İLKYAZ
Malikaneye vardığımızda, adımlarım beni neredeyse sürüklercesine yukarı taşıyordu. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken arkamda Boran’ın varlığını hissediyordum; o, her zamanki gibi sakin ama bu sakinliğin altında kaynayan bir öfke vardı.
Ben acele ediyordum, o ise bilerek ağırdan alıyordu. Bu zıtlık, aramızdaki gerilimi daha ilk basamakta hissettirmişti bile.
“Tüm gün okulda böyle mi gezdin?!” diye tısladı dişlerinin arasından. Omzumun üzerinden ona döndüm; yüzümdeki ifade sakindi, fazlasıyla sakindi.
“Tam olarak böyle gezdim,” dedim ve gülümsedim. Dışarıdan bakıldığında bu gülümseme masum bir tebessümden ibaretti ama ikimiz de biliyorduk: bu, bilerek atılmış bir kıvılcımdı.
Bakışları dudaklarımda asılı kaldığında kaşları çatıldı. Çenesi kasılmış, dişlerini birbirine bastırmıştı. Tek kelime etmeden yanımdan geçti, yukarı doğru yürüdü.
Ardından ben de ağır ama kararlı adımlarla ilerledim. Merdivenler bittiğinde koridorun sessizliği üstümüze çöktü. Odamın kapısını açıp içeri girdim, çantamı köşeye bıraktım.
Gün boyu topukluların içinde hapsolmuş ayaklarım zonkluyordu. Yatağın kenarına oturup çizmelerimi çıkardım.
Çıplak ayaklarım serin zemine değdiği anda bedenim istemsizce gevşedi; ciğerlerim dolusu bir nefes aldım. Ayakkabıları yerine koyup üzerimdekileri yavaşça çıkardım. Tenim özgür kaldığında dolabın kapısını açtım.
Sağ rafta sıralanmış pijamalar vardı ama hiçbirine elim gitmedi. Parmaklarım askıdaki bordoya kaydı. Saten gecelik, ışığı üstüne çeken o koyu tonuyla oradaydı.
Dantel detayları inceydi, kesimi cüretkârdı; kısa, dekolteli ve fazlasıyla iddialı. Dudaklarım farkında olmadan kıvrıldı.
Geceliği yatağın üzerine bıraktım. Önce duş alacaktım; günün ağırlığını, okulun yorgunluğunu üzerimden silmek istiyordum. Kapıyı kilitledim. Bilerek. Sinirleneceğini bilerek.
Onun bu kontrol kaybı artık canımı sıkmıyor, aksine tuhaf bir tatmin veriyordu. Sınırlarını zorladıkça daha da hırçınlaşıyordu.
Makyaj masasının önüne oturup yüzümü temizledim, ardından bornozu alıp banyoya geçtim. Jakuzinin suyunu ayarlayıp köpükleri yükselttim.
İçine girdiğimde sıcaklık bedenimi sardı; omuzlarım düştü, kaslarım çözülmeye başladı. Başımı geriye yasladım, gözlerimi kapattım. Su, gürültüyü ve düşünceleri bastırıyordu.
Kapının zorlandığını hissettiğim anda gözlerimi araladım. “İlkyaz!” diye bağırdı öfkeyle. Banyonun kapısı açık olduğu için sesi odanın içinde yankılandı.
“Rahat bırak beni, keyif yapıyorum!” dedim, umursamaz bir tonla.
Cevabım onu daha da kudurttu. “Şu siktiğimin kapısını kilitleyip durma amına koyayım!” diye bağırdı ve yumruğunu kapıya indirdi. Ses banyoda tok bir yankı bıraktı.
“Lütfen beni kendi alanımda rahat bırakır mısın, Boran Karahan?” dedim, bu kez sesimdeki sertlik saklanmıyordu. “Sınırlarımı ihlal etmekte gerçekten üstüne yok.”
“Sikeceğim şimdi senin sınırını da ihlalini de…” diye hırladı. Elimi köpüklere daldırıp umursamazca üfledim. Tepkisiyle ilgilenmiyordum.
Kapının ardındaki öfke, suyun sıcaklığında eriyip gidiyordu; ben ise yerimde, sakinliğimin tam ortasında kalıyordum.
Kapı bir süre daha zorlandı ama kılımı bile kıpırdatmadım. Ardından sesler kesildi. Gittiğini anladığımda dudaklarımda kendiliğinden beliren gülümsemeyi durdurmadım.
Sessizlik, banyoyu dolduran buharın arasına yayılırken zaferin tadı küçük ama netti.
Jakuzide fazlasıyla kalmıştım. Kaslarım gevşemiş, bedenim neredeyse suya karışacak hâle gelmişti. Biraz daha dursam uykuya yenik düşecektim; bu yüzden ağır hareketlerle ayağa kalktım ve duş alanına geçtim.
Ilık suyu açtım, saçlarımı bolca şampuanladım. Bir kez yetmedi, bir kez daha. Ardından tüm vücudumu duş jeliyle köpürterek yıkadım, günün izlerini tenimden kazırcasına.
İşim bittiğinde bornozu üzerime geçirip terliklerimi giydim. Odamın yolunu tutarken adımlarım yavaştı, bilinçliydi. Makyaj masasının önüne oturduğumda gözlerimi hafifçe kıstım.
Masanın üzerindeki kozmetiklere baktım. Hepsi benim içindi. O hâlde sonuna kadar kullanacaktım. Biteceklerdi. Bir dahaki sefere daha fazlası alınacaktı.
Boran’ı bıktırmak ve uzaklaştırmak gibi net bir niyet vardı ortada. Bu evlilik zorunluysa, ben de onu kendim için katlanılır değil, keyifli hâle getirecektim.
Onun çizdiği sınırlar altında değil, kendi kurallarımın içinde yaşayacaktım. Serumlar, kremler… Yüzümde, boynumda, bedenimde tek bir kuru nokta kalmayana kadar sürdüm.
Ayağa kalktım. Bornozu çıkardım. Bordo saten geceliği üzerime geçirdim. İlk anda altına hiçbir şey giymemeyi düşündüm ama gözüm siyah, ipten ibaret tangaya takıldı. Onu da giydim.
Gecelik kalçalarımı açıkça ortaya çıkarıyordu; göğüslerim ise satenin içinde taşacakmış gibi duruyordu.
Saçımdaki havluyu kenara attım, saç kremiyle parmaklarımı aralarından geçirdim, ardından taradım. Fazla ıslaklığı havluyla aldığımda hazırlığım tamamlanmıştı.
Karnım guruldadığında açlığımı fark ettim. Kapıyı araladığım an bakışlarım doğrudan onun kapısına kaydı. Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Kapıyı hızla açıp içeri girdiğimde banyodan gelen su sesi kulaklarımı doldurdu.
Parmağımdaki yüzüğü çıkarıp umursamazca fırlattım. Yüzük, zeminde yuvarlanarak bir yerlere savruldu ve gözden kayboldu.
Yatağın kenarına oturdum. Sakindim. Sabırlıydım. Duştan çıkmasını bekledim; hiçbir şey yapmadan, yalnızca burada olarak.
Su sesi dakikalar sonra kesildi. Duş kabininin kapağının açılışını duyduğum anda ayağa kalktım. Yere doğru eğildim; gerçekten bir şey arıyormuşum gibi değil, öyle görünmek istermişim gibi. Hareketlerim bilinçliydi, yavaştı, fazlasıyla sahteydi.
Kapı açıldığında duruşumu bozmadım. Onu fark etmemiş gibi davrandım. “Nerede bu yüzük ya…” diye mırıldandım, alçak bir sesle.
Ardından onun sesi geldi. “Ne yapıyorsun burada?”
Eğildiğim yerden doğrulurken saçlarımı tek bir omzuma aldım. Sırtımı ona açık bıraktım; geceliğin dantel kenarları omuzlarımda son bulurken tenim tamamen ortadaydı.
Sonra ona döndüm ve bir kez daha eğildim. Mesafeyi bilerek daralttım. Amacım açıktı: görmesini istediğim her şeyi görmesi. İri göğüslerim ortaya çıkmıştı.
“Yüzüğümü düşürdüm,” dedim sakin bir tonla. “Sana bir şey sormaya gelecektim ama onu da unuttum.”
Kapıyı kapatırken bakışlarını üzerimde gezdirdiğini hissettim. “O üzerindeki normalde geceleri giyilmez mi?” dedi.
Doğruldum ve yüzüne baktım. Duştan yeni çıkmıştı. Dağılmış, ıslak saçlarından süzülen su damlaları şakaklarından çenesine doğru ilerliyor, oradan boynuna kayıyordu.
İri gövdesinde su, göğüslerinin arasından aşağı süzülüp kaslı karnının çizgilerinde kayboluyordu. Teninin sıcaklığı neredeyse havayı değiştiriyordu.
Dudaklarım farkında olmadan aralandı. Bakışlarım onun üzerinde gezindi. İçimde tanıdık, inkâr edilemez bir duygu kabardı; sessiz ama güçlü, bastırılmayı sevmeyen bir gerilim gibi. Tutku, tüm ağırlığıyla aramızda asılı kaldı.
Boğazımı temizleyip üzerime baktım, sanki az önce olan hiçbir şey yaşanmamış gibi. “İstediğim zaman giyebilirim diye düşündüm,” dedim; sesim masumdu, fazlasıyla masum.
Nefesi hızlandı. Göğsü belirgin şekilde inip kalkıyor, bakışları bedenimde aç bir kurt gibi dolaşıyordu. Başını hafifçe sağa sola yatırdı; boynundan, çenesinden gelen o kemik sesi yutkunmama sebep oldu. O an havadaki gerilim elle tutulur hâle gelmişti.
Elindeki havluyu koltuğun üzerine fırlattı ve üzerime doğru yürümeye başladı.
Geriye doğru attığım adımlar kısa sürdü. İri kolu belime dolandığında kaçacak hiçbir alan kalmamıştı. Ani bir hareketle dengemi kaybettim; bedenlerimiz saten çarşafların arasına düştü.
“Bilerek yapıyorsun, değil mi?” diye fısıldadı. Sesi dudaklarımın hemen üzerinde dolaşıyordu.
Derin nefesler alıp verirken elimi omuzlarına koydum. “Bir şey yapmıyorum ki…” diye mırıldandım. Sertçe yutkundu.
Mavi bakışları yüzümün her çizgisinde gezinirken üzerimdeki ağırlığıyla nefes almak zorlaşıyordu. “Yapıyorsun!” diye tısladı dişlerinin arasından. “Hem de öyle bir yapıyorsun ki… Sinsice. Masum rolüne girerek.”
Nefeslerimiz birbirine karışmıştı. Bedenim ona karşı koymakta zorlanıyordu. Dirseklerimin üzerine yükselip yüzüne biraz daha yaklaştım; aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu.
“Hoşuna gitmiyor mu, kocacığım?” diye fısıldadım. O anda mavi bakışları karardı. Saçlarımı kavrayıp hafifçe çekti; başım geriye düştü. Boynum savunmasız kaldı.
Sıcak nefesi şah damarımda gezindi. “Böyle yaparak beni kendinden uzaklaştıracağını sanıyorsan yanılıyorsun, karıcığım,” dedi. Sesi tehditkârdı, bastırılmıştı. “Aksine… Bu ucuz numaralarınla beni daha çok kendine çektiğinden haberin bile yok.”
Sözleri boynuma dökülürken başımı kaldırıp yüzüne baktım. Kahverengi kaşları çatılmıştı; yoğun bakışlarıyla beni izlerken, dudaklarına hızla yapıştım.
Belki de onu kontrol edebileceğim, yönlendirebileceğim tek yer burasıydı. Yatak.
Acemi öpüşlerim, onun dudaklarının arasında eriyip kayboldu. Saçlarımdaki parmakları sıkılaştı; dudaklarımı açlıkla adeta yiyordu.
Dudaklarımı tamamen kendi dudaklarının arasına alıp emerken, boğazımdan küçük bir inilti koptu.
Eli yavaşça aşağıya doğru kaydı; belindeki havluyu çekerek bedenini tamamen çıplak bıraktı. Parmaklarım saç diplerine sızdı, saçlarını sertçe çektim.
Ona dokunmam yasaktı, en azından ona göre. Ama benim için? Neydi yasak? O bana dokunabiliyorsa, ben de istediğimi yapabilirdim.
Tutkulu öpüşmelerimiz giderek derinleşirken, dilimi onun ağzına sürdüm. Dilim, ağzının her bir köşesinde gezinirken, dillerimizin temasıyla aramızda yoğun bir şimşek çaktı.
Bileğime uzanmak için hızla geri çekildiği anda, tırnaklarımı sırtına geçirdim. “Eğer bileğimi teninden çekersen... Çektiğin an bu öpüşme burada biter,” dedim nefes nefese.
Gözlerimin içine uzun uzun baktı, sonra çeneme yaklaşarak ufak ama tutkulu ısırıklar bıraktı. “Belki de en hoşuma giden şey bu...” diye hırladı erkeksi sesiyle. “Bana kafa tutman beni çıldırtıyor, farkında değilsin.”
Öpücükleri gerdanıma doğru ilerlerken, gözlerimi kapatıp alt dudağımı ısırdım. “O zaman kafa tutmaya devam edeceğim...” dedim, dudağımın kenarı kıvrılırken.
Üzerimdeki geceliği tek hamlede çıkardığında, kasıklarımda yoğun, tutku dolu bir sızı belirdi. Nefeslerimiz birbirine karışırken, loş ışığın ardında seçebildiğim tek şey onun yüzü ve derin bakan parlak masmavi gözleriydi.
"Siktir..." Boğuk bir sesle inlediğinde, kalbimin ritmi bir anda hızlandı. Teni soğuktu ama temas ettiği her noktada içime yoğun bir ateş bırakıyordu. "Bu ne... İlkyaz?" dedi, bakışları tangamın üzerinde donup kalmışken.
Bacaklarımı hafifçe aralayıp dirseklerimin üzerinde yükseldim. "Tanıştırayım, Boran Karahan... Tangam," dedim kışkırtıcı bir ses tonuyla.
Parmakları tangamın üzerine kaydığı anda, gözlerim istemsizce geriye doğru devrildi. Aldığım nefes ciğerlerime yetmemeye başlamıştı. Başım geriye düştü, bacaklarım daha da aralandı.
"Bana istediğin kadar karşı koy, İlkyaz..." diye fısıldadı. Üzerime uzanarak kulak mememi dişlerinin arasına aldı ve emdi. "ama asla tam anlamıyla karşı koyamıyorsun. Amcığın benim için her zaman akacak."
Edepsiz sözlerini kulağıma fısıldarken, tangamın ipini kenara kaydırdı. Parmak uçları, ıslaklığımda yavaşça dairesel hareketler çizmeye başladı.
“Boran!” diye inledim; belim yay gibi gerilmişti.
“Sabret... Birazdan tüm yaptıklarının acısını seni sikerek çıkartacağım,” dedi sesi kısılarak.
Bu tehdit gibi sözler... İtiraf etmeliyim ki hoşuma gitmiyor değildi.
Artık onun yanında kaldıkça ona daha çok benziyordum. Üzüm üzüme baka baka kararır derler ya, ne kadar doğruymuş.
Gerçi Boran’dan üzüm değil, en fazla armut olurdu... Ama işte, o bile bana yetiyordu artık.
Düşüncelerimi bölen şey, parmağını usulca içime kaydırması oldu. Dudaklarım aralanırken, zihnimdeki her şey sustu. Artık sadece hissetmeye başlamıştım.
Bacaklarım titrerken gözlerim kısıldı. “Offf... Bak, görüyor musun? Sırılsıklam olmuşsun, için ateş gibi yanıyor!” dedi ve göğüslerimi dudaklarının arasına alıp emmeye başladı.
“Ahhhh! Boraaann!” Sesim odada yankılandı, o an içime ikinci parmağını da itti.
Tüm vücudum, yüksek voltajlı bir elektrik akımına kapılmış gibi titremeye başladı.
Parmaklarını hiç durmadan, ritmik bir şekilde hareket ettirirken, zaman sanki durdu. Sadece an kaldı. O, ben ve aramızda kaybolan sınırlar.
Göğüslerimde hissettiğim her dokunuş, kadınlığımdaki ıslaklığı daha da artırıyordu. Dudaklarım aralanmış, kesik kesik nefesler alıp veriyordum; aldığım hazdan ağzımın içi kurumuştu.
İçimde hissettiğim ritim o kadar yoğundu ki, bedenim her saniye kasılıp gevşiyor, kontrolü tamamen yitiriyordum. Kalçama inen ani ve sert dokunuşla irkildim; bu beklenmedik hareket, içimdeki dalgayı daha da büyüttü.
“Ah…” diye inledim. Nefes almak bile zorlaşmıştı artık; zaman, mekân, her şey silinmişti.
Tenimden geri çekilip bacaklarımı biraz daha ayırdı. Yanıma yaklaşırken varlığını tüm ağırlığıyla hissettirdi.
“Ağzını aç,” dedi alçak bir sesle.
Gözlerim istemsizce kapandı, sonra yavaşça açıldı. O an, söylenen tek bir kelime bile fazlaydı.
Dudaklarımı araladığımda, iri aletini ağzımın içine doğru kaydırdı. Ağzımın içinde hissettiğim sıcak ve taş gibi erkekliğiyle dudaklarımı hafifçe kapattım.
“Güzel...” diye kesik bir sesle inledi; parmakları hızlanırken bacaklarımı birbirine bastırarak kadınlığımı zorladı.
“Mmmhh...” Ağzım onun aletiyle doluydu; iniltim bile boğuk çıkarken, dilime yayılan zevk suyuyla yutkundum.
Gözleri gözlerime kilitlenmişti. Bütün duygularım birbirine karışmışken, aletini emmeye başladım.
“Siktir! Ohh... Devam et, em karıcığım... Kocanın s****i açlıkla em!”
Parmakları içime her kaydığında, bedenimle birlikte zihnim de çözülüyordu sanki. Kontrol parmak uçlarından akıp gidiyor, ben sadece hissetmeye mahkûm kalıyordum.
Dudaklarım onun aletini daha fazlasıyla arzularken, gözlerim dalgın ama kararlıydı. O an başını geriye atıp parmaklarını saç diplerime geçirdiğinde, zaman sanki bir anlığına durdu; dokunuşu hem sahiplenen hem de delirtici bir yakınlıktaydı.
Başımı sabit tuttu; o an onun ellerindeydim, hem fiziksel hem duygusal olarak. Dudaklarımın aralandığı her saniye, içimde bir şeyler daha da çözülüyordu.
Boğazıma her çarptığında nefesim daraldı, ama içimdeki arzuyla birleşince bu daralma bir çeşit bağımlılığa dönüştü. Gözlerim puslandı, sanki tüm dünya sadece onun bakışları ve benim teslimiyetimden ibaretti.
"Offfff! Çek ağzını! Ağzına boşalmayacağım; amcığının derinlerine boşalacağım! Döllerim amcığına dolup taşacak!"
Aletiyle birlikte parmaklarını da içimden çektiğinde, derin nefesler alıp vermeye başladım. Dudaklarımın kenarından tükürüklerim akarken, bedenimi yüzüstü çevirdi.
Onun istediği gibi dizlerimi ve avuçlarımı yaslayarak, saten çarşafların üzerinde domaldım. Belimi biraz daha alçaltarak kalçalarımı onun gözüne sokmak istedim.
Kalçama inen tokatla bedenim aniden sarsıldı; deriyle etin buluştuğu o sıcak yanma, tenimin altında yankılandı. Gözlerim kapanırken, ciğerlerim ritmini kaybetmiş gibi nefes almaya çalışıyordu.
Utanmayla arzunun garip bir birleşimi içimde kıvranıyor, hem eziliyor hem yükseliyordum. O an, sadece bedenim değil, kalbim de ele geçiriliyordu; kontrolün bende olmaması, korkutucu olduğu kadar tahrik ediciydi.
Öylece beklemeye devam ederken, içime ani girişiyle nefesim kesildi. "Ah, Boran! Yavaş!" diye çığlık atarken bedenim öne doğru savrulmuştu. İri ve sıcak sleti duvarlarımı zorlamıştı; kaçacak bir yerim yoktu.
"Ellerini belinde birleştir!" hırlayarak saçlarımı doladı bileğine. Dediğini yaptığımda, bileklerimi sıkıca kavradı.
Kendini en uca çekerek birden içime çarptı. Hareketleri sert, acımasız ve daha talepkâr haline gelmişti. "Bir daha o eteği giymeyeceksin!" diye hırsla çarptı kadınlığıma.
"Ahhhh!" iniltim doldurdu odayı; içimdeki o arsız istek daha fazlasını istiyordu. "Giyeceğim!" dedim, nefesim kesilirken.
Saçlarımı daha çok kavrayarak, içimde ani bir şekilde hızla hareketlenmeye başladı. Kalçama indirdiği şaplaklar tenimde tiz bir ses çıkartırken, her ikimiz de tamamen kontrolü kaybetmiştik.
"İlkyaz!" diye tısladı. "Beni dinlemezsen, bu güzel koca götünü de sikerim, duydun mu?!" sözleriyle daha çok kışkırttı beni.
Hiç durmadan sertçe kadınlığıma köklemeye devam ediyordu. Duvarlarım onun hareketleriyle zorlanıyor ama bir yandan da o hareketlerle fazlasıyla haz alıyordum.
Sıcak erkekliği duvarlarımda nabız gibi zonklarken, onu içimde sıkıştırdım kendimi kasarak. "Siktir, ne yapıyorsun?! İlkyaz, kasma kendini!" dedi, acı dolu çıkan sesiyle.
"Eğer bana karın gibi değil de bir sürtük gibi davranmaya devam edersen... İçimde sıkıştırmakla kalmam, çok daha fazlasını yaparım! Nasıl? Canın yanıyor değil mi?!" dedim.
"İlkyaz!" diye kükredi. Canı yanıyordu ve görüyordum.
"Bana söz vereceksin!" diye bağırdım. Yavaşça kendimi kasmayı bıraktığımda, derin bir nefes almıştı. Ama sonrasında hemen kastım kadınlığımı. "Bana düzgün davranacaksın! Beni aşağılarsan... Senin girdiğin o deliğe birçok kişi girer, anladın mı?!"
"Sikeyim... Bunun acısını çıkaracağım, merak etme!" dediğinde gevşedim.
İçimden çıktığında ani bir boşluk hissettim. Kemikli parmakları belime batarken, hızla beni sırt üstü yatırmış ve bacaklarımı omzuna alarak içime dalmıştı çoktan.
"Demek beni tehdit ediyorsun ha?!" diyerek çarpıyordu kadınlığıma. Onun altında iki büklüm olmuş, zor nefes alıyordum.
"Bana söz vereceksin, ahhhhh!" Parmaklarını boynuma sardı. İçimdeki o büyük varlığı, beni her seferinde daha çok kışkırtıyordu.
"O kıyafetleri sadece yanımda giymeyeceğin sürece asla söz vermem, duydun mu?! Sikeyim... Bu amcığın asla uslanmıyor! Her köklediğimde daha çok sulanıyor, şuna bak!"
Birleşme noktamızdan çıkan ses kulaklarımızı doldururken, bakışlarımız birbirine kenetlendi. Gözlerinde tutkuyla harmanlanmış o kıskançlığı hissettim.
Dudaklarımdan arka arkaya iniltiler dökülmeye devam ederken, bileğime dudaklarını bastırarak kalçalarını bir ileri bir geri hareketlendirmeye devam etti.
“Duydun mu dedim!” diyerek kendini en uca çekerek kökledi. Aldığım darbeyle sarsılırken, göğüslerim sallanmıştı.
“Du-duydum, ah… Devam et, lütfen!” fısıltım ona ulaştığında, hareketlerini tekrar hızlandırdı. “Söz!” dedim nefes nefese. “Ama eğer bir daha beni aşağılarsan…”
“Aşağılamayacağım!” diye kesti lafımı. Tam o anda bedenime bir dalga yayılmaya başladı. Çarşafları avucumda sıkarken, belim yay gibi gerilmeye başladı.
“Ahhhhhhh! Borannnnn!” Başımı geriye doğru attım; dudaklarım aralandı. Nefesimi tuttum o an. Zihnim uyuşmuş, bedenim çoktan titremeye başlamıştı.
“Offffff!” Bacaklarımı omzundan çekerek beline yasladı ve üzerime uzanarak boynumu açlıkla emmeye başladı.
Kalçalarımı avuçlarının arasına alıp sıkarken, titremelerim devam ediyordu. “Mmmmhhh…” Boğazımdan küçük küçük iniltiler kaçarken, orgazm olmuştum.
“Sikeyim! İçine girdiğimde asla tutamıyorum kendimi; dar amcığın o kadar zorluyor ki beni, ohhhh!”
İkimiz de nefes nefeseydik. Hareketlerimiz durmuş, bedenlerimiz birbirine kenetlenmiş hâlde kalmıştı. Nefeslerimiz birbirine karışıyor ama aramızda hiçbir bağ oluşmuyordu.
Bir an sonra bedenini üzerimden ittim ve yataktan kalktım. Soğukkanlıydım. Hiçbir şey hissetmeden. Tıpkı onun yaptığı gibi; işini bitirip üzerimden çekilip gidişi kadar ruhsuz bir şekilde.
Yerde duran geceliğimi alıp ayağa kalktım. Yüzüne bakmadım bile. “İstediğim gibi giyineceğim,” dedim. Sesimde zerre tereddüt yoktu. Arkasında bir hareketlenme hissettim.
“Benimle kafa mı buluyorsun?” dedi.
Yavaşça döndüm. “Niye?” dedim, mavi gözlerinin içine bakarak. “Sen dememiş miydin bu odada yaşananlar bu odada kalır diye? Bu odada yaşananlar bu odada kalır. Senin sözün beni ilgilendirmiyor. Çünkü sözünde duran bir adam olmadığını çok iyi biliyorum.”
Tek kaşı usulca kalktı. Gözlerinde o tanıdık tehdit belirdi. “Tam olarak nerede sözümde durmamışım, İlkyaz Hanım?” dedi ve üzerime doğru yürüdü. “Okul dedin, tamam dedim. Annem dedin, tamam dedim.”
Sertçe yutkundum. Verecek bir cevabım yoktu ama susacak da değildim. “Okulu en başında elimden almamalıydın,” dedim. “Okulun ne benim cezamla ne de annemin hatasıyla bir ilgisi vardı.”
“Kaçıp güvenimi zedeleyen sen değil miydin?” dediğinde omuzlarımı silktim.
“Bana güven verseydin kaçmazdım,” dedim net bir tonla. Tek kelime fazlası yoktu. Ne savunma, ne yalvarış. Sadece gerçek.
“Bana bak…” dedi, işaret parmağını yüzüme doğru savurarak. “Tüm bunları siktir et! O kıyafetleri giymeyeceksin, İlkyaz!”
Omuzlarımı silktim. “Giyeceğim. Bal gibi de giyeceğim. Külot giymeden, sütyen giymeden hepsini giyeceğim!”
Gözlerindeki öfke korkutmuyor değildi ama geri adım atacak değildim. “Lan sen bana bela mısın kadın?!”
“Sen mi bana belasın, ben mi sana belayım?!” dedim sesimi yükselterek. “Ayrıca bana bağırıp durma! Yine kaçarım, görürsün. Bu sefer polise giderim derim ki bu armut kafa—”
“Ne, ne, ne?” dedi sertçe.
Gözlerimi kırpıştırarak yüzüne baktım. “Bir şey yok…” dedim ve odadan kaçarak çıktım.
“Gel buraya!” diye bağırdı arkamdan. Geliyordu, emindim.
Omzumun üzerinden baktım. Hâlâ çıplaktı. “Yani insan üstüne bir şey alır, don falan giyer! Bu ne? Evde o kadar hizmetkâr varken böyle gezinilmez!” diye bağırdım.
“Sikeyim!” diye küfür etti arkamdan. Ben kaçmaya devam ediyordum, o da peşimden geliyordu. Altına don giymişti, şükür.
Odama dalıp kapıyı kapatmaya çalıştım ama başaramadım; hızla itti. “Buraya gel, hesap vereceksin. Ne dedin sen az önce bana?”
Banyoya kaçtım ama kapıyı yine kapatamamıştım. O kadar hızlı ve atikti ki bir anda elim ayağım birbirine girdi.
Geriye doğru kaçarken üzerime geliyordu. “Bir şey demedim ki, dilim sürçtü. Sen de ne kadar abartıyorsun, Boran Karahan!”
Bedenimi duvara yasladı. Belimden yakalamıştı; ayaklarım yerden kesilmişti. “Söyle,” dedi bir kez daha.
“Tamam…” dedim çekingen bir tavırla. “Bırakırsan söylerim. Kaburgama zarar vereceksin yoksa. Ben senin gibi hayv—”
Sustum.
Neden ağzımdan şimdi çıkmaması gereken kelimeler çıkıyordu? “Hayvan?” dedi sorgularcasına, tek kaşını kaldırarak.
“Yok ya…” diye kem küm ettim.
“Hangi hayvanım acaba gözünde?”
“Bırakırsan söyleyeceğim,” dedim bir kez daha.
“Yok. Bakalım bu sefer ağzından ne çıkacak. Söyle dedim. Yoksa duvarla aranda kalmak yerine başka bir yerde kalırsın!”
Omzuna yumruğumu indirdim. “Bırak dedim Karahan! Tekme geçiririm bak, çok ciddiyim. Elindeki son çocuk hakkında kayar gider. Zaten senden hamile kalıp kalamayacağımdan da şüpheliyim. Ben gencim, sen yaşlı!”
“Yok… Yok, sen cidden benim sabrımla oynuyorsun İlkyaz! O ağzına yeterince verememişim senin!” Beni indirdiğinde derin bir nefes aldım.
“Armut kafa mı diyecektin bana?” dedi gözlerimin içine bakarak. Ellerini başımın iki yanına yaslamıştı. Nefesimi tutmuş hâlde gözlerine bakarken boğazımı temizledim.
Bacaklarının arasındaki aralığı fark edince gözlerimi kırpıştırdım. “Tam olarak…” diyerek usulca eğilmeye başladım. “Armut kafa ve hayvan dedim!”
Bir anda hızlanıp bacaklarının arasından geçerek kaçtım. “Hangi hayvan diye sorarsan da… Öküz!”