SEN BENİM KARIMSIN!🔥

2290 Words
İLKYAZ Sabahları fakülteye girerken aynı kokuyu alıyordum artık: dezenfektan, kahve ve uykusuzluk. Diş hekimliği okumanın romantik bir tarafı yoktu; beyaz önlüklerin altında yorgunluk, sabır ve ciddi bir disiplin yatıyordu. Çantam omzumda, saçlarım yarı toplu halde amfiye doğru yürürken günün uzun geçeceğini daha ilk adımdan hissediyordum. Dersler yoğundu. Teoriden pratiğe geçerken herkesin yüzü biraz daha ciddileşirdi. Hocalar şakaya gelmezdi, bir hatanın bedeli hem notla hem özgüvenle ödenirdi. Notlarımı telefonumdan kontrol etme alışkanlığım hâlâ sürüyordu; Boran’ın el koyduğu şey sadece bir cihaz değildi, düzenimdi. Buna sinirlenmemek elde değildi. Sınıf ortamı kalabalıktı ama samimiydi. Kızlar kendi aralarında hızlıca kaynaşır, erkekler genelde ya fazla özgüvenli ya da gereksiz çekingen olurdu. Ortası nadirdi. Ben bu kalabalığın içinde dikkat çektiğimi biliyordum. Bakışları fark etmemek mümkün değildi ama alışmıştım. Kimisi merakla bakar, kimisi cesaretini toplayıp konuşmaya çalışırdı. Benim içinse çoğu yüz geçiciydi. Ders aralarında kantine inerdik. Kahve bardakları, hızlı atıştırmalıklar, yarım kalan cümleler… Sosyal ortam dediğin buydu işte. Gülüyordum, konuşuyordum, bazen yüksek sesle kahkaha atıyordum. Bilerek mi? Belki. Kendimi kısmak gibi bir niyetim yoktu. Hayatım zaten yeterince sıkı kurallarla çevriliydi. Arkadaş grubumda herkes birbirini tanırdı. Biri koluma girer, diğeri saçımla oynar, üçüncüsü günün dedikodusunu fısıldardı. Erkekler de vardı aramızda, doğal olarak. Bu, büyütülecek bir şey değildi. Ama bazı bakışların daha uzun sürdüğünü, bazı dokunuşların biraz fazla cesurlaştığını da fark edecek kadar uyanıktım. Yine de içimde garip bir his vardı. Sanki biri uzaktan beni izliyordu. Gereksiz bir düşünce dedim kendime. Paranoya yapacak hâlim yoktu. Hayatım buradaydı: dersler, hedefler, sınavlar ve kendi ayaklarımın üzerinde durma çabam. Boran’ın dünyasıyla benimki aynı değildi. Belki de en çok bu rahatsız ediyordu onu. Ben özgürce nefes alırken, o her şeyi kontrol etmeye alışkındı. Ve ben, farkında olmadan onun en zayıf noktasına basıyordum. Öğleden sonraki ders iptal olunca fakültenin arka tarafındaki küçük kafeye geçtim. Burası bizim kaçış noktamızdı; ne çok kalabalık olurdu ne de fazla sessiz. Çantamı sandalyenin arkasına astım, kahvemi söyledim ve notlarımı masaya yaydım. Önümde bir sürü şey vardı ama kafam hâlâ sabahki dersten çıkamıyordu. Derin bir nefes alarak ayağa kalktım. Bizimkiler köşede toplanmış, kendi aralarında alçak sesle bir şeyler fısıldıyordu. Topuklu ayakkabılarım zeminde tok ve net sesler çıkararak ilerlerken kalabalığın arasından geçiyordum. Tam yönümü onlara çevirmiştim ki biri omzuma sertçe çarptı. Dengemi kaybedip sendeledim; karşımdaki kız ise birkaç adım gerileyip yere düştü. Elindeki notlar etrafa savruldu. Ağzımdan istemsizce korku dolu bir ses çıktı ve hiç düşünmeden yere doğru eğildim. “İyi misin?” dedim telaşla. “Çok özür dilerim.” Kız dizlerini ovuşturuyor, yüzünü buruşturuyordu ama panik havası yoktu. Gözlerimi kaldırıp yüzüne baktığım anda kısa bir duraksama yaşadım. Masmavi gözleri dikkat çekiciydi; saçlarının rengiyle birlikte bakışları daha da belirginleşiyordu. Tanıdık bir şey vardı bu ifadede, istemsizce zihnim başka bir yere kaydı. “İyiyim,” dedi hafif bir gülümsemeyle. “Asıl ben özür dilerim. Biraz koşturuyordum, dalmışım.” Rahat tavrı beni de gevşetti. “Önemli değil,” dedim. “Bilerek olmadı sonuçta.” Yere saçılan notları birlikte toplamaya başladık. Sayfalara gözüm iliştiğinde kaşlarım hafifçe kalktı. “Diş hekimliği mi?” diye sordum. Kıkırdadı. “Evet ama alt sınıflardayım,” dedi. Dizlerinin üzerinde doğrulurken notlarını toparlamaya devam ediyordu. “Klinik kısmı gözümü korkutuyor açıkçası.” İçimden hafif bir gülümseme geçti. “Çok da korkulacak bir şey değil,” dedim. “Tabii kişiye göre değişir ama ben de ilk zamanlar aynıydım. Zamanla öğreniyorsun, alışıyorsun. Sonra geriye dönüp bakınca abarttığını fark ediyorsun.” Sözlerim onu biraz rahatlattı gibiydi. Omuzları gevşedi, yüz ifadesi yumuşadı. Kalabalığın ortasında, tamamen sıradan görünen bu karşılaşma, fakültenin koşuşturması içinde küçük bir durak gibiydi. İkimiz de ayağa kalktığımızda yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Gözlerimin içine bakarak konuştu. “Bu arada Senem ben,” dedi ve elini uzattı. Ben de aynı sıcaklıkla karşılık verdim, elini tuttum. “İlkyaz,” dedim adımı söylerken. Gözleri hafifçe irileşti, ilgisini saklamadı. “İlkyaz mı? İlk defa duyuyorum,” dedi merakla. “Anlamı nedir?” Kısa bir nefes alıp cevap verdim. “Baharın ilk zamanı… İlkbahar.” Gözlerini kırpıştırdı, yüzünde hoşuna giden bir ifadeyle gülümsedi. “İsmin gibi anlamı da güzelmiş,” dedi. “Neyse, daha fazla zamanını çalmayayım. Görüşürüz.” Başımı hafifçe sallayıp yerime geçtim. Sandalyemi çekip oturduğumda bacak bacak üstüne attım. Üzerimdeki kıyafetlerin bugün fazlasıyla dikkat çektiğini hissediyordum; bazı bakışlar üzerimde gereğinden uzun kalıyordu. Alışkındım ama yine de fark etmemek mümkün değildi. Başımı kaldırdığımda Senem’in etrafına bakındığını gördüm. Oturacak bir yer arıyordu ama kafedeki neredeyse bütün sandalyeler doluydu. Benim masam hariç. İçimde hafif bir huzursuzluk belirdi; sonuçta düşmesine sebep olan bendim ve belli ki acele etmesinin nedeni boş bir yer bulmaktı. Bakışlarımız kesiştiğinde eliyle boşluğu işaret ettim. Tereddütlü ama ağır adımlarla yanıma yaklaştı. “Boş masa kalmamış,” dedi dudaklarını hafifçe ısırarak. “İstersen buraya oturabilirsin,” dedim. “Zaten benim yüzümden yere düştün.” Sessizce sandalyeye oturdu, çantasını yanına bıraktı. “Senin yüzünden değildi,” dedi sakince. “Biraz dikkatsizdim sadece.” Senem masaya yerleştiğinde ortam garip bir şekilde sakinleşti. Notlarını önüme doğru yaymadı, kendi alanında kaldı; bu hoşuma gitti. Çantasından kalemini çıkarırken aceleci değildi, sanki gerçekten ders çalışmaya gelmişti buraya. Ben de önümdeki defteri kapatıp ona doğru biraz döndüm. “Kaçıncı sınıftasın?” diye sordum. “İki,” dedi. “Daha yolun başındayım sayılır.” “Belli,” dedim gülümseyerek. “O panik hâli geçiyor ama yerine başka stresler geliyor, haberin olsun.” Güldü. Kahvesinden bir yudum aldı. “En çok klinikler korkutuyor beni,” dedi. “Herkes anlatıyor ama anlatılanla yaşanan aynı olmuyor galiba.” “Hiç olmuyor,” dedim. “Ama zamanla elin alışıyor, gözün korkmamaya başlıyor. Bir noktadan sonra refleks gibi.” Konuşma kendiliğinden aktı. Hocalardan, fakültenin temposundan, sabahın köründe başlayan derslerden bahsettik. Arada şikâyet ettik, arada güldük. Senem iyi bir dinleyiciydi; lafı bölmeden, gerçekten merak ederek soruyordu. Bu da insanın konuşma isteğini artırıyordu. “Sen fakültede bayağı tanınıyorsun galiba,” dedi bir ara. “Yok canım,” dedim omuz silkerek. “Kalabalık bir yer burası, herkes herkesi görüyor o kadar.” “Yine de enerjin dikkat çekiyor,” dedi. “İnsan kendini rahat hissediyor seninle.” Bu lafı büyütmedim. Üzerinde durulacak bir şey gibi gelmedi. Fakültede herkes birbirine bir şeyler söylerdi zaten. Bir süre sonra notlara döndük. Ben kendi konularımı gözden geçirirken, o da alt sınıflara ait bir başlık açtı. Takıldığı yerde sordu, ben bildiğim kadarıyla anlattım. Zaman nasıl geçti fark etmedim. Kafenin içi yavaş yavaş kalabalıklaştı, sesler arttı. Dışarıdan bakıldığında iki öğrencinin ders çalışmasından fazlası değildi bu görüntü. Benim için de öyleydi zaten. Günün içinde karşıma çıkan, sıradan ama keyifli bir tanışıklıktı sadece. *** Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. Kafe yavaş yavaş boşalırken herkes toparlanmaya başlamıştı. Ben de defterlerimi çantama yerleştirip askısını omzuma taktım. Senem de aynı sakinlikle eşyalarını topluyordu, acele etmiyor ama etrafı da kolluyordu sanki. “Numaramı verebilirim istersen?” dediğinde başımı kaldırdım. Dudaklarım aralandı ama birkaç saniye konuşamadım. Telefonum olmadığını söyleyemezdim; böyle bir bahane tuhaf kaçardı, bunu ikimiz de hissederdik. “Olur…” dedim sakin bir sesle. “Ama telefonum şu an tamirde. Kağıda yazıp verir misin? Kısa süre sonra geri alacağım.” Başını anlayışla salladı. Küçük not defterini çıkarıp numarasını yazdı ve bana uzattı. Kağıdı alırken gülümsedim. “Yarın görüşmek üzere,” dedi ve neredeyse koşar adım yanımdan uzaklaştı. Gerçekten acelesi var gibiydi. Arkasından hafifçe kıkırdadım. Çantamı omzuma iyice yerleştirip yürümeye başlamıştım ki omzumda bir el hissettim. Başımı kaldırdım. “Ooo, yeni arkadaş edinmiş bizimki!” dedi Arya gülerek. “Hemen satıldık be kızım!” “Saçmalamayın,” dedim gülümseyerek. “Sizi nasıl satayım?” Doğukan yanağımdan makas aldı. “Hâlâ şaşkınım sana İlkyaz,” dedi alayla. “Her gün kot, tişört ya da kazak giyen kız gitmiş; yerine bambaşka biri gelmiş.” “Eee, bizim de bir tarzımız var artık,” dedim gülerek. Dışarı çıktığımızda güneş hâlâ tepedeydi. Birazdan yavaş yavaş alçalıp kaybolacaktı. Tam o anda adımlarım duraksadı. Karşımda, bana doğru bakan bir çift mavi göz vardı. Elleri belinde birleşmiş, gözlerini kısarak beni izliyordu. Korkmamam gerekiyordu ama bakışları sanki tek bir hamlede ortalığı dağıtacak gibiydi. Yanımdakilere zarar gelmesini istemedim. Yürürken Doğukan’a döndüm. “Beni bekliyorlar, gitsem iyi olu—” Yaklaşan adım seslerini duyduğumda cümlem yarım kaldı. Bir anda kollarının belime dolanmasıyla vücudum geriye çekildi. Arkadaşlarım şaşkınlıkla birbirlerine baktı. “Karıcığım,” dedi Boran sakin ama sahiplenici bir sesle. “Yüzüğünü evde unuttun sanırım.” “Ne?!” diye birden yükseldi herkes. Arya öne çıktı. “İlkyaz, evlendin mi sen? Bize niye haber vermiyorsun kızım? Saygılar enişte.” Gözlerinin Boran’ın üzerinde hayranlıkla gezdiğini fark edince tek kaşımı kaldırdım. “Beni arkadaşlarınla tanıştırmayacak mısın hayatım?” dedi Boran. Sesi yumuşaktı ama boğazıma oturan yumruyu bastıramadım. “Kocam… Boran,” dedim kısa ve net bir şekilde. Herkes donup kalmıştı. Arya hariç. “Gidelim,” dedim Boran’a dönerek. Belimdeki kolundan sıyrılıp hızlı adımlarla yürümeye başladım. Arabaya binip çantamı kenara bıraktım. Boran da çok geçmeden yanıma oturdu. Kapı kapanır kapanmaz kolumdan sertçe tuttu. Hareketi ani ve kontrolsüzdü; parmakları tenime gömülmüştü adeta. “Bana bak İlkyaz,” diye kükredi. “Sen benim karımsın, duydun mu? O serserilerin sana dokunmalarına nasıl izin verirsin?” Sesi arabanın içinde yankılandı, dar alan öfkesini daha da büyütmüştü. Kaşlarımı çattım. Bakışlarım buz gibiydi, kolumu tutan parmaklarına kilitlenmişti. “Karınsam eğer,” dedim sert bir tonla, “bana karınmışım gibi davranacaksın. Daha düne kadar ‘sürtüksün, ucuzsun’ diyordun. Şimdi ne değişti, Boran Karahan?” Sözlerimle birlikte gözlerindeki o sert buz tabakası çatladı sanki. Bir an durdu, derin bir nefes aldı. Gözlerimin içine baktı ama söyleyecek bir şey bulamadı. “Susarsın tabii,” dedim devam ederek. “Çünkü söyleyecek hiçbir şeyin yok. Ben haklıyım.” Parmakları kolumda gevşediği anda kolumu hızla çektim. Çantamı açtım, içinden yüzüğü çıkarıp parmağıma taktım. Hareketim bilinçliydi; gözünün önünde, özellikle. “Sana çıkarmayacaksın dememiş miydim?” dedi bu kez. Sesi daha alçaktı ama keskinliği ve tehdidi daha belirgindi. “Demiştin,” dedim sakin bir ifadeyle. “Ama sen görmediğin sürece çıkarmamda bir sorun yoktu. Bugün yakalandım gerçi.” Sözlerim arabanın içinde asılı kaldı. İkimizin de nefesi ağırdı. Sessizlik, öfkeden bile daha sertti. “Bundan sonra sana tek bir erkeğin bile dokunduğunu görmeyeceğim!” diye dişlerinin arasından hırladı. Öfkesinin tonu arabanın içini doldururken çantamdan sakızımı çıkarıp ağzıma attım. Bilerek yavaş ve rahatsız edici bir şekilde çiğnemeye başladım; sessiz bir meydan okumaydı bu. “Sen bana aitsin,” diye devam etti. “Benimsin, İlkyaz. Bunu sakın o kafandan çıkarma.” Sakızı şişirip patlattım. Ses arabanın içinde yankılandı. “Şunu böyle çiğneme!” dedi sertçe. Ağzımı daha da yaya yaya çiğnemeye devam ettim, tekrar şişirdim ve bir kez daha patlattım. “İlkyaz!” Sesindeki yükselişten sabrının sonuna geldiğini anlamıştım. Sakızı çiğnemeyi bıraktım ama susmayı seçtim. Sessizlik, kelimelerden daha ağırdı. “Nasılım?” dedim gözlerinin içine bakarak. “Böyle daha çok sürtüğe benziyor muyum, yoksa yarın için daha iyi bir kombin mi yapmalıyım? Dolapta siyah dantelli bir bralet var, onu giymeyi düşünüyorum. Altına da yine deri şort.” “Sabrımı sınıyorsun,” dedi. “Bilerek yapıyorsun, farkındayım.” Gülümseyerek koltuğa yan döndüm. Sonra bir anda bacaklarımı araladım. Onu kışkırtmak için yaptığım açıktı. Gördüğü manzara karşısında yüzü öfkeden kızardı. Dakikalar önce bilinçli bir karar vermiştim. “Nasıl?” diye sordum, bakışlarımı gözlerinden ayırmadan. “Durdur arabayı!” diye kükredi. Araç sert bir frenle durdu. “Çık dışarı,” dedi şoföre. “Bizi yalnız bırak.” Adam arabanın içinden çıkar çıkmaz bir anda bacaklarımdan kavrayıp beni kendine doğru çekti. Hareketi ani ve sertti. “Benimle oyun mu oynuyorsun?” diye dişlerinin arasından tısladı. Nefesi yüzümdeydi, öfkesi artık saklanmıyordu. “Oyun oynuyorum, evet!” diye bağırdım yüzüne karşı. “Tam olarak senin anlayacağın dilden bir oyun oynuyorum. Ve başardığımı ikimiz de biliyoruz.” “İlkyaz,” dedi sert bir sesle, “sabrımı aşıyorsun. Beni hiç istemediğim bir adama dönüştürüyorsun, bunun farkında değilsin.” Bu sözleri duyduğum anda kıkırdayarak gülmeye başladım. Gülüşüm sinir bozucuydu, bilerek öyleydi. “İstemediğin bir adama mı dönüşüyorsun?” dedim. “Sen zaten hep böylesin. Şimdi bana kafa tutmayı bırak. Eğer… beni bir daha aşağılamazsan, beni ucuz bir kumaş parçası gibi görmezsen, hayatı yaşarsın Karahan.” Gözlerindeki o denizi andıran mavi ton çoktan silinmişti. Yerine kararmış, sert ve kontrolsüz bakışlar kalmıştı. “Ha eğer sen bana karşı olan davranışlarını düzeltmezsen…” diye fısıldadım, dudaklarına çok yakın bir noktada durarak. Sakin bir hareketle kucağına oturdum. Avuçlarımı omuzlarına yasladım, bakışlarımı kaçırmadım. “Tek kucağına oturduğum adam sen olmazsın,” dedim net ve ağır bir tonla. Alnındaki damar belirginleşti. Öfkesiyle kontrolü arasındaki çizgi incelmişti; ikimiz de bunun farkındaydık. Alnını gerdanıma yasladı. Nefesi sıcak, düzensizdi. Parmakları belimde daha da sıkılaştı; kaçmama izin vermeyen bir baskıydı bu. “Benden başka bir adamın kucağına oturursan,” dedi dişlerinin arasından, sesi ürkütücü bir sakinlik taşıyordu, “o adamı bulurum. s****i keser ve eline veririm, İlkyaz.” Sözleri arabanın içinde asılı kaldı. Karanlık, ağır ve tehditkâr. Bunun bir öfke patlaması olmadığını, bilerek ve isteyerek söylendiğini anlamak zor değildi. Yapar mıydı? Elbette yapardı. “Benden kurtuluşun olabileceğini sakın düşünme,” dedi. Sertçe yutkundum, bakışlarımı arabanın arka camına diktim. O ise göğüslerime sıcak nefesini bırakarak konuşmaya devam ediyordu. Sesindeki kararlılık, sözlerinden bile daha ağırdı. “Biraz daha sabrımı zorlarsan,” dedi, “malikaneden iznim olmadan tek bir adım bile atamazsın. Telefon görüşmesi yapmayı bile unutursun.” Söyledikleriyle boğazım düğümlendi. Ondan kurtuluşum olmadığını elbette biliyordum. İzni olmadan birkaç adım öteye bile gidemediğim gerçeği, her geçen gün daha da belirginleşiyordu. Bu kontrol, yalnızca sözlerle sınırlı değildi. Ama benim de bir gururum, bir onurum vardı. Hem benimle birlikte olup hem de bana “sürtük” damgası vuran bir adamın karşısında daha fazla ezilmeye niyetim yoktu. Buna bir yerde son vermem gerekiyordu. “Bunlar bildiğim şeyler,” dedim sakin bir sesle. “Beni korkutmak istiyorsan artık farklı yöntemler denemelisin.” Bunu söyledikten sonra sert bir hareketle kucağına oturdum. Bakışlarına doluşan arzuyu ve kontrolsüz tutkuyu fark etmemek mümkün değildi. Tenlerimizin temasını bilerek artırdığımda parmakları belimde daha da sıkılaştı; vücudundaki gerilimi hissettiriyordu. Erkekliğine kalçalarımı bastırarak sürtündüm. “Siktir,” diye boğuk bir küfür savurduğunda kucağından ayrılıp kendi tarafıma geçtim. Hareketim kesindi, geri dönüşü yoktu. “Uykum var,” dedim. “Bugün yoruldum. Malikaneye döner dönmez uyuyacağım. Daha fazla bekleyip zaman kaybetmeyelim.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD