BORAN
Sıcak su bedenlerimizi ıslatıyor, tenimizden yükselen buhar aramızdaki arzuyu körüklüyordu. Bedenini kollarımın arasına almış, kalçalarını sıkıca kavramıştım; kucağımda onu derin ve sert bir tutkuyla içime alıyordum.
“Ahhh, Boran… Dayanamayacağım!” diye inliyordu, sesi hazla titreyerek…
Onun azgınlıktan aralanmış dudakları, geriye düşen bakışları, beni daha da derinleşmeye zorluyordu. Öpülmekten kızarmış dudakları dolgunlaşmıştı; boynundaki kızarıklıklar zamanla mora çalan izlere dönüşüyordu.
Bacaklarını belime dolamıştı, tırnaklarıyla sırtımı çizerken adeta sahipleniyordu. Başını geriye attığında, dolgun kalçalarını avuçlarımın arasında sımsıkı tutup bedenini duvara yasladım.
İçine her darbemde, bedenim onun kıvrımlarında sıkışıyor, aramızdaki bağ neredeyse patlamaya hazır bir gerilim gibi hissediliyordu.
“Ahhhh… Boran…” diye inlerken, sallanan göğüslerine gömüldüm, adeta kayboldum.
Uçlarını dişlerimin arasına alıp tutkulu bir açlıkla emerken, o ise dudaklarını ısırmış, gözleri kapalı, zevkin en saf haline kendini bırakmıştı. Kadınlığı sıcaktı, kayganlığı her çarpışta biraz daha çoğalıyordu.
"Siktir! İlkyaz... Amcığın o kadar arsız ki, sikildikçe daha çok ıslanıyor!"
Ellerini omuzlarıma kaydırırken, her birleşmemizde dudaklarından yükselen o ses banyoda yankılanıyordu; sıcak suyla dolu buhar, bedenlerimizi daha da hassaslaştırıyordu.
Memelerini dudaklarımın arasına alıp aç bir tutkuyla emerken, kalçasına inen tokadımın sesi aramızdaki arzunun ritmini belirliyordu.
Tokatın etkisiyle teni titredi, kalçası kısa bir dalga gibi kıvrıldı. Kollarımın arasında küçülen bedeni, her sikişimde daha da içine çekiliyor, dudakları aralanıp istekle nefesleniyordu.
Tırnakları tenime saplandığında, başımı eğip ikimizin birleştiği noktaya baktım… Dudaklarımın arasından, neredeyse bir mırıltı gibi döküldü kelimeler: ''Siktir, siktir, siktir!''
O kadar dardı, o kadar sahipleniciydi ki; bedenim onun içinde atıyordu, damarlarımın ritmini duvarlarında hissediyordum. Yavaşça geri çekilip, sonra bir kez daha derinlemesine içine gömüldüm; ikimiz de o an sadece hislerden ibarettik.
"Bak…" dedim kısık bir sesle, “Nasıl da alıyorsun… Nasıl sarıyorsun sikimi, gör…”
Bakışları benimkine kilitlenmişti, sonra yavaşça ikimizin birleştiği noktaya indi. Titrek bir nefes aldı.
O anda içinden çıkarak bedenini yere Bıraktım. Dizlerimin üzerine eğildim; bir bacağını omzuma alıp, dudaklarımı amcığının en hassas yerine götürdüm. Ve onu, usulca... Ama iştahla, öpmeye başladım.
“Ahhh... Boran...” diye inledi titreyerek, gözlerini gözlerime dikmişti; o bakışlar resmen yalvarıyordu. Dilimi yavaşça amına doğru ittirdiğimde, gözleri arkaya kaydı, bacakları titredi. Tam o anda parmağımı da içine bastım.
Dilim o sıcak, ıslak etin içinde kayarken, ellerini saçlarıma daldırdı; dudaklarını hırsla ısırıyordu. Her solukta bedeninden gelen o titreme, daha da azdırıyordu beni.
Amcığını hunharca emerken, ıslaklığını içime çekerken birden çığlığı patladı: “AHHHHH!”
Sesi duvarlarda yankılandı, banyonun her köşesini doldurdu. Ve sonra... o sıcak sıvı ağzıma boşaldı; titreyerek çöktü bedenime.
İç uyluğuna dudaklarımı bastırıp ayağa kalktım. Parmaklarımı sikimin etrafına sardım, ağır ağır sıvazlamaya başladım. Gözlerinin içine bakıp kısık bir sesle söyledim: “Eğil.”
Nefes nefese kalmıştı, gözlerini benden ayıramıyordu. O bakışların içinde tutku vardı… şehvet vardı… istek vardı.
Bir adım daha yaklaştım, sesimi sertleştirdim: “Eğil dedim, ikiletme lafımı!”
Islak dudaklarını diliyle yaladı, sonra itaat eder gibi eğildi. Dizlerinin üzerine tamamen çöktüğünde bakışlarını yüzümde gezdirdi. Sikimi ıslak dudaklarına vurduğum anda boğazımdan istemsiz bir hırıltı kaçtı.
Gözlerimi kısıp buyurdum: “Şimdi ağzına al onu… yavaşça.”
“Aç ağzını.” Dudaklarını araladığında gözlerimin içine öyle bir istekle baktı ki… Sikimin ucunu usulca dudaklarının arasına kaydırdım. O sıcak ağzını hissettiğim an gözlerimi kapatıp inledim.
“Offf… şimdi emeceksin.” dedim dişlerimin arasından. “Ben seni nasıl emdiysem, sen de beni öyle emeceksin, anladın mı?”
Parmaklarını aletimin etrafına sardı, dediğimi yapmaya çalışıyordu acemice. Ama o beceriksizliği bile ayrı azdırıyordu. Çenesine hafifçe yön vererek onu daha da yaklaştırdım.
“Ohhh… Evet, devam et!” diye inlediğinde saçlarını kavrayıp başını biraz daha bastırdım sikime. Boğazından çıkan o ıslak ses, içimi titretti. Dudaklarının kenarından akan salyası göğüslerine kadar süzülüyor, her şeyini daha da arsız gösteriyordu.
Acemice ama istekle emmeye devam ederken göz göze geldik. Bakışlarında teslimiyet kadar merak da vardı.
“Kafanı ileri geri oynat, yavaşça. Hadi.” dedim. Söylediğimi yapmaya çalıştı ama henüz eline oturmamıştı. Bunu fark edince, saçlarından kavrayıp başını sabitledim. “Bırak şimdi, ben hallederim.” dedim.
Başladım ağzının içini tempoyla sikmeye. Ritmi tutturdum, her vuruşta sikimin başı boğazına değdikçe dudaklarının kenarından o sesler ta banyonun duvarlarına çarpıyordu.
Kasıklarımdaki yanma taşaklarıma kadar indi. Derin nefeslerle kendimi tuttum. Elimi duvara yasladım, sonra başını biraz daha bastırdım sikime. “Yut hepsini… Şimdi!”
Boşalırken vücudum zangır zangır titredi. Nefes nefese kalmıştım. Dünya birkaç saniyeliğine yer değiştirdi sanki.
“Fazla zevkli, sikeyim...” dedim içimden, ama o his… beni sinirlendirdi. Zevk bu kadar bastırmamalıydı beni.
Sikimi ağzından çıkardığımda dudaklarının kenarında dölüm süzülüyordu. Ama aletim hâlâ dimdikti. “Ayağa kalk.” dedim. Usulca kalktı, ağzını akan suyun altında temizledi.
“Sırtını dön… domal. Daha işimiz bitmedi.”
Sözümü hiç sorgulamadan yaptı. Ellerini duvara yasladı, o kızarmış kalçalarını bana sundu. İki yanağını ayırdığımda o ufacık, ıslak deliği görünce içimden bir küfür daha kaçtı.
Tükürüğümü üzerine bırakıp yaydım. Sikimi başına yerleştirdim. “Hazır mısın?” dedim.
“Ahh... Boran... Çok irisin...” diye inledi, sesi titriyordu ama içinde durdurulamaz bir istek vardı.
O dar delik, sikimi öyle bir sardı ki dişlerimi sıktım, neredeyse küfürle karışık inledim.
Belini kavrayıp içine gömülmeye başladım. O sıcaklık… O daralma… beni deli ediyordu. Her köklediğimde taşaklarım kalçalarına çarpıyor, etli etli sesler çıkarıyordu.
İniltileri yükseldikçe daha da çarptım. “Boran…” dedi fısıltıyla. Adımı söylerken sesi titriyordu; güçlükle duvara tutunuyordu.
Ben ise hiç yavaşlamadım. Her seferinde kendimi çekip, tam köküne kadar gömdüm. “Seni mahvedeceğim…” dedim boğuk bir sesle, gözlerini kaydıran yüzüne bakarken.
Vücudunu kaldırdım, onu duvarla bedenim arasına aldım. Saçlarını sıyırıp boynuna yapıştım, hırsla, aç bir kurt gibi. “Sikeyim seni… Bu halin var ya… Aklımı alıyor!”
İnliyordu, yalvarıyordu, bir yandan da devam etmemi istiyordu. “Boşal artık… Bacaklarımda derman kalmadı… Ahhh…”
Memelerini hoyratça avuçladım. Her bastığımda teni elimde dalgalandı. Kalçalarına şak şak indirdim tokatları, iz bıraktım.
Göbeğini okşarken boynunu ısırmaya devam ettim. Parmağım aşağıya indiğinde, kıvranmaya başladı. “B-Boran… Dayanamıyorum artık!”
Kulağına eğildim, nefesimi tenine salarak fısıldadım: “Boşal… Hadi karıcığım. Üzerime boşal… Islat beni…”
O anda kıvranmaya başladı. Tüm vücudu titriyordu, tırnaklarını koluma geçirdi, başını boynuma gömdü. Kesik kesik inliyordu.
Kollarımda sarsılırken, amcığındaki sıcaklık sikime yayılıyordu. İçindeki daralmasıyla artık kendimi tutamaz hâle geldim.
Gözlerim karardı, nefesim kesildi. Duvara yasladım onu. Sertti, yoğundu, tohumlarım amcığına akarken ayakta durmakta zorlandım.
Nefeslerimiz birbirine karışırken, usulca çıktım içinden. Geriye doğru birkaç adım attığımda, ayakta durmakta zorlandığını fark ettim. Vücudunun her bir noktasında bana ait izler vardı; yutkundum, sertçe.
Hayatım boyunca hiçbir kadına bu kadar yaklaşmamıştım. Hiçbir ten, bana böylesine haz vermemişti. Ama şimdi olanlar... garip bir hâl almaya başlamıştı.
Bu kadın, bana böylesine zevk verirken, aynı zamanda bir o kadar acemiydi. Bu çelişki, sabrımı sınıyordu. Karım dediğim kadına bile yaklaşırken bu kadar derin bir şey hissetmemiş, onunla her temasımda duygusuz kalmıştım.
Peki şimdi, bu kadın nasıl olur da beni böylesine içine çekebilirdi? Kendime gelmeliydim, bir an önce. Çünkü bu tenin içinde bir tehlike vardı. O tehlikeye yaklaşırsam... Kaybolurdum. Boğulurdum.
Gözlerim istemsizce yeniden süzüldü vücudunda, baştan aşağı... Farkında bile olmadan. Dolgun, yuvarlak kalçaları, kızarıklıklarla bezenmişti.
Sırtının her bir köşesinde diş izlerim vardı; teninde yankılanan bir tutkunun sessiz kanıtı gibi.
Yavaşça bana döndü, sırtını duvara yasladığında gözlerim memelerine kaydı. Boynu, gerdanı, memelerinin arasındaki ince hat… Hepsi dokunuşlarımın ve öpüşlerimin ardından kızarmıştı.
Bu ten, insana bakma arzusu uyandırıyordu. Saatlerce öylece dursa, sadece izlerdim. Kaçmazdım. Kaçmak istemezdim. Kendimden emindim.
“Yine devam edecek miyiz?” diye fısıldadı, sesi yorgundu. Gözlerinden anlıyordum bitkinliğini. Nefesi hâlâ düzensizdi, bakışlarıysa dimdik sikimden ayrılmıyordu.
Başımı iki yana salladım. “Hemen duşunu al ve çık. Yalnız kalacağım,” dedim.
Başını yavaşça sallayıp şampuana uzandı. Çikolata rengi, dolgun saçlarını köpüklerle kapladı önce. Sonra tüm bedenini dikkatlice temizledi.
Köpüklerin ardından arındığında, banyoyu sessizce terk etti. Yalnız kalmıştım. Ama o tenin izleri, hâlâ odamda yankılanıyordu.
Soğuk suyu açtım. Sertçe çarptı tenime, ama içimdeki ateşi söndürmedi. Gözlerimi kapattım. Aklımda yine o vardı. O inlemeler, o kasılan beden, dolgun kalçalar, ağzımı sulandıran memeleri...
Nefesim hızlandı. Lanet olsun, defalarca boşaldım ama sanki hâlâ içimde bir şey sıkışmıştı. Öfkeyle dişlerimi sıktım. "Sikeyim!" diye geçirdim dişlerimin arasından. Elim kontrolsüzce sikime indi. Aklımda hâlâ o vardı.
Gözümün önüne o anlar geldikçe elim hızlandı. "O kıçını da düzmeliydim!" dedim, boğuk bir homurtuyla. Parmaklarım sıkılaştı, bedenim gerildi. İçimde patlamaya hazır bir öfke gibi dolanıyordu her şey.
Duvara yaslandım. Nefesim darmadağın. Soğuk su bile etkisiz artık. O bedeni yine istiyordum. Her seferinde daha çok. Daha derin. Daha sert. Ve bu istek... Bitmeyecek gibiydi.
***
Banyodan çıktığımda hâlâ üstümde biriken gerilimle belime havluyu sardım. İlkyaz, üstünde yine benim eski tişörtlerimden biriyle koltuğa uzanmıştı.
Yorgundu; göz kapakları kapanmamak için direniyor, vücudu gevşekçe koltuğa yayılıyordu.
Beni fark ettiğinde derin, titrek bir nefes aldı. Ellerini kasıklarında birleştirmişti. Bugün onu fazlasıyla zorladığımı biliyordum... ama zerre kadar umurumda değildi. Daha bunlar, onun için başlangıçtı.
Zamanı geldiğinde, sabahlara kadar dinlenmesine bile izin vermeyecektim. Öyle kolay olmayacaktı bu hikâye.
Gergin adımlarla banyoya döndüm, bir tişört ve pantolon aldım. Havluyu çekerken gözüm hep onun üzerindeydi. Bakışları bana takıldı bir an, sonra hızla kaçırdı. Sertçe yutkundu.
Üzerimi yavaşça giyinirken, nefeslerim hâlâ düzensizdi. İçimde kıpırdayan şey durulmuyordu. O da farkındaydı. Bu iş burada bitmeyecekti.
Kapı tıklandığında başımı çevirdim. “Boran Bey, İlkyaz Hanım için idarelik bazı kıyafetler alındı efendim,” dedi hizmetkârın sesi. Boğazımı temizleyerek yanıtladım.
“İçeri taşıyın.”
Kapı aralandı. Hizmetkârlar başları önde, sessiz adımlarla girip paketleri bıraktılar. Ne bir söz, ne bir bakış… İşlerini bitirip usulca çıktılar.
İlkyaz’a döndüm. “Hadi kalk. Giyin. Kuaför saatin yaklaşıyor,” dedim net bir sesle.
O da yavaşça yataktan doğruldu. Sessizce paketlere yaklaştı. Kutuları açıp içindeki kıyafetleri tek tek çıkarmaya başladı. Siyah, büzgülü uzun bir elbise gözümde takılı kaldı.
“Onu giyeceksin,” dedim ve başımla işaret ettim. Başını kaldırdı, gözlerime baktı. Elbiseyi parmaklarının ucuna aldı ve başını hafifçe sallayarak onayladı.
Siyah topuklularla bir çanta daha çıkardı kutulardan, kenara koydu. Ardından üzerindeki tişörtü çıkardı. Bakışlarım istemsizce tenine kaydı. Dudaklarımı yavaşça yaladım.
Önce sütyenini geçirdi omuzlarına, sonra eğilip iç çamaşırını giydi. Tam o an... kalçalarının arasına takılı kaldı gözlerim.
İçimden bir dalga geçti. Kendimi zor tuttum. Şimdi değil.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi yumdum. Kontrol bende kalmalıydı.
“Saçlarımı kurutayım mı?” diye sordu, omzunun üzerinden bana bakarak. Sesindeki o küçük tereddüt, sanki cevabımın ne olacağını biliyor da yine de duymak istiyormuş gibiydi.
Islak saçlarının ucu sırtına yapışmış, odanın loş ışığında ince bir çizgi gibi parlıyordu.
Kaşlarımı kaldırdım. “Kuaförde zaten halledilecek saçların,” dediğimde yüzü bir anlığına gerildi, kaşları çatıldı.
“Ne yapılacak saçlarıma? Kestirmek istemiyorum,” dedi. Sesini bastırmaya çalıştı ama panik, kelimelerin arasından sızıyordu.
Dudaklarımda belli belirsiz bir kıvrım oluştu. Gözlerinin içine bakarak, sanki sıradan bir şey söylüyormuşum gibi konuştum: “Kısa saçı ben de sevmem,” dedim. “Bileğime dolanmaz.”
İmanın ucunu yakaladığı an, yüzündeki ifade değişti. Sanki boğazına sıcak bir şey kaçmış gibi hızlıca yutkundu. Bakışlarını benden kaçırdı, topuklularını giymek için yatağın kenarına oturdu.
Parmakları tokalara uzandı ama o tokalar, elinde gereğinden fazla ağırlaşmış gibiydi.
“Aşağıda bekliyorum,” dedim. Sesim sakindi. Fazla sakindi. “Fazla oyalanma.”
Başını usulca salladı. Bir kelime bile etmedi. Çünkü bazen kelimeler, insanın üstüne giydiği kıyafetten daha çok ele verirdi onu.
Odadan çıktım. Kapı arkamdan kapanırken çıkan o tok ses, bir anlığına koridora yayıldı ve kayboldu.
Merdivenlerden inerken adımlarım ölçülüydü; evin her köşesi beni tanıyordu zaten. Bu ev… benim düzenim, benim kurallarım, benim sessizliğimdi.
Tam o anda bir hizmetlinin sesiyle duraksadım.“Boran Bey… Hülya Hanım’ın kıyafetleri için bir talimatınız var mı?”
Başımı kaldırıp ona baktım. Hizmetlinin gözlerinde merak yoktu; yalnızca görev. Yine de sorunun ağırlığı, merdiven boşluğuna asılı kaldı.
İçimde bir şey kıpırdadı. Acı değil… Daha çok geçmişten kalan bir yük gibi. İnsan sevmediği birini kaybedince bile, geriye kalan boşluk can yakabiliyordu. Çünkü kayıp, sevginin değil; alışkanlıkların, düzenin, hesapların yerini oyuyordu.
Derin bir iç çektim. “İhtiyaç sahibi birilerine dağıtılsın,” dedim.
Sözüm bittiği yerde, konu da bitmiş sayılırdı. Merdivenlerden inmeye devam ettim.
Hülya… Eski eşim.
Onunla aramızda duygusal bir bağ hiç olmamıştı. Olması da gerekmemişti zaten. Bu, bir evlilikten çok bir anlaşmaydı; bir masanın iki ucunda sıkılmış bir el gibi… Soğuk, gerekli, geçici. Gücün büyümesi için atılan bir imza.
Yeraltı dünyasında bazen duygular değil, dengeler konuşurdu. Hülya’nın babasıyla kurulan o bağ, bir aile bağı değil; bir ittifaktı.
Hülya seviyordu. Bunu inkâr edemezdim. Gözlerinin içine her baktığında, “belki bir gün” umudunu saklamaya çalışırdı. Ama umut, insanın gözbebeklerinde saklanacak kadar küçük bir şey değildi.
Ben ise… Ben o “Bir gün”lere hiç inanmadım. Ne ona, ne de o evin içindeki yapay sıcaklığa.
Aramızda olan tek şey yataktı. O da çoğu zaman bir yakınlık değil; suskunluğun başka bir biçimiydi.
Hülya’nın babası bir çocuk istediği için hamile kalmıştı. Bebek, bir evlilik hatırası değil… Bir şartın yerine getirilmesiydi.
Yine de… Ölüm, bütün hesapları bozan bir şeydi.
Hülya öldüğünde içimde sevgiye dair bir şey kırılmadı belki ama düzenime ait bir parça söküldü. Kontrol elimden kaydı.
Sindiremedim. Çünkü insan bazen sevmediği birinin bile ölmesini kabullenemez; çünkü ölüm, karşı koyamayacağın tek düşmandır. Ve ben… Düşmanla masaya oturmaya alışık olsam da, onun kurallarına boyun eğmeye alışık değildim.
Ama asıl yarayı açan Hülya değildi. Oğlumuzdu.
Onun ölümü… İçimdeki tüm sesleri susturdu. Her şey bir anda anlamsızlaştı; güç, paralar, adamlar, şehirdeki o karanlık düzen…
Hepsi bir anda, boş bir gürültüye dönüştü. Nefes alıyordum ama ciğerlerim çalışmıyordu sanki. Kalbim atıyordu ama hiçbir yere varamıyordu.
Merdivenin son basamağına geldiğimde, ellerimi cebime soktum. Çenem sıkılıydı. Yüzümdeki ifade aynıydı belki ama içimde bir yer, her adımda biraz daha kanıyordu. Çünkü bazı kayıplar, insanı ağlatmaz. Sadece içinden bir parçayı alır…
Gergin bir halde salona geçtim. Koltuğa oturduğum anda dizlerimdeki kasların hâlâ sert olduğunu fark ettim; bedenim duruyor, içim yerinde durmuyordu.
Sessizlik, evin içine yapışmıştı. O an topuklu ayakkabı sesleri duyuldu. İlkyaz sandım. Aynı ritim, aynı telaş… Ama kapıdan içeri giren o değildi.
Asistanımdı.
Elinde ince, koyu renkli bir dosya vardı. Yüzü solgundu. Gözlerini kaçırmadan bana baktı ama sesi titriyordu.
“Boran Bey…” dedi. “Otopsi sonuçları geldi, efendim.”
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Koltukta bir saniye bile kalamadım. Ayağa fırladım. “Ver,” dedim. Tek kelime. Emir gibi.
Dosyayı iki eliyle uzatırken boğazı düğümlendi. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslattığını gördüm. O hareket, içimde bir şeyin kopmasına yetti.
Dosyayı aldım. Kapağını açtığım an kâğıdın hışırtısı salonda yankılandı. Gözlerim satırlara kaydı. Resmî, soğuk, duygusuz bir dil… Ama yazılan her kelime, etin altına giren bıçak gibiydi.
Otopsi Bulguları:
Maktul Hülya Karahan’ın vücudunda yapılan incelemede, doğum esnasında damar yoluyla verilen anestezik maddelere ek olarak, tıbbi kayıtlarda yer almayan toksik bir bileşiğe rastlanmıştır.
Söz konusu maddenin doğrudan kana karıştığı, enjeksiyon yoluyla verildiği değerlendirilmiştir.
Toksik maddenin kısa sürede solunum yetmezliği ve kardiyak durmaya yol açtığı; anne ve bebeğin ölüm sebebinin bu maddeye bağlı gelişen komplikasyonlar olduğu kanaatine varılmıştır.
Bir satır daha aşağı indim.
Bulgular, maddenin doğum sırasında kasıtlı olarak vücuda verildiğini göstermektedir.
Parmaklarım dosyanın kenarını sıktı. Kâğıt buruştu. O an odadaki hava ağırlaştı sanki. Nefes almak zorlaştı. Gözlerim yazıdan ayrıldı, boşluğa takıldı.
Demek bu yüzden… Kaza değildi. Komplikasyon hiç değildi. Tanrının yazdığı bir kader de değildi bu. Planlıydı.
Doğum anı seçilmişti. En savunmasız an. Herkesin gözü başka yerdeyken, hayatın tam ortaya konduğu o saniyede… Bir şırınga. Bir damla zehir. Sessiz. Temiz. Geri dönüşü olmayan cinsten.
Asistanım hâlâ karşımdaydı. Bir şey söylemek istiyor gibiydi ama cesaret edemiyordu.
Dosyayı kapattım. Çenem kilitlenmişti. İçimdeki öfke bağırmıyordu; daha tehlikeliydi. Sessizdi. Derindi. Soğuktu.
“Bunu,” dedim, dosyayı kaldırarak, “benden başka bilen var mı?”
“Hayır efendim,” dedi hemen. “Savcılık süreci gizli yürütüyor. Rapor henüz dosyaya bile tam girmedi.”
Başımı yavaşça salladım. Dudaklarımda ne bir titreme vardı ne bir ifade. Ama içimde biri ölmüyordu artık.
İçimde biri uyanıyordu. Hülya’yı sevmedim. Bunu herkes biliyordu. Ama bu… Bu bambaşka bir şeydi. Bu bir mesajdı. Güce, geçmişe, kurulan masalara atılmış bir imzaydı.
Ve biri… Benim soyuma, benim kanıma, benim evime dokunmuştu.
“Kuaför randevusunu iptal et, arabayı hazırlat! Hemen!” diye öfkeyle kükredim.
Sesim salona çarpıp geri döndü. Kendi yankımı bile tanıyamadım; boğuk, keskin, geri dönüşsüz bir tondaydı. Asistanım irkildi, omuzları kasıldı.
Gözleri dosyaya kaydı, sonra bana… Sanki bir kelime daha edersem odadaki camlar patlayacakmış gibi.
“Başüstüne efendim,” dedi aceleyle. Telefona uzandı, parmakları titreyerek ekranın üzerinde koştu.
Ben ise yerimde duramıyordum. Vücudum ileri geri bir metronom gibi sallanıyor, içimdeki öfke kanıma basınç yapıyordu. B
u evin duvarları nice kavga, nice ihanet görmüştü ama ilk defa… bir sessizlik bile beni tahrik ediyordu. Tam o anda topuklu ayakkabı sesleri yankılandı.
Keskin… Tanıdık… Ve gereksiz bir cüretle üzerime gelen bir ritim.
Başımı çevirmedim bile. Çevirmeye gerek yoktu. O sesin kime ait olduğunu bilmemek mümkün değildi.
İlkyaz.
Koridorun ucundan salona doğru geliyordu. Saçları hâlâ hafif nemliydi, ama yüzündeki ifade… az önceki odanın mahcup kadınına ait değildi.
Sanki bir şey sezmişti. Belki benim sesimi duymuştu, belki asistanımın telaşını… Belki de kadınlar, bazı felaketleri erkeklerden önce koklardı.
Ama şimdi sırası değildi. Şimdi onun annesinin vereceği hesaptı.