HOROZDAN FARKIN YOK! 😁🐓

2660 Words
İLKYAZ Her zamanki gibi yine kantindeydim. Ders notlarımı önüme açmış, kaçırdığım yerleri dikkatlice tamamlıyordum. Sıcak kahvemin buharı ağır ağır yükselirken, Senem’in kantine girdiğini fark ettim. Bakışları doğrudan beni bulduğunda dudakları hafifçe kıvrıldı. Elimle yanıma gelmesini işaret ettiğimde, neredeyse koşar adımlarla masama yaklaştı ve sandalyeyi çekip oturdu. “Nasılsın İlkyaz?” diye sordu heyecanla. O da kendi ders notlarını açarken ben derin bir nefes aldım. “İyi sayılır… Sen nasılsın? Dersler falan nasıl gidiyor?” dediğimde yüzünde yorgun ama samimi bir ifade belirdi. “Eh işte…” diye mırıldandı, ardından derin bir nefes aldı. “Bu sabah bir çocukla tanıştım. Benim hemen üst sınıfım.” Sesindeki heyecan dikkatimi çekmişti; onu merakla dinlemeye başladım. “Çocuk tam benim tarzımda İlkyaz ama ne yapsam bilemedim. Aslında haftalardır bakışıyorduk, bugün de şans eseri tanıştık. Önünden geçerken kalemlerim düştü, beni durdurdu.” “Hmm…” diye mırıldandım. “Hoşuna gidiyorsa git konuş bence. Ben pek anlamam öyle işlerden.” Kaşları hafifçe kalktı. “Hiç sevgilin falan olmadı mı?” Dudaklarımı büzdüm. Derin bir iç çektim. “Ay, kusura bakma… Pat diye sordum.” Başımı iki yana salladım. “Önemli değil.” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Tek amacım okumaktı aslında. Babama verdiğim bir söz vardı. Bu yüzden beni kötü etkileyebilecek her şeyden uzak durmaya çalıştım. Daha önce sınıfımdan biriyle konuşmuştum ama derslerime öncelik veremeyince kestim.” Başını usulca sallayıp kahvesinden bir yudum aldı. “Baban hayatta mı peki?” Kalbimde ince bir sızı hissettim. Bu soru her kimden gelirse gelsin, her seferinde aynı etkiyi yaratıyordu. Sanki biri basit bir soru sormuyordu da kalbime bir bıçak saplıyordu. “Vefat etti,” dedim buruk bir tebessümle. “Ani bir kalp krizi… Sadece annem…” Sözüm yarım kaldı. Gözlerimi kırpıştırırken omuzlarım yavaşça düştü. Dudaklarım titredi. Gözlerimin dolduğunu belli etmemek için başımı başka yöne çevirdim. Boğazıma oturan yumru yutkunmamı zorlaştırıyor, nefes alışımı bile düzensizleştiriyordu. Kaç gün olmuştu? Annemin yüzünü görmeyeli, yanaklarını öpmeyeli, ona sarılmayalı kaç gün geçtiğini gerçekten saymamıştım. Ama bildiğim tek bir şey vardı: onu çok özlüyordum. Kokusu burnumda tütüyordu. Aklımdan hiç çıkmıyordu; her saniye yokluğunu iliklerime kadar hissediyordum. Sertçe yutkundum. Saatime baktım. Okuldan çıkmama iki saat vardı ama annemi görsem ne olurdu ki? “Ben… benim gitmem gerek,” dedim ve hızla ayağa kalktım. Masadaki notlarımı toparlamaya başladım. Senem kaşlarını çattı. “Nereye gidiyorsun?” Titrek bir nefes alıp yüzüne baktım. Kuruyan dudaklarımı ıslatırken ellerimi yumruk yaptım. “Önemli bir işim çıktı. Geri dönerim.” Eşyalarımı tamamen toplayıp koşar adımlarla kantinden çıktım, üniversiteden uzaklaştım. Kalbim korku ve heyecandan göğsüme sert sert vuruyordu. Önce otobüs duraklarına koştum. Topuklu ayakkabılarım asfalta vurdukça çıkan sesler kulaklarımı tırmalıyordu. Saat dört buçuğa kadar her şeyi halletmeliydim. Durağın karşısından geçen bir dolmuşu aceleyle durdurdum. Parayı uzatıp gideceğim yeri söyledim. Çok uzak değildi… Uzak sayılırdı ama dolmuşçular hızlıydı. Nefes nefeseydim. Gözlerim yollara kilitlenmişti. Panikle dilimi dudağımın üzerinde gezdirdim. “Hadi…” diye fısıldadım. Sonunda ineceğim yere geldiğimde şoföre seslendim. Araç durur durmaz indim ve mahalleme doğru koşmaya başladım. Sürekli arkamı kolluyordum; biri geliyor mu, takip eden var mı diye. Eğer bu sefer de yakalanırsam… Boran beni affetmezdi. Ama kaçmıyordum. Değil mi? Kaçmıyordum. Binayı bulur bulmaz açık kapıdan içeri girdim. Merdivenleri tek nefeste çıkıp daireme ulaştım. “İnşallah almamışsındır anne…” diye fısıldadım. Ayakkabılığın alt kısmındaki gizli bölmeye eğildim. Anahtar bazen burada olurdu, bazen unutulur kalırdı. Bölmeyi açtığımda anahtarı görünce derin bir nefes aldım. Ayakkabılarımı çıkarır çıkarmaz içeri girdim. Odaya baktım; telefonum, laptopum, tabletim yerindeydi. Hepsini sessize alıp çantama koydum, kitapların arasına sıkıştırdım. Telefonumun kilidini açıp annemin numarasını aradım. Kalbim hâlâ hızla atıyordu. Telefon uzun uzun çaldı. Sonunda açıldı. “İlkyaz!” Annemin sesini duymamla dudaklarım titredi. “Anne… Hastanedesin değil mi?” diye sordum sakin olmaya çalışarak. “Evet… evet hastanedeyim kızım. Sen… sen nasıl—” “Sorma anne. Şimdi yanına geliyorum. Seni seviyorum.” Telefonu kapattım. Diğer eşyalarımı almama gerek yoktu. Bu yüzden vakit kaybetmeden evden çıktım, kapıyı kilitledim ve yeniden duraklara yöneldim. Otobüse bindiğimde kartı okuttum. Bulduğum ilk boş koltuğa otururken tüm vücudum titriyordu. Kolumdaki saate baktım. Henüz bir buçuk saatim vardı. Şimdiye kadar her şey yolundaydı. Ama gözüm sürekli saate takılıyordu; saniyeler geçtikçe içimdeki yakalanma korkusu beni avucunun içine alıyor, nefesimi daraltıyordu. Bir yandan sakin olmaya çalışıyor, bir yandan kalbimin hızına yetişemiyordum. Yollar hızla akarken hastanenin önüne yaklaşmıştık. Ayağa kalkıp kapıya yöneldim, dur düğmesine bastım ve bekledim. Kısa bir süre sonra araç durdu. Hiç düşünmeden indim ve hastaneye doğru koştum. Annemin odasının bulunduğu kata çıktım. Kapıyı çalmadan içeri daldım. Annemi masasının başında görünce kapıyı kapattım, kilidini çevirdim. Sırtımı kapıya yaslayıp derin derin nefes almaya çalıştım. “İlkyaz!” Beni görür görmez ayağa fırladı. Bana doğru koştu, bedenime sarıldı. Ben de ona… Sıkıca. “Anne…” diye mırıldandım gözlerimi kapatarak. Kollarımı bedenine sardım. “Çok özledim seni.” Sesim titriyordu ama içimdeki özlem güçlüydü. Boğazımdaki koca yumruya rağmen konuşabiliyordum. “Bana bak… Bana bak! O sana zarar veriyor mu? Söyle! Sana vuruyor mu?!” Titrek bir nefes aldım. Avuçlarını yanaklarıma koymuştu, bedenimi kontrol eder gibi bakıyordu. “Anne, dur…” dedim. Ama gözleri delirmiş gibiydi. “Anne dur!” diye bağırdım. Artık gözlerimin içine bakıyordu. Yaşlar yavaş yavaş yanaklarından süzülüyordu. “İyiyim ben,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Emin misin?” diye fısıldadı. Gözyaşları peş peşe akıyordu. “Bana yalan söyleme. Sana dokundu mu?!” Gözlerimi kapattım, sakin kalmaya çalıştım. Eşyalarımı yere bıraktım ve sandalyeye oturdum. Alnımı avucuma yasladım, gözlerimi kapattım. “Anne… Anne lütfen…” dedim. “Bu sorularla beni bunaltma yalvarırım.” Sesim istemsizce yükselmişti. Karşıma geçti, oturdu. Gözlerinde özlemi, endişeyi, korkuyu net bir şekilde görebiliyordum. “Bak…” dedim daha sakin bir tonla. “Ben gayet iyiyim, tamam mı? Hiçbir sorun yok. Bana daha fazla soru sorma. Seni görmeye geldim çünkü seni çok özledim.” Hızlı nefesler alıp veriyordum. “Bir şey içer misin kızım? Çay, kahve, su?” dediğinde başımı iki yana salladım. “Hayır, hayır… Hiçbir şey istemiyorum,” dedim yutkunarak. “Sadece seni görmeye geldim.” Bu cümleyi sanki kendimi ikna etmek ister gibi tekrar ettim. “Okuluna devam ediyor musun? Sana kötü davranıyor mu? İlkyaz, yalvarırım üzülürüm diye yalan söyleme, doğruyu söyle bana!” Öne doğru eğildim. Kalbim göğsümde sıkışıyordu. “Bu… Bu kıyafetler ne İlkyaz? Bunları… Bunları nereden buldun? O mu zorluyor?!” “Her şeyi kendim isteyerek yapıyorum anne,” dedim gülümseyerek. Ardından yüzüne biraz daha yaklaştım. “Burada olduğumdan haberi var.” Söylediğim yalana ben bile inanamazken, annemin inanmasını umut ettim. Onun gözünde mutsuz görünmek istemiyordum. Aksine, iyi ve mutlu olduğumu bilsin istiyordum. “Seni benden alıp kopardığında korkuyordun. O seni zorluyordu. Şimdi ne değişti, söylesene İlkyaz?” Dudaklarımı sertçe ısırdım. “Bana kötü davranmıyor anne. Ben… Ben onu seviyorum. Yani etkilenmeye başladım.” Annemin kaşları havalandı. Söylediklerime inanmakta zorlandığı belliydi. “Ama… Ama nasıl kötü davranmıyor kızım? Söylesene!” Sesi kontrolsüzce yükseldi. Öfkeyle avucunu masaya vurdu. “Kötü davranmıyor çünkü benden hoşlanıyor!” diye bağırdım patlayarak. “Bana zorla bir şey yapmıyor anne! Bunu bilmeni istiyorum ama sen anlamıyor musun beni? Anlatamıyor muyum?!” “Biz birbirimizi seviyoruz,” dedim. Tırnaklarım avuçlarıma batıyordu. Ardından hızla ayağa kalktım, dişlerimi birbirine bastırarak. “Aklın bende kalmasın anne. Şimdi gitmem gerek.” Onu daha fazla özlememek için sarılmadım. Öpmedim. Koklamadım. Eşyalarımı alıp odadan çıktım. Tam kapıyı kapattığım anda gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Omuzlarım sarsılıyordu. Elimi burnumun üzerine yaslamış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. *** Okulun önünde bekleyen aracın içine bindim. Şaşırtıcı bir şekilde, koltuğa yerleştiğim anda Boran’ın araçta olmadığını fark ettim. Bu duruma ilk kez tanık oluyordum; kaşlarım istemsizce havalandı. Eşyalarımı yan koltuğa bıraktım. “Boran neden yok?” diye sordum, şaşkınlığımı gizleyemeden. “Boran Bey’in ofiste çok önemli bir işi vardı efendim,” dedi şoför. Bu cevapla kaşlarım çatıldı. Bu “önemli iş” de neyin nesiydi? “Nasıl bir işmiş bu?” dedim anlamaya çalışarak. Dikiz aynasından göz göze geldik. “Tek mi, yoksa toplantı falan mı var?” “Asistanı ile birlikte çalışıyorlar efendim,” dediği an başımdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi hissettim. Asistanı ile birlikte… O kadın en başından beri içime sinmemişti. Bakışları bile yerli yerinde değildi; rahatsız edici, huzursuz edici bir tarafı vardı. Ne üzerinde çalıştıklarını hâlâ anlayamıyordum ama bir şeyi çok net biliyordum: ona asla güvenmiyordum. Boran’a zaten hiç güvenmiyordum. “Şirkete doğru sür.” “Ama efe—” “Başlarım şimdi efendine!” diye bağırdım öfkeyle. “Boran’ın olduğu şirkete sür!” Sırtımı sertçe koltuğa yasladım. Çantamı kucağıma aldım, fark ettirmeden telefonumu çıkardım. Gelen mesajlara hızlıca göz attım. Arkadaşlarımdan üst üste mesajlar vardı, sınıf grubunda da hareketlilik sürüyordu. İçimden bir iç çektim. Telefonu tekrar çantama koydum. Başımı camdan yana çevirip akan yolları izlemeye başladım. Yorgundum. Ama asıl yoran bedenim değil, içimde giderek büyüyen huzursuzluktu. Araç asfalt yollardan akıp giderken hızı yavaşladı, birkaç saniye sonra tamamen durdu. “Burası mı?” diye sordum. Adam başını usulca salladı. Kapı açılır açılmaz hızla indim. Başımı kaldırıp büyük binaya baktım; dudaklarım farkında olmadan aralanmıştı. Kapının üzerindeki o büyük yazıyı gördüğüm anda göğsüm sıkıştı. KARAHAN HOLDİNG Şirkete doğru ilerlediğimde kapıdaki güvenlik beni durdurdu. “Kimlik lütfen.” Tam cevap verecektim ki arkamdan bir ses geldi. “Boran Bey’in müstakbel eşi.” Başımı çevirdiğimde şoförü gördüm. Güvenlik görevlileri hızla ceketlerini düzeltti, başlarını hafifçe eğdi. Geçmem için onay verdiklerinde tek bir saniye bile kaybetmeden içeri girdim. Şirketin içinde rahatsız edici bir sessizlik vardı. Bu sessizlik benim için boğucuydu; ama Boran için fazlasıyla huzur verici olduğuna emindim. Hızlı adımlarla ilerlerken bir kadın sesiyle duraksadım. “Hoş geldiniz, kimin için gelmiştiniz?” Başımı çevirdim. “Boran Karahan’ın müstakbel eşiyim,” dedim kendimden emin bir sesle. Kadın tek kaşını kaldırarak beni baştan aşağı süzdü. “Randevunuz var mıydı?” İç çektim. “Randevumun olup olmaması inanın umurumda bile değil. Odası kaçıncı katta?” Kısa bir tereddüt yaşadı. “Asansörler hemen solda. Odası yirminci katta.” Başımı salladım ve hiç oyalanmadan asansörlere doğru yürüdüm. Tuşa basıp beklemeye başladım. Gerginlikle ayakkabılarımı yere vuruyordum; sesleri dar alanda yankılanıyor, sabrımı daha da inceltiyordu. Saniyeler sonra asansör geldi. İçeri girdim, yirmi tuşuna bastım. Sırtımı asansörün soğuk aynasına yasladım. Yansımama bakmamaya çalışıyordum. Aklımdan binbir çeşit düşünce geçiyor, her biri diğerini eziyordu. Gerçekten çalışıyor muydu, yoksa… Birazdan her şeyi kendi gözlerimle görecektim. Asansör durdu. Kapılar açıldığında ağır bir sessizlik karşıladı beni. Koridorlarda yürümeye başladım. Bakışlarım etrafta dolanıyor, her kapıyı, her sesi, her gölgeyi tartıyordu. Boran’ın odasını bulduğumda durdum. Önce kapıyı tıkladım. Ses gelmedi. Bir saniye bile beklemeden kapıyı açtım. Ve gördüğüm manzara karşısında olduğum yerde donakaldım. Çalışma dedikleri şey bu muydu? Bu muydu çalışmak? Bu şekilde mi çalışılıyordu? Kaşlarım bir anda öfkeyle çatıldı. Omuz çantamı elimden fırlatıp kenara attım. Bakışlarım asistanın gözlerine kilitlenmişti. “Ne yapıyorsun sen?” diye tısladım dişlerimin arasından. Boran sandalyesinde oturuyordu. Asistanı arkasına geçmişti; elleri omuzlarında geziniyordu. Buna masaj demek mümkün değildi. Bu, açık açık okşamaktı. Fazla yakındı. Fazla rahattı. Fazla sınır tanımıyordu. “Senin ne işin var burada, İlkyaz?” dedi. Dudaklarım öfkeden titriyordu. Kapıyı hızla kapattım ve sert adımlarla ona doğru yürüdüm. “Konumuz benim burada ne işim olduğu değil!” diye bağırdım. “Asıl konumuz, asistanım dediğin kadının sana dokunması!” Başını kaldırdı. Sakindi. Gözlerinde en ufak bir telaş, kızgınlık ya da suçluluk yoktu. Bu sakinlik… bu rahatlık… beni neredeyse çıldırtıyordu. “Sadece masaj yapıyor,” dedi. Kalbim öfkeyle göğsüme çarptı. “Ne hakla?!” diye yükseldim, elimle masaya sertçe vurarak. “Ne hakla sana dokunuyor? Ne hakla sana temas ediyor?!” “Beni mi kıskanıyorsun?” dedi ve hiçbir şey olmamış gibi çayından bir yudum aldı. Rahattı. Fazlasıyla rahattı. Bir anda gülmeye başladım. Sinirden mi, şaşkınlıktan mı belli değildi. “Seni kıskanmak mı?” dedim. “Seni niye kıskanayım? Eğer ben senin müstakbel karınsam, sen bu evliliğe sadık olacaksın!” Sesim netti, kesindi. “Her ne kadar benimle bir anlaşma karşılığında evlenmiş olsan da—” “Araya giriyorum, lütfen kusura bakmayın,” dedi asistanı. Bakışlarımı ona çevirdim. Kendinden emin bir gülümsemeyle gözlerimin içine bakıyordu. O gülümseme… bilerek atılmış bir meydan okumaydı. “Yalnız bilgilendirmek isterim ki, sizden önce Boran’ın hayatında hep ben vardım ve hep ben olacağım, İlkyaz Hanım.” Parmak uçlarımın sinirden uyuştuğunu hissettim. O an gözüm karardı. Kan kulaklarımda uğuldamaya başladı. “Ne dedin sen?” diye fısıldadım. Başını daha da dikleştirdi. “Demek istediğim şu; siz sadece gelip geçici bir heves olabilirsiniz. Daha fazlası olamazsınız. Lütfen kendinizi kaptırmayın. Buna alışsanız iyi olur.” “Kes sesini!” Boran’ın sesi odada sert bir şekilde yankılandı. Hızla ayağa kalkmıştı. Yüzü kararmıştı, çenesi kilitlenmişti. “Sen kendini ne halt sanıyorsun da karımın karşısında kendini yüceltiyorsun?!” O an odadaki hava tamamen değişti. Asistanın özgüveni çatladı, benim içimdeki öfke hâlâ yanıyordu. “Ama Boran Be—” “Çık dışarı!” Boran’ın sesi odayı yararak yükseldi. Kükremesiyle birlikte ortam buz kesti. Asistan kapıya yönelirken arkasından bağırdım. “Kovuldun, defol!” Bir an durdu. Şaşkınlıkla bana baktı, ardından Boran’a döndü. “Ne bakıyorsun öyle?” dedi Boran sert bir tonla. “Kovuldun!” Bu kez kelimenin üstüne basa basa söylemişti. Kadın daha fazla duramadı, kapıyı çekip çıktı. O an, ciğerlerime dolan rahat bir nefes aldım. Kapı kapandığında başımı çevirdim. Boran tek kaşını kaldırmış, bana bakıyordu. Bakışı daha ağzını açmadan sinirimi ateşlemişti. Elimi kaldırdığım gibi yüzüne sert bir tokat yapıştırdım. Yüzü sola doğru savruldu. Avucunu yanağına götürdü. “Bu üç oldu!” diye tısladı hızla bana dönerek. “Dördüncüde affetmem.” “Çayır fareleri kadar olamıyorsun değil mi?!” diye bağırdım. Yüzüme anlamsız, boş bir bakış attı. “O ne alaka?” dediği anda yumruğumu göğsüne indirdim. “Çayır fareleri bile tek eşli!” diye bağırıyordum artık. “Sen… Senin horozdan pek farkın yok! Tek eşlilik doyurmuyor değil mi seni?!” Cümlem bitmeden bileğimden yakaladı. Sert bir hareketle beni masaya yasladı. Bedenim soğuk yüzeye çarparken nefesim kesildi. “Sen bu sıralar bana çok hakaret etmeye başladın, İlkyaz Hanım,” dedi. Yüzüme iyice yaklaştı. Sesi tehditkârdı. “Horoz, öküz, armut kafa… Hepsini sayıyorum, biliyorsun değil mi?” Yutkundum. Aramızdaki mesafe yok olmuştu. Gerilim, ikimizin de nefesini aynı anda sıkıyordu. ''Biliyorum elbette,'' dedim gözlerimi kısarak. ''Hak ediyorsun Boran Karahan! Hem de fazlasıyla! Beni zorla hayatına hapsettiğin, sınırlar çizdiğin, kırdığın yetmedi... Şimdi bir de aldatma sırası mı geldi?! Daha ne kadar çirkinleşebilirsin?!'' Parmaklarını çeneme doladı, yüzünü iyice yaklaştırdı. Kalbim, kaburgalarıma sığmayacak gibi çarpıyordu. ''Seni aldatmıyorum,'' dedi, kaşlarını çatarken sesi tehditkâr bir biçimde sertti. ''Demek önemli işin buydu?'' diye sordum alaycı bir tebessümle. Gözlerini kapayıp burnundan ağır bir nefes verdi. ''Sabır yarabbi... Sabır!'' diye homurdandı. ''Sandığın gibi bir şey yoktu!'' Omuzlarımı silktim. ''Peki neden omuzlarını okşuyordu o zaman?'' diye fısıldadım, nefesim tenine karıştı. Gözlerini devirerek kolunu belime doladı. ''Sadece çalışıyorduk. Sırtıma ağrı-'' ''Ha, ağrı girince sen de dedin ki: 'Canım asistanım, hadi biraz ov da rahatlayayım!' öyle mi?!'' ''Ben öyle bir şey demedim!'' ''Demedinse ne hakla yapıyor? Üstelik o sözler neydi? 'Sen gelip geçicisin, ben kalıcı' ne demek?'' ''Beni delirteceksin!'' diye bağırdı. Tırnaklarımı koluna geçirdim, ama acıtmadan. Yavaşça gözlerine baktım. ''Ben mi delirtiyorum seni? Şimdi düşün Boran... O koltukta oturan benim. Karşımda bir adam var. Ellerini omuzlarıma koymuş...'' ''Sakın!'' diye kesti sözümü. ''Parmakları usulca gerdanıma doğru iniyor...'' ''İlkyaz!'' diye haykırarak yumruğunu masaya indirdi. Bir anlığına irkildim, ama dudaklarımda kıvrılan gülümsemeyi saklamadım. ''Ne oldu? Hoşuna gitmedi mi? Karını bir başkası...'' Gözleri parlıyordu, nefesi hızlanmıştı. Benimse sesim alayla karışık bir şehvet taşıyordu. Birden dudaklarıma yapıştı, öfkeyle karışık bir açlıkla... Belime bastıran parmakları, tenimi ezerek bedenimi kendine çekti. Saç diplerime uzanan elleri, köklerimi kavrarken başımı sertçe geriye çekti; hem emir verir gibi hem de tutkuyla. Boğazımdan çıkan iniltinin sesi onun dudaklarında bastırıldı. Alt dudağımı emdi, sanki cezalandırır gibi, ardından hızla geri çekilerek çeneme küçük ama sahiplenen ısırıklar bıraktı. ''Bu... Son uyarım,'' diye fısıldadı, sesi artık neredeyse bir tehdit kadar sertti. Parmakları belimden aşağı kaydı, baldırlarımda dolaşmaya başladı, her dokunuşunda tenim yanıyordu. ''Bir daha kendini bir başka erkekle aynı cümlede bile anarsan... Seni bir hafta boyunca aralıksız beceririm. Durmaksızın. Nefes alamayacak hale gelene kadar.'' Sözlerinin tınısı bir yanımı ürkütse de, içimde bastıramadığım bir sızı doğurdu. O sızı, derinlerde kıvranan bir arzunun yankısıydı. ''Sonrasında...'' diye devam etti, dudaklarını kulağıma yaklaştırarak, ''O güzel kıçının üzerine oturamazsın İlkyaz. Bırak oturmayı... yürüyemezsin bile. Her adımında, her hareketinde yalnızca nasıl sikildiğini hissedersin.'' Nefesim karıştı, kontrolsüzce yükseldi. Boynuma bıraktığı öpücük artık tenimde yankılanan tehlikenin ta kendisiydi. ''O duvarlarını... Öyle zorlarım ki, her oturduğunda değil, sadece düşündüğünde bile o anı tekrar yaşarsın...''
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD