BORAN
Araba her sarsıldığında dolgun göğüsleri bluzunun altında kontrolden çıkacakmış gibi kıpırdıyordu. Ellerimi farkında olmadan yumruk yapmış, dişlerimi öfkeyle birbirine kenetlemiştim.
Kendime hâkim olmaya çalışıyordum. Ne kadar başka tarafa bakmaya zorlarsam zorlayayım, gözüm yine ona kayıyordu. Bana göre yarı çıplaktı şu an ve bu gerçeği değiştirecek tek bir hamle bile yapamıyordum.
Bir zamanlar işe yarayan hiçbir şey artık tesir etmiyordu. Tehditlerim sıradanlaşmış, bakışlarım gücünü yitirmişti. Son ana kadar her şey kontrolüm altındaydı; korkusu gözlerinde büyüyor, karşımda rahat nefes alamıyordu.
Ta ki o son sözler ağzımdan dökülene kadar. Meğer onu kırmaya çalışırken içindeki dişli kadını uyandırdığımı fark edememişim.
“En yakın zamanda telefonumu istiyorum,” dedi net ve sert bir sesle. Kaşlarım anında çatıldı, başımı ağır ağır ona çevirdim. Bacak bacak üstüne atmıştı; giydiği iki karış mini etek kalçalarının hatlarını saklamaya bile çalışmıyordu.
“Şimdi de emir mi vermeye başladın?” dedim. Omzunun üzerinden bana baktı, gözlerini gözlerime kilitledi.
“Emir vermiyorum. İhtiyacımı söylüyorum,” dedi sakin ama meydan okuyan bir tonla. “Telefon bir lüks değil, ihtiyaç. Derslerim, notlarım, düzenim… Hepsi onun içindeydi. Sen hepsini tek hamlede aldın elimden.”
Kahverengi gözlerine soğukça bakmaya çalışıyordum ama iradem çatırdamaya başlamıştı. Bakışlarım istemsizce aşağı kayıyor, bunu fark ettiğim her an kendime daha çok sinirleniyordum. O ise bunu fark edecek kadar zekiydi.
“Bakışlarını üzerimden çekemiyorsun,” dedi alayla. “Sen böyleysen, okuldaki erkekleri düşünemiyorum bile.”
O an kanım kaynadı. Başka erkeklerin bakışları zihnimde birer birer canlandı; onu süzen gözler, onunla konuşanlar, yakın duranlar…
Her sahne beynimde şimşek gibi çakıyordu. Yerimde duramıyordum artık. Tam o sırada araba durdu ve üniversitenin heybetli binası görüş alanıma girdi.
İlkyaz kapıyı açıp indi, çantasını koluna taktı. Kapıyı kapatmadan önce omzunun üzerinden dönüp baktı ve gülümsedi.
“Sürtüğüne görüşürüz demek yok mu?” dedi alayla. “Çok alınırım.”
Bu kelimeyi ağzına her alışında içimde bir şeyler kopuyordu. O etiketi ona yapıştıranın ben olduğumu bilmek, öfkemi daha da büyütüyordu.
Dudaklarımı ıslattım, kapı kapandı. Araç hareketlenmişti ki sesim sabrıma ihanet etti. “Bekle!”
Şoför durdu. Camdan onu izliyordum. Kalçalarını sallaya sallaya, sanki özellikle gözüme sokar gibi binaya doğru yürüyordu.
Bakışlarım keskinleşti; nedense tüm erkeklerin dönüp ona baktığını hissediyordum. Yumruğumu dudaklarıma dayadım, gözlerimi ondan ayıramadım.
Bugün üzerindeki her parça onu kusursuz şekilde tamamlıyordu. Evet, o kıyafetleri ben seçtirmiştim ama bunları bana karşı bir silah gibi kullanacağını aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Bir anlığına adımları durdu. Omzunun üzerinden bakıp beni hâlâ orada gördüğünü fark ettiğinde dudaklarında o alaycı, kendinden emin kadın gülümsemesi belirdi.
Saçlarını umursamazca savurdu, hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti. O yürüyüşte bile meydan okuma vardı; bilerek, isteyerek sinirime basıyordu.
Ama binaya girmedi. Tam aksine, binanın hemen yanındaki banklarda oturan kalabalık bir arkadaş grubunun arasına daldı.
Kahkahalar, sesler, rahatlık… Ve evet, grubun içinde erkekler de vardı. İçimde bir şeyler gerildi, çenem farkında olmadan kilitlendi.
İçlerinden biri ona dokundu. Hafifçe kolundan tutup etrafında döndürürken bakışlarının bedeninde gezinmesini net bir şekilde gördüm. O an sinirim beynime vurdu.
“Siktiğimin şerefsizi!” diye fısıldadım dişlerimin arasından ve yumruğumu öfkeyle deri koltuğa indirdim.
Bu görüntüye daha fazla katlanamazdım. Arabadan inip müdahale etmek ise yapılabilecek en büyük hataydı. Böyle bir hamle, onun gözünde beni daha da küçültür, kıskandığımı düşündürürdü.
Buna izin veremezdim. Zaten böyle düşünmesine de gerek yoktu. Sevginin, aşkın olmadığı bir yerde kıskançlık ne diye var olsun ki?
“Devam et,” dedim şoföre soğuk bir sesle. Araba ağır ağır asfaltta ilerlerken gözlerim hâlâ o grubun içindeki tek kadının üzerindeydi.
İlkyaz’ın. Kahkahalar attığını gördüm; rahat, umursamaz ve bilerek sergilediği bir özgürlükle. Bir erkeğin elini omzuna koyduğunu fark ettiğimde göğsüm daraldı. Tenine değen o yabancı sıcaklık, içimdeki öfkeyi daha da körükledi.
Burnumdan sert soluklar alıp verirken dudaklarımı birbirine bastırdım. Kontrolü kaybetmemek için kendimi zor tutuyordum; çünkü bu savaş dışarıda değil, içimdeydi.
Şirketin önüne gelene kadar zihnim İlkyaz’dan başka hiçbir şeye tutunamıyordu. Düşüncelerim tek bir noktada dönüp duruyor, yerimde rahat edemiyor, içime sığamıyordum.
Göğsüm daralıyor, arabanın içi bile üstüme üstüme geliyordu. Camı araladım; soğuk ve temiz havanın içeri dolmasına izin verdim ama bu da yetmedi. İçimdeki huzursuzluk, birkaç nefesle geçecek gibi değildi.
Tam o sırada araç durdu, kapı yavaşça açıldı. Dışarı adım attığım an ayakkabılarımın asfaltla buluşan sesi kulağıma sert geldi.
Üzerimdeki ceketi kısa bir hareketle düzelttim ve şirkete doğru hızlı, kararlı adımlarla yürümeye başladım. Bu bina benim alanımdı; burada her şey kontrol altındaydı, burada duygulara yer yoktu.
İçeri girdiğimde her şey olması gerektiği gibiydi. Sessizlik, düzen, disiplin… Gereksiz kalabalıklar, anlamsız gürültüler yoktu. Bu düzen beni her zaman sakinleştirirdi ama bugün etkisi zayıftı.
Aklım hâlâ geride kalmış, başka bir yerde takılıp kalmıştı. Asistanım yanıma yaklaştığında yüzündeki o her zamanki ciddi ifade yerindeydi. “Günaydın Boran Bey,” dedi.
Başımı kısa bir hareketle salladım.
“Günaydın. Şirketle ilgili son raporları istiyorum, hemen,” dedim. Konuşurken bile adımlarımı yavaşlatmadım.
Asansöre doğru ilerlerken ses tonum sertti; o da hiç soru sormadan, hızlı ve düzenli adımlarla beni takip etmeye başladı.
Asistanım tableti açtı, sesi net ve mekanikti. “Geçen ayın finansal özetleri tamamlandı. Gelirlerde yüzde sekizlik bir artış var, ancak lojistik giderleri planlananın biraz üzerinde. Bununla ilgili alternatif sözleşme tekliflerini dosyaya ekledim.”
Başımı hafifçe salladım. Gözlerim ekranda geziniyordu ama zihnim sayılara odaklanmakta zorlanıyordu.
“İkinci rapor,” dedi devam ederek. “Yeni yatırım projesi için fizibilite tamamlandı. Risk oranı düşük, geri dönüş süresi on sekiz ay. Yönetim kuruluna sunulmaya hazır.”
“Bugün,” dedim keskin bir tonla. “Toplantı gündemine alsınlar.”
“Anlaşıldı, Boran Bey.” Kısa bir duraksamadan sonra ekledi: “Ayrıca hukuk departmanından gelen bir dosya var. Geçen hafta başlatılan sözleşme feshiyle ilgili.”
Elini uzattı, dosyayı masama bıraktı. Parmaklarımı dosyanın üzerinde gezdirdim ama açmadım. İçimdeki huzursuzluk yeniden kıpırdanmıştı.
“Başka?” diye sordum.
“Şimdilik bu kadar,” dedi. “Gün içinde ek bir gelişme olursa anında bildiririm.”
“Çıkabilirsin,” dedim soğukça.
Kapı kapandığı anda odadaki sessizlik kulaklarımı tırmaladı. Masanın arkasına geçtim ama oturmadım. Ayakta durmak istiyordum; çünkü içimde biriken şey oturacak gibi değildi.
Kravatımı gevşettim, nefesim düzensizdi. Göğsümde sıkışan o tanıdık baskı yeniden yükseliyordu.
Masadaki dosyaya baktım. Raporlar, rakamlar, projeler… Hepsi kusursuzdu. Her şey kontrol altındaydı. Ama bu kusursuz düzenin ortasında bir tek şey yerli yerinde durmuyordu. Onun yüzü, gülüşü, o kahkahalar… O erkeğin omzundaki eli.
Elimi masaya sertçe indirdim. Cam kalemlik devrildi, içindekiler yere saçıldı. Umurumda bile olmadı. Bir adım geri attım, sonra bir adım daha. Oda bana dar gelmeye başlamıştı. Duvarlar üstüme doğru yürüyordu sanki.
“Amına koyayım…” diye fısıldadım dişlerimin arasından.
Aklımda aynı görüntü dönüp duruyordu. Bilerek yapıyordu. Bunu biliyordum. Bana nispetti bu. Sınırlarıma basmak, beni denemekti.
Ve en çok da kontrolümden çıkabildiğini göstermekti. Bu düşünce midemi bulandırdı.
Masadaki dosyayı kaptığım gibi karşı duvara fırlattım. Sert bir sesle çarpıp yere düştü. Ardından sandalyeyi tekmeyle devirdim.
İçimdeki öfke artık sessiz değildi; boğazımdan yukarı tırmanıyor, beni zorla konuşturmak istiyordu.
“Benim düzenimi… benim sabrımı…” diye mırıldandım. Cümleyi tamamlayamadım. Çünkü tamamlamak istemediğim şeyler vardı.
Avuçlarım titriyordu. Kontrol dediğim şey, ince bir ipmiş meğer. Bir bakmışsın kopmuş. Derin bir nefes almaya çalıştım ama ciğerlerim yetmedi. Masaya eğildim, iki elimle kenarından tutup başımı öne eğdim.
Bu bir kıskançlık değildi. Buna o adı vermek istemiyordum. Bu, kaybetmeye tahammül edememekti. Emir verdiğim bir dünyada, bir tek onun bana meydan okumasıydı.
Telefonum masanın üzerinde titredi. Bir an bakmadım. Sonra yavaşça doğruldum. Ekrana baktığımda yüzümde sert bir ifade belirdi.
“Bu iş burada bitmedi,” dedim kendi kendime, sesim alçak ama tehlikeliydi. “Hiçbir şey bitmedi.”
Telefonu elime aldım. Arama tuşuna bastım. Artık geri dönüş yoktu.
Telefon çaldığı anda karşı tarafın nefesini bile beklemeden konuşmaya başladım.
“Üniversiteden hemen bir kız öğrenci ayarlıyorsun. Yoksa da ayarlıyorsun, anladın mı? Söyleyeceğim kızla arkadaş olmasını sağlıyorsun. Detay istemiyorum. Sebep sorma, Cihangir. Sakın sebep sorma.”
Karşıdan gelen kısa bir sessizlikten sonra sesi duyuldu. “Ulan oğlum, ne oldu sana?”nCevap vermedim. Yumruğum masaya indi, tok bir sesle.
“Sorma dedim sana! Bir kere de benim dediğimi sorgulamadan yapsan şaşarım. Sonra anlatırım. Şu an sırası değil.”
Cümleyi bitirir bitirmez telefonu kapattım. Ardından birkaç sert kelimeyle yazdığım mesajı gönderdim ve cihazı masanın üzerine öfkeyle fırlattım. Metal yüzeyde kayıp durdu. İçimdeki öfke hâlâ dinmemişti; sadece yön değiştirmişti.
Kapı tıklandı. Cevap vermeme fırsat bile kalmadan açıldı. Asistanım içeri adım attığı anda bakışlarımı ona çevirdim. Gözlerimdeki öfkeyi fark etmemesi mümkün değildi. “Ben sana gel dedim mi?” diye kükredim.
“Ben… Bir toplantı geliş—”
“Sikerim şimdi toplantı gelişmesini!” sözüm ağzımdan patlarcasına çıktı. Olduğu yerde kaldı, gözleri büyümüş, ne yapacağını bilemez halde bana bakıyordu.
Bir an durdum. Göğsüm inip kalkıyordu. Nefesimi zorla dizginledim. Kendimi toparlamaya çalışırken sesimi birkaç ton düşürdüm ama sertlik hâlâ yerindeydi. “Ne gelişmesi?” dedim, kontrolümü zorla elime alarak.
“Bugün saat ikide bir toplantınız vardı,” dedi temkinli bir sesle. “Bir hafta sonraki toplantı erkene çekildi.”
Başımı hafifçe yana eğdim. Odanın içindeki hava hâlâ ağırdı. Masaya yaslandım, parmaklarımı kenarına bastırdım. “Çık,” dedim kısa ve net bir şekilde.
Kapı kapandığında yalnız kaldım. Yumruklarımı açıp kapattım. Plan kafamda çoktan şekillenmişti. Bu öfke geçmeyecekti. Geçmemeliydi de. Çünkü bazı şeyler ancak karanlıkta çözülürdü.
***
Toplantı salonuna girdiğim anda hava değişti. Uzun masa, deri sandalyeler, camdan süzülen soğuk gün ışığı… Herkes yerini almış, dosyalar önlerine açılmıştı.
Ben sandalyeme oturduğumda sandalye hafifçe gıcırdadı; o ses bile sinirimi bozdu. Önümde projeler, tablolar, rakamlar vardı ama gözlerim satırların üzerinde durmuyordu. Zihnim çoktan başka bir yere kaymıştı.
İlkyaz’ın kahkahası kulaklarımda çınladı bir an. O omzuna konan el. O umursamaz bakış. “Boran Bey?”
Birisi adımı söylediğinde başımı kaldırdım. Yüzümde tek bir mimik yoktu ama içimdeki öfke kaynıyordu. “Devam edin,” dedim kısa ve sert bir tonla.
Sunum başladı. Grafikler değişiyor, sesler konuşuyor ama kelimeler bana ulaşmıyordu. Parmaklarım masanın altında yumruk olmuştu.
Çenemi sıktığımı fark ettim. Kontrol… Burada kontrolü kaybedemezdim. Bu masada zayıflık yoktu. Bu masada hata affedilmezdi.
“Bu projede risk oranı—”
“Kes,” dedim aniden.
Odadaki herkes sustu. Sunumu yapan adam donup kaldı. Başımı hafifçe kaldırıp gözlerinin içine baktım. “Bu rakamları bana masal anlatır gibi okuma. Risk nerede? Açık açık söyle.”
Sesim sakindi ama altındaki sertlik herkesin iliklerine kadar işledi. Adam yutkundu, kelimelerini toparlamaya çalıştı. Ben ise sabırsızca arkamdaki sandalyeye yaslandım.
Gözüm masanın köşesine takıldı. Bir an için her şeyi oradan itip yere indirme isteği geçti içimden.
“Boran Bey, aslında—”
“Elinizde net bir şey yoksa konuşmayın,” dedim bu kez daha sert. “Zamanımı harcamayın.”
Masadaki birkaç kişi bakışlarını kaçırdı. Kimse karşılık vermedi. Sessizlik ağırlaştı. Benim içinse bu sessizlik, içimdeki fırtınayı bastırmak için kullandığım ince bir perdeydi.
Nefes aldım. Yavaşça. Burnumdan. Ama içim hâlâ kaynıyordu. Bu toplantı, bu insanlar, bu rakamlar… Hiçbiri şu an gerçekten umurunda değildi. Kontrol altında tuttuğum tek şey yüzümdeki ifadesizlikti.
“Devam edin,” dedim yeniden. “Ama kısa kesin. Tahammülüm yok.”
O an anladım: Öfkem geçmemişti. Sadece başka bir yere kilitlenmişti. Ve bu kilit bir gün mutlaka kırılacaktı.
Toplantı ilerledikçe sabrımın sınırına geldiğimi hissediyordum. Masanın etrafındaki yüzler konuşuyor, sunumlar akıyor ama çoğu ağzını doldurmadan laf yapıyordu.
Tecrübeyle değil, cesaret sandıkları bir hadsizlikle konuşanlar vardı. En çok da onlar sinirime dokunuyordu.
Genç bir yönetici söze girdi. Daha cümlesinin başındaydı ki ses tonundaki o yapay özgüveni fark ettim. “Bu projede aslında farklı bir yaklaşım da denenebilir—”
“Elini kaldırmadın,” dedim sakin ama buz gibi bir sesle.
Adam afalladı. “Efendim?”
“Ben sana söz vermedim,” dedim. “Ama madem başladın, bitir. Bakalım ne biliyorsun.”
Oda sessizleşti. Adam boğazını temizledi, birkaç rakam saydı. Yanlış. Baştan aşağı yanlış. Daha kötüsü, farkında bile değildi. Kendinden emindi.
Dayanamadım. Sandalyemde öne eğildim. “Bunları kim hazırladı?” diye sordum.
“Ben… ekip olarak çalıştık ama—”
“Yok,” dedim sertçe. “Bu hatayı ekip yapmaz. Bu bireysel cehalet.”
Masadaki hava bir anda ağırlaştı. Adamın yüzü kızardı. “Senin söylediğin rakamlar iki yıl öncenin verileri,” diye devam ettim. “Burada konuştuğumuz piyasayı bilmiyorsun. Ama konuşuyorsun. En tehlikeli tip sensin işte.”
Kimse araya girmedi. Giremezdi. Başka biri söze atladı, durumu toparlamaya çalışır gibi.
“Aslında Boran Bey, genç arkadaşımızın demek istediği—”
“Sakın,” dedim. Sesim yükselmedi ama keskinliği herkesi yerinde mıhladı. “Burada kimse kimsenin avukatı değil. Bilgin varsa konuşursun. Yoksa susarsın.”
Masaya elimle sertçe vurdum. “Bu şirket deneme tahtası değil! Uyanıklık yapmaya çalışanı, boş konuşanı, kulaktan dolma bilgiyle masa kirleteni burada tutmam.”
Bakışlarımı masanın etrafında gezdirdim. Herkesin gözleri önümdeydi artık. “Bir daha hazırlıksız gelen olursa, toplantıya değil iş aramaya gelir. Yeterince açık mı?”
Kimse cevap vermedi. Sessizlik cevaptı zaten.
Arkamı sandalyeye yasladım. Göğsüm hâlâ sıkışıktı ama öfkem yön bulmuştu. Bu masada kim güçlüydü, kim zayıftı; herkes çok net öğrenmişti.
“Devam edin,” dedim soğukça. “Ama bu sefer gerçekten bildiğiniz şeyleri anlatın. Masal dinleyecek modda değilim.”
Toplantı biter bitmez kravatımı öfkeyle boynumdan çekip çıkardım; sanki kumaşı değil, boğazımı sıkan bir şeyi söküyordum.
Ofisime girdiğim anda kapıyı sertçe çarptım. Duvarlar kısa bir an yankılandı, sonra her şey yine o ağır sessizliğe gömüldü.
Kapı bu kez usulca açıldı. Asistanım içeri girdi, yüzünde tedirgin bir ifade vardı. “Papatya çayı ister misin Boran?” dedi çekinerek. “Bugün seni hiç iyi görmüyorum.”
Bir anda patladım. “Bana ne beni nasıl görüp görmediğinden?!” Sesim duvarlara çarpıp geri döndü. “Ayrıca bu siniri papatya tarlası bile kesmez.”
Öfkeyle sandalyeme yürüdüm, bedenimi sertçe bıraktım. Sırtımı deri sandalyeye yasladım, gözlerimi kapattım. Nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Tam o sırada topuklu ayakkabıların sesi duyuldu. Ardından bacaklarımda sıcak bir temas hissettim.
“İstersen…” diye fısıldadı. “Papatya tarlası olmadan da seni sakinleştirebilirim.”
Gözlerimi ağır ağır açtım. Bakışlarım ruhsuzca onun üzerinde gezindi. “Evleneceğim biliyorsun, değil mi?” dedim soğukça.
Omuz silkti. “Bu beni ilgilendirmez. Ben sadece görevimi yapıyorum.”
İçimdeki öfke yeniden kabardı. Bir an bile düşünmeden kolundan tutup ayağa kaldırdım.
“Yürü,” dedim dişlerimin arasından. “Çık dışarı. Sen hangi cüretle iznim olmadan ofisime giriyorsun, üstüne bir de dizlerinin üzerine çöküyorsun?”
“Boran!” diye bağırdı. “Ben sadece—”
“Başlatma şimdi ‘sadece’lerine!” sözüm sert ve kesiciydi. “Defol!”
Onu kapıdan dışarı ittim, yüzüne kapıyı sertçe çarptım. Ardından kilidi çevirdim. Oda yeniden bana kaldı. Daha ağır, daha karanlık bir yalnızlıkla.
Tam o anda telefonum masanın üzerinde titremeye başladı. Hızlı adımlarla yanına gittim. Ekranda Cihangir’in adı vardı. Açıp kulağıma götürdüm.
“Hallettin mi?” dedim sakin ama buz gibi.
“Hallettim,” dedi. “Mavi saçlı bir kız. Bilgin olsun, görürsen tanırsın.”
Elimi alnıma koyup derin bir nefes aldım. “Güzel,” dedim. “Bu kız İlkyaz’ın özel hayatını baştan sona bilsin istiyorum. Hayatında biri var mı, hoşlandığı biri, âşık olduğu biri… Hepsi. Hiçbir şey eksik kalmayacak.”
Telefonu kapattım. Çekmeceden viski bardağını çıkardım, içini doldurdum. Cam bardağı parmaklarımın arasında sıktım ve pencereye doğru ağır adımlarla yürüdüm.
Şehir ayaklarımın altındaydı. Işıklar, binalar, hayatlar… Hepsi yukarıdan bakıldığında küçüktü.
Viskiden bir yudum aldım. Boğazımı yaktı ama iyi geldi. Bundan sonra İlkyaz’ın hayatında ne varsa bilecektim. Bilmediğim hiçbir şey kalmayacaktı. Ve bu, yalnızca başlangıçtı.