermedi.” Dişlerimi sıktım. “Ben iyiyim, merak etme.” Sonra içimdeki korkuyu bastırıp sordum: “Asıl sen… sen iyi misin anne?”
Annemin ağladığını duydum. O sesi duyduğum an, dudaklarımı birbirine bastırdım. Ağzımdan bir hıçkırık çıkmasın diye.
“Seni özlüyorum kızım…” dedi. “Seni özlüyorum ve sen olmadan yaşayamıyorum… Bu beni mahvediyor!”
Telefon elimde ağırlaştı. Ekrana baktım. Süre bitiyordu.
“İyi ol anne.” dedim, sesime güç vermeye çalışarak. “Beni düşünme. Ben… Gerçekten iyiyim. Üzülme.” Boğazım yandı. “En kısa zamanda görüşeceğiz seninle.”
Tam o an süre doldu.
Boran telefonu elimden hızla çekip aldı. Sesim boğazımda kaldı. Annemin “kızım” deyişi havada asılı kaldı. Boran, telefonun ekranına bakıp kapatmadan önce bana döndü. Dudaklarında hiçbir duygu yoktu. Sadece soğuk bir tatmin.
“Ya…” dedi, sakin bir zehir gibi. “Nasıl oluyormuş insanın hayatındaki en değerli şeyi elinden almak?”
Bir anda ayağa fırladım. “Ne diyorsun sen ya?” dedim, sesim titreyerek ama öfkeyle. “Senin muhatabın benim! Annem değil!”
Boran hiç etkilenmedi.“Merak etme.” dedi. “Kızın çocuğumu doğurduğunda… Onu sana geri vereceğim.” Gözleri karardı. “İkinizin de hayatı mahvolurken ben zevkle izleyeceğim.”
Telefonu kapattı. O an beynimin içi yandı. Üzerine yürüdüm. Kendimi tutamadım.
“Sen beni o evden alıp çıkarmadın mı? Çıkardın!” dedim. “Sana annemin cezasını ben çekerim demedim mi? Dedim!” Sesim yükselmişti. Kontrolüm kırılmıştı. “Hangi hakla annemle konuşursun, hem de… Hem de böyle!”
Boran telefonu yatağın üzerine fırlattı.
Çene hatları birden gerildi. Gözleri daraldı. Üzerindeki gömleği öfkeyle çıkarıp yere attı. O hareket bile bir uyarıydı: “Sınırı aştın.”
“Bana o sesini yükseltme, İlkyaz!” diye tısladı dişlerinin arasından.
“Nasıl yaparsın bunu ya? Nasıl yaparsın?!” dedim. Nefesim kesik kesikti. “Annemle nasıl bu şek—”
Cümlem yarım kaldı. Belime sarılan kollarıyla beni bir anda kendine çekti. O kadar hızlı oldu ki ayaklarım yerden kesildi sandım. Sırtım sertçe duvara çarptı.
Nefesim kesildi. Gözlerim onun yüzüne kilitlendi.
“Sesini yükseltmemen gerektiğini söylemiştim.” dedi, dişlerinin arasından. “Değil mi?”
Yutkundum. Boğazım acıdı.“E-Evet…” dedim fısıltıyla.
“Güzel.” dedi. Beni belimden daha sıkı kavradı. Sanki kaçmayı bırak, nefes almayı bile denetliyordu. “Şimdi bana karşı her sesini yükselttiğinde… Bana karşı geldiğinde…” Bir an durdu. Kelimeleri seçerek, ağır ağır söyledi: “Anneni ve okulunu düşün.”
Kuruyan dudaklarımı ıslattım. İçimdeki korku, damarlarımda dolaşan bir zehre dönüştü.
“Bir kez değil…” dedi. “…bin kez düşün.” Yüzü yakınımdaydı. Nefesi tenime vuruyordu. “Yaptığın her yanlış hareketin telafisi… annen ve okulunla olur.”
Belimi daha çok sıktı. Beni tamamen kendine yasladı. Buz gibi bakışları dudaklarıma indiğinde istemsizce avuçlarımı göğsüne koydum. Göğsü sertti. Kalbi bile disiplinli atıyor gibiydi.
Alnını alnıma yasladı. Ve yüzüme daha da yaklaştı. Sıcak nefesi dudaklarıma çarpıyor… kalp atışlarımı hızlandırıyordu. Ama bu hız… Sadece bir his değildi. Bu, korkunun da hızlanışıydı.
Hızla dudaklarıma kapandı. Parmakları boynuma dolanırken, alt dudağımı dudaklarının arasına alıp sertçe emdi.
Öpüşmesine karşılık vermekte zorlanıyordum; yetişemiyordum hızına, açlığına. Kendimi toparlayıp karşılık vermeye çalıştım. Üst dudağını dişlerimin arasına alıp hoyratça ısırdım.
Parmakları üzerimdeki kıyafetlerin kenarlarında gezinirken, bir hamlede üstümü sıyırdı ve öpüşmesine kaldığı yerden devam etti. Dudaklarımla öpüşmüyor, adeta sevişiyordu.
Bedenini sertçe bana bastırdığında, pantolonunun ardındaki sertliğini kasıklarımda net bir şekilde hissettim. Kadınlığımda derin bir sızı oluşurken, bileklerimi kavrayıp başımın üzerinde sabitledi.
Ağzıma sızan diliyle nefesim kesildi; kalbim sanki boğazımda çarpıyordu. Dili, ağzımın her köşesini talan ederken, kendi dilimi dudaklarının arasına alıp açlıkla emdi.
Belime doladığı kollarıyla bedenimi kendisine daha sıkı yasladı. Ayakta süren öpüşmelerimiz giderek derinleşti. Birden, bedenimi kollarının arasına alıp beni yatağa doğru taşımaya başladı.
Sırtım saten çarşaflarla buluştuğunda, tenimde bir ürperti yayıldı. Soğukluğun üzerine inen sıcak avuçları, sütyenimin üzerinde gezinmeye başladı. Ortasından kavradığı gibi tek hamlede ikiye ayırdı ve fırlattı.
Altımdaki eşofmanı ve iç çamaşırımı bir hamlede sıyırdığında, artık tamamen çıplaktım. Dudakları çeneme kayarken küçük ısırıklar bırakıyor, göğüslerimi avuçlarının arasına alıp tutkuyla okşuyordu.
“Seni inlete inlete becereceğim... Öyle ki çığlıkların duvarlarda yankılanacak,” diye yutkundu, sesi tehditkâr bir fısıltıya dönmüştü.
Ardından bacaklarımı sertçe araladı. “O güzel sesini bundan sonra bana bağırmak için değil, yalvarmak ve inlemek için kullanacaksın,” diye tısladı dişlerinin arasından.
Hareketleri gittikçe sertleşirken, kalçama indirdiği tokatla bedenim irkildi. Şaplağın yankısı tenimde dolaşırken, nefesim düzensizleşiyor, kanım kaynamaya başlıyordu.
Bedenimi yüzüstü çevirdiğinde, dizlerimin ve avuçlarımın üzerinde yükselmiştim. Saçlarımı kavrayıp eline dolayarak çektiğinde, başım geriye doğru savruldu. Karşımızdaki aynada göz göze geldiğimizde, yanaklarımın kıpkırmızı olduğunu fark ettim.
“Seni bu aynanın karşısında becereceğim,” diye hırladı kulağıma. “Her içine köklediğimde, sallanan memelerini, nasıl zevkle sikildiğini izleyeceksin...''
Kadınlığıma attığı ufak tokatla tüm bedenim titredi. “Boran!” diye inledim; adını ağzımdan bir çığlık gibi salıverdim. Kasıklarımdaki o yoğun sızı yeniden yerini aldı, dudaklarının ilk dokunuşuyla başlayan ıslaklık hâlâ oradaydı, hatta artmıştı.
“Bir öpüşmeyle sırılsıklam olmuşsun yine…” diye homurdandı. Kemikli, kalın parmakları kadınlığımın kıvrımlarında dolaşırken, nefesim an be an kesiliyordu. Sırtıma dudaklarını bastırarak kulağıma ulaştı. “Bu kadar mı tahrik ediyorum seni, ha?”
Nefesim hızlandı, ama aklımı toparlamaya çalıştım. “Sadece… sadece hormonlardan,” diye savundum kendimi. Dudaklarının kenarında sinsice kıvrılan bir gülümseme belirdi.
Parmaklarını içime kaydırmasıyla gözlerim arkaya devrildi. Kadınlığım nabız gibi atıyordu. İki parmağı içimde durmadı; önce yavaşça, sonra aniden hızlanarak ritmini değiştirdi.
“Ahhhhhh!” dudaklarımdan inilti dolu bir çığlık koptu. “Boraannn!” İçimde öyle hızlıydı ki... beynim durmuştu. Zamanın anlamı kalmamıştı.
Gökyüzündeydim sanki, bulutların üzerinde sürükleniyordum. “Boşal...” diye fısıldadı, kulak mememi dudaklarının arasına alarak. “Parmaklarıma boşal, karıcığım…”
Dudakları boynumda gezinmeye başladı. Dili tenimde kayıyor, kendine bir yol çiziyordu. Tenimi dişlerinin arasına alıp emdikçe, bedenim hafifçe titremeye başladı.
“Ahhhh! Dur… Parmaklarını çek… Lütfen!” diye inledim. Ama beni dinlemedi. Çekmek yerine, parmaklarını daha derine, daha sert bir şekilde içimde hareket ettirmeye başladı.
“Durmam…” diye hırladı kulağımda. “Parmaklarım içindeyken boşalacaksın. O güzel sularını parmaklarıma bulaştıracaksın!”
İniltilerim yükseldi, bedenim onun ritmine karşı koyamıyordu. Kasıklarımdaki o yoğunluk, kadınlığımda patlayan bir dalgaya dönüştü. Bedenim boşalırken, sıvılarım parmaklarına bulaştı.
O an parmaklarını yavaşça içimden çıkarıp, gözümün önünde yaladı. Bakışlarımız aynada buluştuğunda, gözlerindeki o yoğun, karanlık tutkuyu gördüm. Beni izliyordu. Mimiklerimi, inleyişlerimi, bedenimin sarsılışını...
Nefes nefese kalmışken gözlerinin içine baktım. Sertleşmiş erkekliğini hissettim; kadınlığımın üzerine vurdu, sonra tek hamlede içime girdi. Bedenim öne doğru savruldu.
Belimden sıkıca kavradı. Tenime bastırdığı elleri, arkamda hâkimiyet kuruyordu. Alt dudağını ısırmış, saçları terli yüzüne yapışmıştı.
Bir anda içimde hareketlenmeye başladı. “Ahhhh! Boran, yavaş!” diye inledim.
“Fazla mı kalın geldi, karıcığım?” diye sordu alayla. Dudaklarının kenarında yine o kıvrım vardı.
İçimdeki kalınlığı, damar damar hissettim. Her hareketinde duvarlarıma çarpıyor, adeta nabzıyla içimde atıyordu.
Bir an durup, kendini geri çekti… sonra tekrar tüm gücüyle içime çarptı. Göğüslerim sallanırken, sertleşmiş mavi bakışları üzerime kilitlendi.
“Siktir… Şu memelerin nasıl da sallanıyor her köklediğimde!” diyerek daha da hızlandı. Her vuruşuyla içimde yankılanan derin bir boşalma isteği kabarıyordu…
Dudaklarımı sertçe ısırdım. Bakışlarım aynadan yansıyan o şehvet dolu görüntümüze kaydı ama fazla bakamıyordum… Gözlerim kayıyordu, bedenimle birlikte.
İçime öyle hızlı ve derin girip çıkıyordu ki, yeniden boşalmaya hazırdım bile. Her kökleyişinde kalçalarım dalgalanıyor, göğüslerim büyük bir sarsıntıyla ileri geri sallanıyordu.
Saçlarımı avuçlayıp geriye doğru çektiğinde, başım geriye savruluyor, kalçalarıma inen tokatlarla birlikte tüm vücudum yanıyordu.
“Boran!” diye inledim bir kez daha. Dudaklarım aralanmıştı; hazdan kurumuş dilim damağıma yapışıyordu.
“Offf… siktir!” diye boğuk bir inilti salıverdi odanın içine. Sesi, duvarlarda yankılanarak geri döndü. Tenin tene çarpma sesi, iniltilerimize karışıyor, ortamı vahşi bir senfoniye çeviriyordu.
Yatak büyük bir gıcırtıyla ileri geri sallanırken, kalçalarımın kıpkırmızıya döndüğünü hissedebiliyordum. Ellerini göğüslerime attı, avuçlarının içinde tutkuyla ezmeye devam etti.
Sonra hareketlerini yavaşlattı. Kendini içimden çekti…Ve bir anda tekrar sonuna kadar sertçe içeri girdi. Kadınlığım sızlıyor, kasılıp gevşedikçe tüm vücudum kontrolsüzce titremeye başlıyordu. “Ahhhhh!” çığlıklarım duvarlarda yankılandı.
“Sikeyim!” diye haykırdı.
Seslerimiz birbirine karıştı. Bedenim bir kez daha boşalmanın etkisiyle sarsılıyordu. Tenine, terine, nefesine karışıyordum.
Erkekliği içimde, atar gibi nabız atıyordu. Hâlâ hafif hafif hareket ediyordu… “Tenin…” diye inledi, menisini içime akıtırken. “Senin tenin bir tehlike…”
İçimden çıktığında bedenim nefes nefese yatağa çarptı. Göğsüm inip kalkıyor, tenimdeki sıcaklığı hâlâ hissediyordum. Üzerime yığıldığında, ağırlığı bedenime yayıldı.
Dudaklarını enseme yaslamış, usulca öpüyordu… nefesleri tenimi okşuyordu adeta. “Bitmedi mi?” diye sordum soluk soluğa, gözlerimi kapatmışken.
“Bittiğini kim söyledi ki?” diye fısıldadı kulağıma, sesi karanlık bir vaat gibiydi. “Daha duştayken becereceğim seni…”