İLKYAZ
Avucum yüzüne çarptığında banyoda tok, kemikli bir ses yankılandı. Fayanslar titreşti. Ayna bile irkildi sanki. Başı sola savruldu.
Boynundaki kaslar gerildi. Bir anlığına zaman durdu. O anın içinde sadece nefesim vardı. Titrek. Kontrolsüz. Ama geri çekilmeyen bir nefes.
Ben ona bakıyordum. Kaçmadım. Gözlerimi kaçırmadım. Kirpiklerim bile oynamadı. İçimde bir şey yıkılıyordu ama dışım dimdikti.
Ellerim titriyordu. Kalbim göğsümü yumrukluyordu. Ama durmadım. Korku yoktu. Artık yoktu.
“Ben bu yatakta yaşanılan hiçbir şeyi ciddiye almadım, merak etme Boran Karahan,” dedim. Dişlerimin arasından. Tıslayarak. Sesim titriyordu. Ama geri çekilmiyordu. Zayıf değildi. Kırık değildi. Sadece öfkeyle yoğrulmuştu.
Bir adım daha attım. Bilerek. İsteyerek. “Hiçbir zaman da ciddiye almam.”
Gözlerimde biriken yaşlar ağır ağır yanaklarıma süzüldü. Dudaklarımı ısırdım. Sertçe. Bu bir acziyet değildi. Bu bir çözülme değildi. Bu… saf, kirli, yakıcı bir öfkeydi. İçimde büyüyen. Kontrol altına alınamayan.
“Söylediklerinle beni ezdiğini sanıyorsan yanılıyorsun.” Sesim kısıktı. Ama keskindi. Jilet gibiydi. Kesiyordu. “Ben senin ağzından çıkan bu lafları yutacak biri değilim.”
Kalbim deli gibi atıyordu. Göğsüm daralıyordu. Midemde bir yumruk vardı. Ama geri adım atmadım. Tam tersine. Omuzlarımı geriye aldım. Göğsümü dikleştirdim. Kendimi büyüttüm. Olduğumdan daha büyük yaptım.
“Beni aşağılaman seni güçlü yapmıyor.”
Bir nefes aldım. Derin. Titrek. Ciğerlerimi yakan bir nefes. “Sadece ne kadar zavallı olduğunun altını çiziyor.”
Gözlerindeki öfkeyi gördüm. Dişlerini sıktı. Çenesi kasıldı. Ama bu kez… bu kez ben korkmadım. İçimdeki korku çoktan ölmüştü. Yerine başka bir şey gelmişti. Daha sert. Daha tehlikeli.
“Beni bir anlaşmanın içine hapsetmiş olabilirsin,” dedim. Sesim şimdi sakindi. Tehlikeli bir sakinlik. “Ama dilimi almadın. İrademi almadın. Gururumu hiç almadın.”
Söyledikleri affedilemezdi. Ağırdı. İnsanın sırtını çökerten türdendi. Ama ben… onları taşımayacaktım. Başkasının pisliğini sırtıma yük etmeye niyetim yoktu.
“Bu yatakta ne yaşandıysa yaşandı.” Bakışlarımı gözlerinden ayırmadım. Bir saniye bile. “Ama beni değersiz hissettireceğini sanıyorsan…”
Dudaklarım sertçe kıvrıldı. Acı bir gülümseme. Keskin. “Yanılıyorsun.”
Boran ilk kez sustu. Ve o sessizlik… Bir tokattan daha sertti. Bir bağırıştan daha yıkıcıydı. Bir son gibiydi.
Hızla odaya doğru yürüdüm. Neredeyse koşar gibi. Ayaklarım yere sert basıyordu. Her adımım bir karar gibiydi. Üzerimi değiştirdim.
Ellerim aceleciydi ama aklım berraktı. Eşyalarımı aldım. Ne eksik ne fazla. Ardından kapıya yöneldim. Çıkıyordum. Tartışma bitmişti. En azından benim için.
“Nereye gittiğini sanıyorsun?”
Sesi arkamdan geldi. Düşük. Boğuk. Tehlikeli. Omzumun üzerinden baktım. Gözlerinin içine. Kaçmadan. Geri çekilmeden. Bakışlarımda tek bir tereddüt yoktu. İçimdeki öfke hâlâ sıcaktı. Henüz sönmemişti.
“Sana sadece bir çocuk verecek sürtük için bu yatak odası biraz fazla değil mi, Karahan?” dedim. Sesim sakindi. Ama altı zehir doluydu. “Kendi odama gidiyorum. En başta beni soktuğun odaya.”
Kapıyı öfkeyle araladım. Ahşap gıcırdadı. Benim gibi.
Zaten tam karşıdaydı. O oda. İlk geceden beri bana ait olmayan tek yer. Kapıyı açtım. İçeri girdim. Ardından sertçe kapattım. Kilidi çevirdiğim anda yumruklar kapıya inmeye başladı. Hiç beklemeden. Hiç duraksamadan.
“Aç şu kapıyı, İlkyaz!” diye bağırıyordu. “Sana kilitleme dedim kapıları!”
Sesi öfkeliydi. Buyurgandı. Alışık olduğu gibi. Ama bu kez… umursamadım. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama ellerim sakindi. Kilide bir kez daha bastım. Sanki onu mühürler gibi.
Banyoya girdim. Işığı yaktım. Aynadaki yansımama bakmadım. Üzerimdekileri çıkardım. Kumaşlar yere düştü. Benimle birlikte. Sıcak suyu ayarladım. Buhar yükseldi. Tenime değdiği an nefesim gevşedi.
Duş değildi bu. Bir arınmaydı. Bir banyo. Uzun. Sessiz. Kendime ait.
Hiç acele etmedim. Suyun altında uzun uzun durdum. Omuzlarımdan aşağı aktı. Boynumdan. Sırtımdan. Sanki üzerimdeki her kelimeyi, her hakareti, her kirli bakışı akıtıyordum. Kapının ardındaki öfke vardı. Ama artık uzaktı. Çok uzakta.
Sadece kapıyı değil. Onu da dışarıda bırakmıştım.
Uzun sürdü yıkanmam. Zamanı saymadım. Suyun altında kaldım sadece. Sanki durursam dağılacakmışım gibi. En sonunda musluğu kapattım.
Saçlarımdaki suyu parmaklarımla akıttım. Havluyu bedenime sardım. Aynaya bakmadım. Bakmak istemedim. Odaya doğru ağır adımlarla yürüdüm.
Kendi kıyafetlerimi giydim. Tanıdık. Bana ait. Derin nefesler aldım. Ciğerlerim dolsun diye. İçimdeki sıkışma biraz gevşesin diye.
Başımı kaldırıp duvardaki saate baktım. Henüz çok erkendi. Ama umurumda değildi. Uyuyacaktım. Özellikle de akşam yemeğinde onun yüzünü görmemek için. Aynı masada oturmak istemiyordum. Aynı havayı solumak bile ağır geliyordu.
Burada kaldığım süre boyunca yeterince laf yemiştim zaten. Yutmuştum. Sindirmiştim. Sessiz kalmıştım. Ama son söyledikleri…
Onlar farklıydı. Ağırdı. İnsanın içine çöken türdendi. Sindirilmezdi.
Saçlarımı kuruttum. Sonra yatağa doğru ilerledim. Kendimi içine bıraktım. Cenin pozisyonuna kıvrıldım. Titrek bir nefes aldım.
Yarın okulum vardı. Ve ben o okula gidecektim. Nasıl olursa olsun. İstemese de. Engellese de. Geri kalan hiçbir şey beni ilgilendirmiyordu artık.
Gözlerimi kapattım.Bedenim yorgundu. Çok yorgundu. Sadece yorgun da değil. Sızlıyordu. Her yerim. Onun bıraktığı izler yüzünden. Resmen bir traktör gibi geçmişti üzerimden. Abartı değildi bu. Kemiklerim bile ağrıyordu.
Adam durdurulmuyordu ki. Her saniye. Her an. Öpüşme. Dokunma. Yiyip bitirme derdi.
Bilerek mi yapıyordu, onu bile bilmiyordum artık. Belki de biliyordum da kabullenmek istemiyordum.
Derin bir iç çektim. Beynimin içindeki düşüncelere zorla bir son verdim. Kapattım. Susturdum. Kendimi korumak için.
Dinlenmem gerekiyordu. Gerçekten. Ruhen. Bedenen. Zihnen. Gözlerimi kapattım ve sadece uyumayı diledim.
***
Odadan gelen sesler yüzünden gözlerimi araladım. Ani değildi. Yavaş oldu. Uykuyla uyanıklık arasındaki o tatsız aralıkta. Boğazım kuruydu. Uyku mahmurluğuyla yutkundum. Gözlerim alışırken etrafa baktım.
Ve onları gördüm.
Odanın içindeydiler. Hizmetkârlar. Sessiz ama hızlı. Ellerinde paketler. Kutular. Torbalar. Bir de kapının pervazına yaslanmış hâlde Boran vardı.
Kollarını göğsünde birleştirmişti. Rahattı. Kontrol onda gibiydi. Odayı izliyordu. Olan biteni. Beni değil. En azından bakışları bana değmiyordu.
Ne olduğunu hâlâ anlamamıştım.
Yatakta doğruldum. Yavaşça. Başım hafif zonkluyordu. Oturur pozisyona geldim. Battaniyeyi üzerimde tuttum. Gözlerim sahnenin içinde dolaşmaya başladı.
Her yerde eşyalar vardı.
Ayakkabı kutuları. Bir sürü. Yan yana dizilmiş. Mağaza paketleri. Büyük küçük. Marka ismi olmayan sade paketler. Çanta kutuları. Kozmetik ürünleri. Kutular açılıyor. Poşetler hışırdıyor. Oda doluyordu. Resmen dolduruluyordu.
Neler oluyordu böyle?
Hizmetkârlar hiç durmadan çalışıyordu. Kıyafetleri dolaba yerleştiriyorlardı. Askılar metalik bir ses çıkarıyordu. İki tanesi makyaj masasına yöneldi.
Kozmetik eşyaları tek tek dizmeye başladılar. Düzenli. Ölçülü. Sanki burası başından beri böyle olması gerekiyormuş gibi.
Ben ise sadece izliyordum.
Kafamın içinde tek bir netlik vardı. Sabah olmuştu. Gün ışığı perdelere vuruyordu. Bu oda bana sorulmadan değiştiriliyordu. Benim üzerimden. Ben uykudayken.
Boran hâlâ kapıdaydı. Sessiz. Hareketsiz. Gözleri keskin. Bu bir jest miydi, bir mesaj mı… henüz bilmiyordum. Ama içimde bir sıkışma vardı. Tanıdık. Hoş olmayan.
Usulca yattığım yerden kalktım. Sessiz olmaya çalışmadım aslında. Sadece onunla daha fazla aynı havayı solumak istemiyordum.
Banyoya doğru ilerledim. Kapıya yaklaşırken Boran’la kısa bir an göz göze geldik. Bir saniyelikti. Ama yetti. Yetti de arttı bile. Ardından kapıyı sertçe çarptım suratına. Bilerek. İsteyerek.
“Sabah sabah sanki tabakhaneye bok yetiştirecekler…” diye homurdandım ağzımın içinde. Sesim düşük ama öfkem netti. Zaten bir türlü uyutmamışlardı.
Eminim bu da Boran’ın işiydi. Bilerek. Sırf uyuyamayayım diye. Rahat edemeyeyim diye. Özellikle bu saati seçmişti. Kontrol manyağıydı çünkü. En sevdiği şey insanın düzenini bozmak, sonra da buna lütufmuş gibi bakmaktı.
Banyodaki işlerimi ağır ağır hallettim. Acele etmedim. Kimseye yetişmek zorunda değildim. Sonra tekrar odaya geçtim. Tıkırtılar bitmişti. Sesler kesilmişti. Her şey yerli yerindeydi artık. Fazlasıyla düzenliydi. Fazlasıyla planlı.
Dolabı açtım. Kıyafetleri dikkatle incelemeye başladım. Renk renk elbiseler. Pantolonlar. Bluzlar. Gömlekler. Tişörtler. Dolap ağzına kadar doluydu. Hiçbiri bana sorulmamıştı. Ama hepsi benim içindi. Bu da işin en rahatsız edici tarafıydı.
Başımı çevirip ayakkabılara baktım. Spor ayakkabılar. Kısa topuklular. Yüksek topuklular. Botlar. Çizmeler. Her tarzdan. Her ihtimale göre. Sanki bir hayat bana zorla giydirilmeye çalışılıyordu.
Köşede duran dolaba kaydı bakışlarım. İçinde kitaplar vardı. Çok sayıda. Kaşlarımı çattım. Usulca yaklaşıp inceledim.
Okul kitaplarım. Defterlerim. Her şey. Eksiksiz. Hemen yanında bir çalışma masası. Tertipli. Hazır. Benim yerime düşünülmüş.
İç çektim. Geniş çantamı aldım. Ders kitaplarımı, defterlerimi, kalemlerimi içine koydum. Kenara bıraktım. Hazırdı artık. En azından bu kısım.
Normalde okulda çok şıkır şıkır giyinen biri değildim. Ama öyle Allah ne verdiyse giyinen biri de değildim. Sadeydim. Ama özenli. Sadeydim. Ama zarif. Sadeydim. Ama üzerimdeki kıyafetlerden kim olduğum anlaşılırdı.
Bugün öyle olmayacaktı. Bugün belki de fazlasıyla abartacaktım. Çünkü Boran’ın karşısında zayıf görünmek istemiyordum. Bir kez bile.
Siyah deri mini eteği çıkardım. Üzerine dantelli siyah bir bluz aldım. Derin bir dekoltesi vardı. Kolları tamamen ince tüllerden oluşuyordu. Kendimi aynada süzdüm. Geri adım atmadım.
Bluzun altına sütyen takmadım. Takmanın da bir anlamı yoktu zaten. Dekoltesinde belli olurdu. Her şeyi ucuzlaştırırdı. Buna niyetim yoktu.
Ayakkabı dolabına yöneldim. Siyah uzun çizmeleri aldım. Önce siyah diz çoraplarımı giydim. Ardından çizmeleri. Fermuarı yavaşça çektim. Çizme dizimin üç parmak üstünde bitiyordu. Bilerek seçmiştim.
Makyaj masasına oturdum. O sırada kapı zarifçe tıklandı. “İlkyaz hanım, kahvaltı masası hazır. Boran bey sizi bekliyor efendim.”
Duymamazlıktan geldim. Bilerek. Bu evde ilk kez zincirlerimi kırdığımı hissediyordum. Saçlarımı taradım. Sonra sinir bozucu bir yavaşlıkla şekil vermeye başladım. Uçlarına dalgalar verdim. Acelem yoktu. Olmayacaktı.
Yeni alınan kozmetik eşyaları kullanmaya başladım. Şişen, moraran göz çevremi kapattım. Rimel sürdüm. Yanaklarıma allık. Yüzüm az da olsa renklenmişti.
Aynadaki halim az önceki halimden çok daha iddialıydı. Dudaklarıma hafif bir kırmızılık verdim. Çantamı aldım. Ayağa kalktım.
Hazırlanmaya başladığımda saat yedi buçuktu. Şimdi tam sekizdi. Bunun onu çıldırttığını biliyordum. Kurallarına uyulmaması en sevmediği şeydi. Ve ben bugün o kuralları çiğniyordum.
Merdivenlerden aşağıya hızlı adımlarla indim. Topuklu ayakkabılarımın sesi malikanede yankılandı. Sert. Net. Geri dönüşsüz.
Salona adım attığımda her zamanki yerindeydi. Ama bu kez sırtı dönük değildi. Tam karşımdaki sandalyede oturuyordu. Dik. Soğuk.
Kaşları çatık. Elindeki tabletle ilgileniyor gibi görünüyordu ama dikkatinin bende olduğunu hissediyordum. Havanın içi gerilmişti. Daha konuşmadan.
“Sanırım bu evin kurallarını tekrar hatırlatmam gerekecek,” dedi. Sesi düz. Buyurgan.
Omuz silktim. Umursamazca. Parmaklarımı deri eteğimin cebine sıkıştırdım. Bilerek. Rahat görünmek için.
“Bu evin kuralları artık beni ilgilendirmiyor.”
O an başını kaldırdı. İlk kez. Ama bakışları yüzüme gelmeden önce üzerimde gezindi. Parça parça. Yavaşça. Kaşları istemsizce havalandı.
Masmavi gözleri bedenimde dolaşırken, içinde bir şeylerin çatırdadığını hissettim. Öfke. Sahiplenme. Kontrol. Hepsi bir aradaydı.
“Bu giydiklerin…” dedi dişlerini sıkarak. “Bunlarla mı gideceksin okula?”
Sesi sertleşmişti artık. Bastırılmış bir öfke vardı içinde. “Tam olarak böyle gideceğim.” dedim. “Bir sorun mu var?”
Yanına doğru yürüdüm. Sandalyeyi çektim. Oturdum. Bacak bacak üstüne attım. Rahat. Kendimden emin.
Bakışları açılan baldırlarımda takılı kaldı. Oturur oturmaz etek biraz sıyrılmıştı. Kalçalarımın yanları görünüyordu. Gözlerini kaçırmadı. Kaçamadı.
“Git üzerini değiştir.”
Dudaklarım kurumuştu. Önce dilimle ıslattım. Sonra meyve suyu bardağımı aldım. Yudumladım. Bilerek yavaş.
“Niye?” dedim. “Bu parçaları dolabıma siz koydunuz. Ben de giydim.”
Hafifçe gülümsedim. “Güzel olmuşum ama değil mi?”
“Bak, bir de kendi etrafımda döneyim.” Ayağa kalktım. Sakince. Kendi etrafımda döndüm. Bedenimin her açıdan görünmesini istiyordum.
Özellikle arkadan. Etek kalçalarıma yapışmıştı. Vücut hatlarımı saklamıyordu. Saçlarımı kaldırdım.
“Bak,” dedim. “Sırt dekoltem özellikle şahane duruyor.”
Sözlerim bittiğinde tekrar oturdum. O ise burnundan sert nefesler alıp veriyordu. Çenesi kilitlenmişti.
“Benimle dalga mı geçiyorsun?!” diye kükredi.
Bacak bacak üstüne attım tekrar. Daha da rahat. “Hayır,” dedim. “Bu şekilde gideceğim.”
Omuz silktim. “Okuldakileri görmen gerek. Kimileri kısacık şortlar giyiyor. Bak bana.”
“En azından bacaklarım kapalı.”
Dudaklarını öfkeyle ısırdı. Elindeki tableti masaya sertçe bıraktı. Ses salonda yankılandı. “Şimdi…” dedi. “Odana gidiyorsun. Ve bu eteği üzerinden yok ediyorsun!”
Dudaklarım kıvrıldı. Hafifçe masaya doğru eğildim. Ona yaklaştım. Sesimi düşürdüm. “Neden?” diye fısıldadım. “Yoksa… Sürtüğünü başkalarının sikmesinden mi korkuyorsun?”
O an gözlerinin karardığını gördüm. Tam yerine basmıştım. Onun kelimeleriyle. Onun damarına. “Ne dedin?” diye tısladı dişlerinin arasından.
Biraz daha yaklaştım. Yetmedi. Ayağa kalktım. Dizimi bacağına yasladım. Yüzüne eğildim.“Sürtüğünün,” dedim. “Başkaları tarafından sikilmesinden mi korkuyorsun, Boran Karahan?”
Bir anda sertçe belimden tuttu. Gücü ani ve kesindi. Beni kendine çekti. Dengem bozuldu. Ve kucağına oturdum.
O an… Hava tamamen değişti.
Gözlerini kapattı. Bir anlığına. Sakin kalmaya çalışır gibiydi. Nefesini kontrol etmeye uğraşıyordu ama beceremiyordu. Çenesi kilitliydi.
“Cümlelerine dikkat et, İlkyaz…” diye fısıldadı. “Bu cesareti nereden buluyorsun?”
Avuçlarımı göğsünde gezdirdim. Bilerek. Yavaşça. “Tam olarak kendimden buluyorum bu cesareti, Karahan,” diye fısıldadım kulağına. Sesim sakindi. Tehlikeliydi. “Bundan sonra böyle. Sürtüğün… Gerçekten bir sürtük gibi davranacak.”
Belimdeki parmakları sıkılaştı. Sertçe yutkundu. Nefesi bozuldu. “Kes sesini!” diye hırladı.
Yüzüme sahte bir şaşkınlık yerleştirdim. Ardından bacaklarımı iki yana açarak kucağına daha net yerleştim. Etek belimde toplanmıştı. Bacaklarım açıktaydı. Saklamadım. Saklamayacaktım.
“Neden?” diye fısıldadım. Dudaklarına çok yakın. Kucağında hafifçe kıpırdadım. Bilerek. “Üzerime yapıştırdığın etiketin hakkını veriyorum işte.”
Sertçe yutkundu. Sonra geri çekildim. Derin bir nefes aldım. Yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. Dudaklarım kıvrıldı. Demek işe yarıyordu.
“Sana çık ve üzerini değiştir dedim!” diye kükredi.
Bir an irkildim. Çok kısa. Sonra gözlerinin içine soğuk soğuk baktım. Kaçmadım. “Hani demiştin ya…” dedim. “Tenine dokundukça tiksiniyorum diye.”
Başımı hafifçe eğdim. “Sen bana her dokunduğunda ben de senden tiksiniyorum bunu biliyor musun?''
Sesim yükselmedi. Daha da tehlikeli oldu. “Aldığım zevk sadece bedenimle ilgili. Sen üzerimdeyken… Hep daha yakışıklı birini hayal ediyorum mesela.”
Avucumu masaya sertçe vurdum. Ses salonda yankılandı. Gözlerine inen öfke perdesini gördüm. Ve sakince gülümsedim.
“Sana bir an önce bir evlat verip defolup gitmek istiyorum. Belki hayatıma daha iyisi çıkar. Senin altında zoraki inlediğim gibi değil… İsteyerek, inlerim onun altında…” Sertçe yutkundu.
Ayağa kalktım. Masadan bir parça peynir aldım. Ağzıma attım. Çiğnerken çantamı omzuma taktım. “Doydum ben.”
“Afiyet olsun.”
Kapıya doğru yürüdüm. “Dışarıda bekliyorum. Merak etme. Kaçmayacağım.” Bir an önce okuluma devam etmek istiyorum.”
Tam kapıya yaklaşmıştım ki yumruğunu masaya indirdi. Sert. Öfkeli. Adımlarım durdu. Ama dönmedim.
“Sen bana kafa mı tutuyorsun, İlkyaz hanım?!”
Sadece durdum.“Anne—”
“Annemle tehdit edip durma artık!” diye hışımla döndüm. Gözlerim öfkeyle yanıyordu. “Sadece tehdit ediyorsun. Bir şey yaptığın yok. Korkmuyorum anlamıyor musun?”
Masadan kalktı. Bana doğru yaklaştı. Tam karşıma geçti. Başını eğip yüzüme baktı. Kaşları çatık. İfadesi sertti. Ciddiydi.
Derin bir nefes aldım. Gözlerinin içine baktım. “Tutturmuşsun ki, karımı senin annen öldürdü diye. Doğum sırasında oluşan bir komplikasyonun hesabı neden annemden soruluyor?”
Sesim titremedi. “Sen karını ve çocuğunu düşünseydin bu gebeliği sonlandırırdın. Ama sen bencilsin. Sadece kendini düşünmüşsün. Kadın sana bir bebek versin yeter. Gerisi umurunda bile olmamış.”
Sustu. Tek kelime edemedi. Sadece gözlerimin içine baktı. “Senin gibi bir adama…” dedim yükselerek. “Bebeğimi bırak… Tırnağımın çöpünü bile vermem!”
Göğsüm kalkıp iniyordu. “Sen bir çocuğu hak ediyor musun ki… Benden çocuk istiyorsun?”
“Senden değil koca, baba bile olunmaz!” dedim. Sesim titremiyordu. Bilerek. “Bir de çıkmışsın karşıma kullandığım ilacın hesabını soruyorsun benden!”
Sözlerim ağırdı. Farkındaydım. Ama umurumda değildi artık. “Senin gibi bir adama çocuk vereceğim birde! Çocuğa yazık çocuğa!”
“Haddini aşıyorsun.”
Sesi sertleşti. Bir sonraki anda ensemden kavradı. Gücü ani geldi. Beni kendine doğru çekti. Açıkta kalan göğüslerim istemsizce tenine çarptı. Midem kasıldı. Ama geri çekilmedim. Gözlerimi kaçırmadım.
“Sen bana karşı haddini aşarken sorun yoktu,” dedim dişlerimin arasından. “Ben aştığımda mı sorun oldu?”
Nefesim hızlandı. Ama sesim netti.
“Bana sürtük derken… Bana orospu damgası vururken… Hiçbir sıkıntı yoktu!”
Gözlerinin içine bakarak konuştum. Kaçmadan. Eğilmeden.“Bundan sonra… Bana nasıl davranırsan… O davranışlarının karşılığını alacaksın.” Sesim sertleşti. “Anladın mı?”
Bir adım daha yaklaştım. Korku yoktu artık. “Bundan sonra tenime… Benim isteğim olmadan… Dokunamazsın.”
Bir an durdum. Nefes aldım. “Dokundurtmam!”
Göğsünden sertçe ittirdim. Ama milim bile kıpırdamadı. Bunun üzerine elini hızla iterek kendimi geri çektim. Aramızda mesafe oluştu. Gözlerinin içine öfkeyle bakıyordum. Titremiyordum. Geri çekilmiyordum.
“Sürtük nasıl olunurmuş…” dedim. “Bu saatten sonra göreceksin sen.” Sözlerim orada bitti.
Onu umursamadan döndüm. Salondan çıktım. Arkama bakmadım. Bir saniye bile.
Malikaneden dışarı adım attığım an serin hava ciğerlerime doldu. Keskin. Gerçek. Temiz. Ellerimi yumruk yaptım. Gökyüzüne baktım. Bulutlar ağırdı. Benim gibi.
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Göğsüm inip kalkıyordu. Ama nefesimi düzenlemeye çalıştım. Kendimi sakinleştirmek için. Ayakta durabilmek için.
Bu sadece bir tartışma değildi. Bu bir kopuştu. Artık geri dönüş yoktu.