KUCAĞIMA GEL🔥🔥

3183 Words
BORAN Adımlarım hastane koridorlarında yankılandı. Her ses, kafamın içine çakılan bir çivi gibiydi. Işıklar tepemde titrek, duvarlar kirli bir beyaz… Burası steril değildi. Burası ölüm kokuyordu. Nefes alıyordum ama ciğerlerime hava değil zehir doluyordu. İçimdeki öfke artık bir alev değildi. Alev yanar, söner. Bu… küllerin altındaki közdü. Sessizdi. İnatçıydı. Yakıyordu. Odayı bulduğumda kapıyı çalmadım. Çalmak izin istemektir. Ben izin istemeye gelmemiştim. Kapıyı tek hamlede açtım. Menteşeler acıyla inledi. İçerideydi. Her zamanki gibi oturuyordu. Sanki dünyanın hiçbir derdi ona değmiyormuş gibi. Ama kapının sesiyle irkildi. Omuzları gerildi, yüzü soldu. Ayağa kalktı. Gözlüğünü indirip bana baktığında gözlerinde tek bir şey vardı: tehlikeyi tanıyan bir hayvanın paniği. Bir adım attım. Gözleri ayaklarıma kaydı. Geri çekilmek istedi ama edemedi. Parmakları masanın kenarına tutundu; düşmemek için değil kontrolü kaçırmamak için. “Ne işin var burada?” dedi. Sesi vardı ama içinde ses yoktu. Sorudan çok refleks. Yakalanan birinin refleksi. İşaret parmağımı kaldırıp salladım. “Sen konuşmayacaksın,” dedim. Sesim sakindi. Fazla sakindi. “Ben konuşacağım.” Bir adım daha attım. O adım odanın havasını değiştirdi. Oksijen çekildi sanki. Duvarlar birbirine yaklaştı. “Bana adam akıllı cevap vermezsen,” dedim, kelimeleri ağzımdan çıkarıp yere bırakır gibi, “burayı alt üst ederim.” Bir an durdum. Gözlerinin içine baktım. “Yetmez.” Yaklaştım. Artık nefesim yüzüne vuruyordu. “Seni işinden men ettirmekle kalmam,” dedim. “Evinden de attırırım. Sokakta yatarsın.” Sözlerimi yumuşatmadım. “Ve kimse sana acımaz.” Kaşları kalktı. Bu şok değildi. Hesap yapıyordu. Korku bazen aklı hızlandırır. Parmağı titredi. Yutkundu. Boğazındaki düğümü ezmeye çalıştı ama düğüm boğazında değildi… vicdanındaydı. Sustum. Sonra tıpkı bir infaz emrini okur gibi söyledim: “Otopsi raporunu okudum.” O an yüzündeki kan çekildi. Gözleri büyüdü, dudakları aralandı. Ben ise ağır ağır etrafında dolaşmaya başladım. Bu bir tartışma değildi. Bu bir sorguydu. Ve sorgunun sonunda ya ben rahatlayacaktım… Ya da o, rahat nefes almayı unutacaktı. Tam karşısında durdum. “Karım ve çocuğum,” dedim. Sesim alçaktı ama her hece bıçak gibiydi. “Komplikasyon sonucu ölmemiş.” “Ne?” diye fısıldadı. Bilmiyor gibi yaptı. Belki gerçekten bilmiyordu. Ama artık bu binada kimse masum değildi. Masumiyet burada bir masal kadar gerçek dışıydı. “Bunu biliyor muydun?” dedim. Sakinlik bazen bağırmaktan daha öldürücüdür. “Cevap ver.” Başını sağa sola salladı. Kekeledi. Korkusu diliyle kavga ediyordu. “B-Ben benim bir bilgim yok. Bunu bile senden öğreniyorum!” dedi. Sonra durdu. Kelimeler ağzında çürüdü. “Ama… komplikasyon gibi görünüyordu.” Dişlerimi sıktım. Öyle sıktım ki çenem sızladı. Çünkü gözümün önüne karımın yüzü geldi. Çocuğumun var olup da yok oluşu geldi. Ve hepsinin üstüne oturan o lanet kelime… Komplikasyon. Yalan. “Değilmiş,” dedim. Tek kelime. Sonra sesimi biraz daha alçalttım. “Şimdi bana,” dedim, gözlerimi gözlerinden çekmeden, “doğum sırasında yanında bulunan hemşirelerin isimlerini…” Bir adım daha attım. Artık kaçış yoktu. “teker teker söylüyorsun.” Duraksadı. Göz bebekleri büyüdü. Ben gülümsedim. Ama gülümsemek mutluluk değildi bazen. Bazen sadece ölümün habercisiydi. “Hiçbir şeyi atlama,” dedim. “Çünkü ben bir şeyi atlarsam… senin hayatın kayar.” “Ben…” dedi. Sesi çatallaşıp boğazında takıldı. “Yanımdakilerin isimlerini veremem.” Kaşlarım anında çatıldı. O iki kelime, beynimde sigortayı attırdı. Bir saniye bile düşünmeden ileri hamle yaptım. Parmaklarım çenesine dolandı. Sertçe kavrayıp yüzünü yukarı kaldırdım. Gözleri büyüdü. Nefesi boğazında sıkıştı. Dudakları titredi ama ses çıkaramadı. O an odadaki her şey küçüldü. Işıklar, duvarlar, masa… hepsi silindi. Sadece o vardı. Ve ben. “Bana bak,” dedim. Sesim alçaktı ama içindeki tehdit çelik gibiydi. Parmaklarım çenesini biraz daha sıkınca canı yanmadı sadece… korkusu büyüdü.“Seni gebertmiyorsam,” dedim, kelimeleri tane tane, acımasızca, “İlkyaz’ın annesi olduğun içindir.” Gözleri doldu. Ama yaş düşmedi. Düşemezdi. Çünkü şu an ağlamak bile cesaret isterdi. “Kızına dua et,” dedim, yüzüne iyice yaklaşarak. Nefesim yanaklarına vurdu. “Çünkü o benim yanımda olmasaydı…” Bilerek durdum. O boşluk cümleden daha ağırdı. “çoktan ölmüştün şu anda.” Kadın kesik kesik nefes almaya başladı. Sanki ciğerlerine hava değil kırık cam dolduruyordu. Göğsü inip kalkıyor, göz bebekleri titriyordu. Ben geri çekilmedim. Sadece gözlerine baktım. Çünkü bazı korkular konuşulmaz. Sadece izlenir. Ellerimi belime yerleştirdim sakince. Derin bir nefes aldım. Sonra birkaç adım geri çekildim. Geri çekilmek kaçmak değildi… sadece manzarayı daha net görmekti. Tam karşısında durdum. Karanlık, soğuk bakışlarım gözlerine kenetlendi. Gözümü kırpmadım. Çünkü göz kırpmak, insana merhamet payı bırakır. Benim payım yoktu. “Bana bak…” dedim. Sesim alçaktı ama içindeki öfke odanın duvarlarına çarpıp geri döndü. Sonra bir anda yükseldim. “Sen kızının benim elimde olduğunu biliyorsun değil mi?!” diye kükredim. Yumruğumu masasına indirdim. Masadaki kalemler titredi. O da titredi. O ses, sadece tahtaya değil kadının sinir sistemine vurdu. “Unuttuysan hatırlatmamı ister misin?” dedim, dişlerimin arasından. “Gerçi hatırlattım sayılır…” Bir adım attım. “Ama belli ki yetmemiş.” Kadın kesik kesik nefes alıp veriyordu. Parmakları masanın kenarını ezmeye başladı. Sesini yükseltmeye çalıştı ama sesi titrek çıktı. “Yanımda bulunan hemşireleri ifşa edemem!” diye çıkıştı. Dudaklarım kıvrıldı. Gülümsemek değildi bu. Bu, avını canlı canlı soymaya başlayan birinin ifadesiydi. Başımı usulca salladım. “Edemezsin…” dedim. “Çünkü senden önce birileri seni eğitti.” Sonra bir adım daha geriye çekildim, kapıya doğru yürüdüm. Sanki konuşma bitmiş gibi. Sanki onun cevabı benim için artık önemli değilmiş gibi. İşte asıl korku buydu. Kapıyı açtım. Koridorda bekleyen asistanım hemen içeri adım attı. Sessizdi. Gözlerini bile kadına çevirmedi. Zaten gerek yoktu. Burada konuşan ben değildim, gücümdü. Asistanıma bakmadan konuştum: “Yanındaki hemşireler…” dedim, sesim ipek gibi yumuşak ama içi zehirli, “kızından daha önemli sanırsam.” Kadının bakışları bir anda panikle oynadı. Sertçe yutkundu. Dudaklarını ısırdı. Bir şeylerin çatırdadığı belliydi. İçindeki direnç değil içindeki korku büyüyordu. Ona yeniden baktım.“Beş saniyen var,” dedim. Bu kez bağırmadım. Bağırmak zayıflıktır. “Şimdi dışarı çıkıyorum,” diye devam ettim, ağır ağır. “Asistanıma hemşirelerin isimlerini vereceksin.” Bir an durdum. O duruş bile boğazına düğüm oldu. “Vermezsen…” Gözlerimiz buluştu. Dudağımın kenarı kıvrıldı. Ve o gülümsemenin içinde hiçbir insanlık yoktu. “elindeki her şeyi söküp alacağım,” dedim. “Kızın dahil.” Kadının gözleri doldu. Nefesi kesildi. Bir saniye… İki saniye… Sanki beyninde bir şeyler devrildi. Ben sırtımı döndüm. Odadan çıktım. Öfkeli adımlarla yürümeye başladım ama öfkem kontrolsüz değildi. Ben öfkeli yürümüyor, cezamı teslim etmeye gidiyor gibiydim. Koridorun ışıkları tepemde titrerken, dudaklarımın arasından tek bir cümle döküldü: “Şimdi ya konuşur…” dedim kendi kendime, “ya da susmanın bedelini öğrenir.” Odanın kapısı açıldı. Asistanım içeriden her zamanki o profesyonel soğukkanlılığıyla çıktı; ne acele vardı adımlarında ne de gereksiz bir telaş. Ama bakışları… direkt üzerimdeydi. Kaçamak yapmadı. Saklamadı. Kapıyı arkasından usulca kapattı. Yüzü tıpkı benimki gibi ciddiydi; dudakları düz bir çizgiye dönüşmüş, gözleri tek bir şeye odaklanmıştı: sonuca. Topuk sesleri zeminde kısa kısa yankılanırken, koridorun sessizliği daha da ağırlaştı. Sanki her adımı, yaklaşan gerçeğin ritmini çalıyordu. Yaklaşıp tam karşımda durdu. Ben gözümü ondan ayırmadım. Çünkü o an göz kırpmak bile zayıflık gibiydi. Dudaklarını hafifçe araladı. Konuşmaya hazırlanırken kısa bir nefes aldı; sesi sakindi, kontrollüydü. Ama yüzündeki o ifade… O ifade anlatacağı şeylerin sıradan olmadığını, bu sefer işin bir yerden sonra kan koktuğunu söylüyordu zaten. “Konuştu mu?” diye sordum. Başını usulca salladı. “Evet efendim.” Ardından bir an durdu. Kelimelerini seçer gibi. “Kadının olayların merkezinde olduğunu sanmıyorum,” dedi. “Ama sizden ciddi şekilde korktu. Asıl mesele bu değil.” Umursamadım. Şu an psikolojiyle ilgilenmiyordum. “Hangi isimler?” dedim. Nefesim hızlanmıştı ama sesim hâlâ kontrolüm altındaydı. “Doğum esnasında görevleri neymiş?” Asistanım, ezberlemiş gibi gözlerimin içine baktı. Dudaklarını araladı. Önce derin bir nefes aldı. Sonra, tek tek konuşmaya başladı. “Doğum sırasında üç hemşire aktif görevdeymiş,” dedi. “İlki, doğum masası ve annenin genel durumu ile ilgilenen hemşire. Nabız, tansiyon, oksijen takibi onun sorumluluğundaymış.” Bir isim söyledi. Kafamın bir köşesine yazdım. “İkincisi,” diye devam etti, “bebekle ilgilenen, doğum anında yeni doğanı devralan hemşire. Bebek doğar doğmaz müdahaleyi yapan kişi.” Bir isim daha. Sesini biraz daha alçalttı. “Üçüncüsü ise…” Bir an durdu. “serum ve ilaç takibini yapan hemşire.” İşte o an. Çenem kilitlendi. Asistan konuşmayı sürdürdü, sesi artık daha netti. “Kadına doğum sırasında verilen serumlar, ağrı kesiciler ve destekleyici ilaçlar onun kontrolündeymiş. Hangi ilaç, hangi doz, hangi saat… Hepsi ondan geçiyor.” Gözlerimi kapattım bir saniyeliğine. Otopsi raporu. Bilinmeyen bir madde. Damar yoluyla verilmiş. Anne ve bebekte ani oksijen kesilmesi. Nefessiz kalma. Asistanım da raporu okumuştu. Bunu biliyordum. “Otopsiyle birebir örtüşüyor,” dedi zaten. “Raporda geçen ‘bilinmeyen madde’ damardan verilmiş. Bu hemşire… İlaçları hazırlayan ve takibi yapan tek kişi.” Gözlerimi tekrar açtım. “İsim,” dedim. Söyledi. O isim artık sadece bir isim değildi. “Doğum sırasında annenin ve bebeğin aynı anda nefessiz kalması,” diye devam etti asistan, “tesadüf değil efendim. Bu, yanlış doz ya da yanlış maddeyle mümkün. Üstelik iz bırakmayan türden.” Dudaklarım ince bir çizgi hâline geldi. “Güzel,” dedim. Sesimde ne öfke vardı ne şaşkınlık. Sadece netlik. “Demek ki,” diye mırıldandım, “elleri kanlı olan kişi bağıran değil sessizce serum bağlayandı.” Asistanım başını eğdi. “Emriniz?”Gözlerimi koridorun sonuna diktim. “Bu hemşire,” dedim. “İlk durak.” Bir an durdum. “Kaçamayacak. Konuşacak.” Sonra başımı hafifçe yana çevirdim. “Ve bu sefer…” dedim, sesim karanlıkla ağırlaştı, “kimseyi korkutmak zorunda kalmayacağım.” Çünkü artık elimde korkudan daha güçlü bir şey vardı: Gerçek. *** Asistanım yanımda tabletiyle ilgilenirken, araba asfaltın üzerinde keskin bir uğultuyla ilerliyordu. Motorun sesi, içimde dönüp duran öfkeye eşlik eden bir fon gibiydi. Yeni uzamaya başlayan sakallarımı gerginlikle kaşırken başımı hafifçe çevirdim; camın dışında şehir akıp gidiyor, içerideyse hava ağırlaşıyordu. “Boran Bey,” dedi asistanım, ekrandan gözünü ayırmadan. “Talimat tüm adamlara ulaştırıldı efendim. Hemşire… kısa süre içinde karşınızda olacak.” Başımı usulca salladım.“Aferin,” dedim. Sesim sakindi… ama sakinlik, fırtınanın öncesindeki sessizlikti sadece. Araba yolunu dümdüz yararken başımı geriye yasladım. Gözlerimi kapattım. Kapaklarımın ardında bile görüntüler susmuyordu: rapor, satırlar, kelimeler… bilinmeyen madde, damar yolu, nefessiz kalma… Her ne kadar Hülya’yı sevmesem de… O çocuk benim çocuğumdu. Benim kanımdı. Bu işin peşini bırakmayacaktım. Bırakmak mı?Bunu düşünen adamın mezarı olur. Bir hemşire durduk yere bir kadını ve bebeği öldürmezdi. Bu bir “hata” falan değildi. Bu emirdi. Birinin parmağı vardı bu işte. Birinin aklı, birinin planı… “Artık bana uğrama zamanın gelmedi mi?” Asistanımın sesi bir anda değişti. O profesyonel, kontrollü tonda bir çatlak oluşmuştu. Sanki az önce konuşan kadın değil, başka biriydi. Başımı çevirdim. Omzumun üzerinden bakıyordum gözlerinin içine. Tablet bir anda önemsizleşmişti. Gözlüklerini çıkarıp kucağına bıraktı. “Hülya hayatımızda yokken,” dedi, sesi giderek daha çok açılan bir yaraya dönüşürken, “her zaman bana uğrardın.” Bir an durdu. “Anlıyorum… Hülya hayatına girince aldatmak istemedin. Evlilik anlaşma dahi olsa.” Kaşım belli belirsiz kıpırdadı. “Şimdi…” dedi, gözlerini gözlerime dikerek. “Aynı şeyler bu kız için de mi geçerli?” Sertçe yutkundum. Başımı cama çevirdim. Yola baktım. Dışarıda her şey normal akıyordu. Ama içimde… içimde normal diye bir şey kalmamıştı. “Sadece daha önemli işlerim var,” dedim. Sesim keskin çıktı. Bıçak gibi. “Ne seninle uğraşacak vaziyetteyim… ne de İlkyaz’la.” Derin bir nefes aldığını hissettim. O nefesin içinde hırs vardı. Kıskançlık vardı. “Ama o kızla ilgileniyorsun,” dedi hiç çekinmeden. “Ne var o kızda? Bende olmayan onda olan ne v—” “Kes sesini!” Hızla döndüm. Gözlerim bir an karardı. “Sen ne cüretle benden hesap sorarsın?” dedim dişlerimin arasından. “Yerini de haddini de bileceksin.” Kalbim göğsüme hızlı hızlı vuruyordu. Ama bu heyecan değildi. Bu, içimdeki canavarın kıpırdanışıydı. Dilini dudaklarında gezdirirken bana baktı. Gözleri soğuk… ama içi istek doluydu. “Nikâh kıyacak mısın peki ona?” diye sordu bu sefer. Burnumdan öfkeli soluklar alıp verdim. Dudaklarımı ısırdım. “Seni ilgilendirmez,” dedim. Kestirip attım. Ama gerçek şuydu: Ben de bilmiyordum. Annesi gerçekten hiçbir şey bilmiyorsa… Ben İlkyaz’ı ne yapacaktım? Geri mi gönderecektim? Yaşanan bunca şeyin ardından? İçimde bir boşluk açılıyordu. Biri adımı atmamı bekliyordu, ama o adımın sonunda ne olacağını ben bile bilmiyordum. Kalbim sertçe göğsüme yumruk atıyordu. Bir çocuğum olmalıydı. Zamanım gelmişti… Hatta geçmişti bile. Derin bir nefes aldım. Tam o sırada araba malikanenin otoparkına girdi. Kemerim gibi içimdeki kontrol de iyice sıkılaştı. “Henüz hiçbir şey belli değil,” dedim, bu kez ona değil kendime konuşur gibiydim. “O kadından şüpheleniyorum. Eminim bu şeytanlıklardan haberi vardı. Sadece sustu.” Asistanım omuz silkti. “Ben öyle düşünmüyorum,” dedi soğukkanlıca. “Senden bir şeyler öğrendim herhalde. Tecrübesiz değilim.” Sözlerini umursamadım. Kapıyı sertçe açıp çıktım. Hava yavaş yavaş kararıyordu; gökyüzü kanla yıkanmış gibi ağırlaşıyordu. Malikaneye doğru ilerlerken kapı hizmetkârlar tarafından açıldı. “Hoş geldiniz Boran Bey.” Başımı sadece bir kez salladım. “Jakuzimi hemen hazır etsinler.” Kadın ellerini önünde birleştirmişti. “Her zamanki menünüzden mi olsun efendim?” diye sordu. “Evet.” Yanından geçip merdivenlere yöneldim. Adımlarım hızlı ve sertti. Arkadan gelen topuk seslerini duydum ama umursamamaya çalıştım. “Hizmetçi…” dedim, yanımdakilerden birine dönerek. “İlkyaz Hanım nerede?” “Salonda bir şeyler atıştırıyor efendim.” Başımı salladım. Odamın kapısını açıp içeri girdim. Kapatacakken kapı aralığında bir şey sıkıştı. Asistanımın ayakkabısının ucu. Topuklarından gelen o gıcırtılı parlak ses, sinirime basan bir tırnak gibiydi. Kapıyı açıp yüzüne baktım. İfadem boştı. “Ne istiyorsun?” diye sordum. Gözlerimin içine bakıyordu. Açık açık. İstekle. Usulca içeri adımladı. Bakışlarım attığı her adımda ayakkabılarına takıldı. Sanki o adımlar, odanın sınırlarını deliyordu. Tek kaşımı kaldırdım. Sessizlik uzadı.O sessizlik, konuşmaktan daha tehlikeli bir şeye dönüştü. “Ne istediğim belli değil mi, Boran Bey?” dedi başını dikleştirerek. Sesindeki o rahatlık… gözlerindeki o cesaret… Dişlerimi sertçe birbirine bastırdım. Çenem gerildi. Çünkü şu an hiçbir şeye tahammülüm yoktu. Ne ona. Ne İlkyaz’a. Ne de bir başkasının kendini bana “yakın” sanmasına. Tek istediğim yalnız kalmaktı. Sakinleşmek, kafamı toparlamak, içimde kıpırdanan o karanlığı bir süreliğine zincire vurmak. Bir adım daha attı. Gözlerim bir an karardı. “Bir adım daha atarsan…” diye hırladım, sesim boğazımdan değil, kaburgalarımın arasından çıkmış gibiydi. Duraksadı. O duraksama… İşte o duraksama her şeyi anlatıyordu. Benim nasıl bir adam olduğumu biliyordu. Bu evde kimse gerçek yüzümü onun kadar görmemişti. Karanlığımı, sınırlarımı, sabrımın bittiği yeri…Hepsini ezbere biliyordu. Yutkundu. Cesareti bir anlığına boğazına düğümlendi. “Şimdi usulca,” dedim, gözlerimi gözlerinden ayırmadan, “geldiğin gibi terk ediyorsun malikaneyi.” Sesim sertti. Netti. Üzerine mühür basılmış emir gibiydi. Bir adım ileri attım. Çok küçük ama yeterince ağır. “Bir daha da sakın,” dedim. “Ama sakın…” Gözlerim buz kesti. “Kapımı açıp odama girmek gibi bir cüret gösterme.” Boş bakışları gözlerimde asılı kaldı bir süre. Sonra geriye doğru adımladı. Kapıyı açıp çıktı. Ben de kapıyı suratına sertçe kapattım. Sessizlik. Ama bu sessizlik huzur değildi. Bu sessizlik… Patlamaya hazır bir baruttu. Gerginlikle üzerimdeki gömleğin düğmelerini çözmeye davranmıştım ki kapı bir anda tekrar açıldı. Refleksle başımı çevirdim. Karşımda İlkyaz vardı. Saçları dağınıktı. Uyku ile uyanıklık arasında kalmış gibi ama yine de güzel. Üzerinde bana ait bir tişört vardı; ona büyük gelen kumaş omzundan kayıyor, bacaklarının üstünde bitiyordu. Sanki farkında olmadan bile benim alanımın içinde geziniyordu. Elinde bir bardak vardı. İçindeki koyu sıvıdan, kokusundan kahve olduğu belliydi. Bakışlarım bardağa kilitlendi. “Ne içiyorsun?” dedim, emin olmak ister gibi. “Sadece soğuk kah—” “Bir bebeğimiz olacak,” diye kestim sözünü. Sesim sertti. Sertliğini saklamadım. Çünkü bu bir rica değildi. Bu, kuraldı. “Daha dikkatli beslenmelisin.” Bir adım attım. “Bunu da ben mi söyleyeceğim?” İlkyaz yutkundu. Dudaklarını birbirine bastırdı. Gözleri kısa bir an yere indi, sonra yeniden bana baktı. “Sadece canım çekti,” dedi. Gerginlikle gözlerimi kapattım. Burnumdan ağır bir nefes verdim. Kızamıyordum ama kontrol etmek zorundaydım. Çünkü ben kontrolü kaybedersem, bu evde herkes kaybederdi. Önüme döndüm. “Elindekini bırak,” dedim. Sesim daha alçaktı ama etkisi daha ağırdı. “Üzerimdekileri çıkar.” Bir saniye tereddüt etti. Sonra başını usulca salladı. Bardağı komodinin üzerine bıraktı. Bana doğru yaklaştı. Kaşları çatılmıştı; dikkatliydi. Sanki yanlış bir hamlede canım yanacakmış gibi. Parmakları gömleğimin düğmelerine uzandı. Titizce… Tek tek açmaya başladı. Düğmeler çözülürken, aramızdaki mesafe de çözülüyordu sanki. “Yarın için hazır ol,” dedim. Sesimde tartışmaya yer yoktu. “Okuluna bırakacağım seni.” Başını salladı sadece. Ben gözlerimi onun yüzünde değil, parmaklarında tuttum. Çünkü parmaklarının titremesi bana bir şey anlatıyordu: hâlâ korkuyordu... Hâlâ sınırlarımı tam çözememişti. “Kaçta çıkıyorsun üniversiteden?” diye sordum o beni soyarken. Sesim sakindi. Ama sakinlik bende hiçbir zaman yumuşaklık demek değildi. “Ders programıma göre değişiyor…” dedi sertçe yutkunurken. Sesi kısık çıkmıştı ama cümlenin içine gizlediği telaş, kelimelerden bile önce odaya yayılmıştı. Gözlerini gözlerime değdirmekten özellikle kaçınıyor, bakışlarını ya aynadaki yansımama ya da yerdeki fayans aralarına kaçırıyordu. Sanki bir kelime daha etse, boğazına düğümlenen şey kopup dışarı dökülecekmiş gibiydi. “Yarın kaçta bitiyor?” diye sorduğumda, refleks gibi boğazını temizledi. Derin bir nefes aldı; ciğerlerine dolan hava onu rahatlatmadı, aksine daha da ele verdi. “Yarın dörtte bitiyor ama… Bazen uzayabiliyor.” Kaşlarım, kendiliğinden çatıldı. “Bazen” dediği şeyin ardına saklanmak isteyen biri vardı karşımda. Kaçış gibi… Bahane gibi… Ve ben bahaneleri sevmiyordum. Gömleği omuzlarımdan aşağı kaydırdığında kumaş, ağır bir teslimiyetle süzüldü ve sessizce yere düştü. Ardından kemerimi çözerken elleri titriyordu. Parmakları pantolonumun fermuarına uzandığında, sanki dokunduğu şey yalnızca bir düğme değil de bir uçurumdu. Tenime yaklaştıkça nefesi hızlandı; kasıklarıma değen parmaklarının titremesi, korkunun bile nabız gibi attığını kanıtlar gibiydi. Aynadaki yansımamı izlerken sesim daha da soğudu. “Dörtte orada olacağım.” dedim gergin ama net bir tonla. “Tam dörtte almaya geleceğim. Ve sen gecikmeyeceksin.” Kelime kelime bastırdım. Her hece, bir emir kadar keskin düşsün istedim. Aynada gözlerim sertti; yüzüm sakin… ama o sakinliğin içinde, kıpırdayan bir öfke vardı. Kontrolümden çıkan en küçük ihtimal bile canımı sıkıyordu. “Ayrıca kimseyle görüşmeyeceksin. Görüşeceksen bile sadece kızlarla.” Bir an duraksadım. Sesim alçaldı, ama o alçalış yumuşamak değildi; tam tersine, daha tehditkâr bir ağırlık taşıyordu. “Sakın ama sakın o ağzından bir şey kaçırmayacaksın. Kimseye. Anlaşıldı mı?” İçimdeki tahammülsüzlük kelimelerimin arasına sızdı. “Yoksa… Asla gidemezsin üniversiteye.” Başını salladı. Nefesi titriyordu, sanki göğsünde tuttuğu korku taş gibi ağırdı. “Kimseye bir şey söylemem.” dediğinde, çenemi azıcık kaldırdım. Çünkü ben, itaatin bile düzgün söylenmesini severdim. “Şimdi benimle beraber jakuziye geleceksin.” dememle dudakları aralandı. Başını kaldırdı. Gözlerini kırpıştırırken yüzüme şaşkınlıkla bakıyordu; sanki az önce duyduğu şey bir emir değil de bir rüyaydı… Ya da bir kabus. Tam o sırada kapı açıldı. Hizmetkâr, başını kaldırmadan, gözleri yere mıhlı bir hâlde elindeki servisle banyoya geçti. Sanki bizi görmüyor gibi davranıyordu; ya da görmemeyi seçiyordu. Servisi bıraktı, geri çekildi ve tek kelime etmeden çıktı. Odanın içine o kısa sessizlik yeniden oturduğunda, banyoya doğru yürümeye başladım. “Beni takip et.” dedim, tartışmaya kapalı bir kesinlikle. Banyoya girdiğimde içerideki buhar, sıcaklıkla birlikte tenime yapıştı. İç çamaşırımı çıkarıp köpük dolu jakuzinin içine girerken, viski bardağını parmaklarımın arasına aldım. İlk yudum, boğazımdan inerken içimdeki gerilimi azaltmadı; sadece daha kontrollü bir şeye dönüştürdü. Daha tehlikeli… daha sakin bir tehdit gibi. İlkyaz, kapının eşiğinde kalmıştı. Boş bakışlarla bana bakıyordu; sanki zihni bir anlığına durmuş, vücudu yalnızca nefes almayı hatırlıyordu. Başını öne eğdi. Ne yapacağını bilmiyormuş gibi davranıyordu ama ben biliyordum: O sadece itiraz etmeye cesaret edemiyordu. Sesim, jakuzinin köpüklü yüzeyinden bile daha keskin çıktı. “Soyun… Ve kucağıma gel.” dedim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD