GELİN ODASINDA KAÇAMAK🌶️🌶️

3118 Words
BORAN Cihangir bana doğru yaklaşıp kravatımı düzeltti. Parmakları kumaşın üzerinde gezinirken, sanki düğümle birlikte içimdeki gerginliği de sıkıyordu. “Nasıl gidiyor kardeşim? Her şey yolunda mı?” diye sordu. Omuzlarım istemsizce çöktü. Başımı yana yatırdım; yorgunlukla sabırsızlık arası bir yerdeydim. “İlkyaz beni çıldırtmadığı sürece her şey yolunda,” dedim. Sözüm biter bitmez ofiste yaptıkları bir bir zihnime doluştu. Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Cihangir hafifçe tebessüm etti. Ama bu öyle masum bir gülüş değildi; altında ince ince çalan tehlike çanları vardı. “Bir kadının seni ilk defa bu kadar zorlaması tuhaf,” dedi. “Yanında duran bütün kadınlar sana ayak uydurur normalde.” Ceketimi giyerken bir adım geri çekildim. “Evet… sıkıntı da o zaten. Yanımda duran her kadın bana ayak uydurur, uydurmak zorundalar. Ama İlkyaz… Tam bir baş belası. ‘Dur’ diyorum durmuyor, ‘yapma’ diyorum inadına yapıyor. Artık benim karşımda korkmuyor bile.” Cihangir başını kaldırdı, omzumda görünmez bir toz varmış gibi usulca vurdu. Gözlerindeki ima derindi; bakışlarını üzerimde gezdirirken sanki beni değil, zaaflarımı inceliyordu. “Ne piç piç sırıtıyorsun?” diye tısladım dişlerimin arasından. Geri çekilip deri koltuğa yayıldı. Ben de hiç gecikmeden karşısına oturdum. Odanın içi ağırdı; viski, deri ve bastırılmış öfke kokuyordu. Masadaki kadehi elime alıp yakıcı bir yudum aldım. Boğazımdan aşağı inerken içimi daha da yaktı. “İtiraf et,” dedi sakin ama iğneleyici bir tonla, “dikkatini çekiyor.” Kaşlarım sertçe çatıldı. “Ne dikkatimi çekecek? Sıradan bir kız. İlgimi falan çekmiyor. Daha çocuk.” Gür bir kahkaha attı. Fazla rahat, fazla umursamazdı. “Birader, madem çocuk diyorsun, sal gitsin o zaman.” Bir anlık sessizlik oldu. Gözlerim kısıldı. “Sen demedin mi,” diye devam etti alçak bir sesle, ““annesinin karını ve çocuğunu öldürmediğini?” Öne doğru eğildim, aynı anda kapıya göz ucuyla baktım. “Cihangir! Çıldırtma ulan beni!” diye patladım. “Beni ilgilendirmez! Sonuçta karım olacak kadın annesinin ellerindeydi ve o ellerde öldü!” Cihangir başını yavaşça sağa sola salladı. Sesini alçalttı, ama söyledikleri daha ağır geldi. “Boran…” dedi derin bir nefes alarak. “Farkında mısın bilmiyorum ama kendini o kadının öldürdüğüne inandırmışsın. Kimin öldürdüğünü, ne sebeple öldürdüğünü bilmediğin için bütün suçu kıza ve annesine yıkmışsın.” İçimde huzursuz bir kıpırtı başladı. Mideme taş oturmuş gibiydi. “Sen dost musun düşman mısın belli değil!” dedim. “Geçmişsin karşıma vicdan dağıtıyorsun. Senin benden farkın mı var? Bade’yi saplantın yüzünden esir tutuyorsun.” Tek kaşı kalktı. Kadehini dudaklarına götürüp ağır ağır bir yudum aldı. Ardından öne eğildi. “Yanlış,” dedi işaret parmağını sallayarak. “Ben en azından iletişim araçlarını elinden almadım. Yeğeniyle, ablasıyla istediği zaman görüşebilir. Dışarı çıkabilir, istediğini yapabilir… Haberim olduğu sürece.” Yutkundum. “Yani?” dedim. “Yine de kızı kendine mecbur bıraktın.” Başını dikleştirdi, bakışları sertleşti. “Kendime mecbur bırakmadım. Aksine… Eğer şu an benimle evli olmasaydı Efe’yi kaybedebilirdi. Ayrıca Sibel… yani ablası. Onu çok daha kötü yollara sürükleyebilirdi.” Dişlerimi sıktım. Çenem gerildi. O an anladım; bu odada kimsenin elleri temiz değildi. “Beni ilgilendirmez!” diye sesim yükselirken, bir yandan boğazımı sıkan kravatı sert bir hareketle gevşettim. Parmaklarım kumaşta gezinirken sabrımın da aynı anda çözülmekte olduğunu hissediyordum. “Senin yaptığın tamamen zalimlik,” dediğinde bakışlarımı gözlerine kilitledim. Soğuk, koyu kahverengi bakışları üzerimde ağır ağır dolaşıyordu. “Peki,” dedi bir an duraksayıp, “bu işin peşinde misin gerçekten? Karını ve çocuğunu kim öldürmüş… ya da neden öldürmüş mesela?” Derin bir nefes aldım. Göğsüm daraldı. “İşin peşini bırakmıyorum,” dedim sakin ama sert bir tonla. “Doğum sırasında serum, ilaç ve iğneleri takip eden bir hemşireyi bulduk. Yurt dışına kaçmaya çalışırken yakalandı. Asistanım ilgileniyor ama konuşmuyor kız.” “Kolay kolay konuşur mu sence?” dedi. Viskiden bir yudum aldım. Acı tadı boğazımı yakarak mideme indi. “Konuşmak zorunda,” dedim keskin bir sesle. “Ulan oğlum…” diye homurdandı. “Madem hemşireyi buldun, ne diye hâlâ İlkyaz’la evleniyorsun? Gerçekleri öğrendiğinde bırakmayacak mısın zaten bu kızı?” Dilimi dişlerimin üzerinde gezdirdim. Bakışlarım duvarda bir noktaya sabitlenmişti. Parmaklarım kadehin etrafında farkında olmadan sıkılıyordu. “O gün geldiğinde boşanırım,” dedim buz gibi bir sesle. “Eee…” dedi, “peki bu kız boş yere tutulduğunu öğrendiğinde ne yapacak?” Sinirlerim yavaş yavaş gerilmeye başlamıştı. “Biraz daha bağırırsan evet, duyacak,” dedim. İç çekip gözlerini devirdi. “Ben sadece ihtimalleri sıralıyorum. Mesela beni senin gibi manyak bir herif boş yere tutsa, öğrendiğim an silahı alır vururdum.” Gözlerimi kıstım. Dudağımın kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı. “O senin için geçerli,” dedim. “İlkyaz’ın silahı mı var ruh hastası herif!” Omuz silkti, bardağını masaya bıraktı. “Belindekini alıp sıkma ihtimali yok mu yani?” Kadehi masaya sertçe bıraktım ve ayağa kalktım. “İçimi şişirdin Cihangir! Yürü git… Yürü git karının yanına Allah aşkına!” Güldü. “Ulan sen de ne ciddiye aldın? Öğrenmesi bu kadar mı korkutuyor seni?” Başımı çevirdim. “Beni bir şey korkutmuyor Allah aşkına, ne saçmalıyorsun sikik herif!” O da ayağa kalktı, ellerini havaya kaldırdı. “Ben karımın yanına gidiyorum. Bence sen de karının yanına git. Ne olur ne olmaz…” Gözlerimin içine sinsice baktı. “Bilirsin bizim ortamı… Çakallar çoktur. Av ararlar. Hem de masum ve saf bir av.” Yanımdan uzaklaşırken içime bir kurt düştü. “Ağzına sıçtığımın herifi…” diye ağzımın içinde gevelenerek odadan çıktım. Gelin odasına doğru ilerledim. Kapıyı çaldım. İçeriden yükselen kahkahalar duyuluyordu. Beklemeden kapıyı açıp içeri daldım. Gördüğüm manzarayla sabrım çekilmeye başladı. Anneannemin burada ne işi vardı? Kesin teyzemlerin işiydi. Başka hiçbir açıklaması yoktu. “Anneanne? Ne işin var burada Allah aşkına!” diye patlayarak içeri girdim. “Uuuuh! Seni kot kafalı uşak! Evleneysun da biz daşın altında miyduk ha! Ula bağa bakasun, sen bu kıza yazuk edersun! Bu nedur, çöp gibidur bu kari!” Dudaklarım aralandı. Gerginlikle burun kemerimi sıktım ve kapıyı kapattım. Bir anda kahkahalar yükseldi. Teyzemlere döndüm. “Sizin başınızın altından çıktı değil mi bu?” dedim. “Özellikle söyledim.” Küçük teyzem yanıma gelip omzuma vurdu. “Fena mı oldu ya? Ha bu arada, sende kalacakmış birkaç hafta. Seni özlemiş.” Sinirle baktım. “Ben çöp gibi miyim?” dedi İlkyaz. Anneannem başını çevirdi. “He valla uşağum… Ahanda çöp gibisun ha. Doğruyi söyle bana! Bu kot kafalı sana bakamayi değil mi?” Bakışlarım İlkyaz’a döndü. Usulca ayağa kalktığında yutkundum. Üzerindeki gelinlik zarifti, şıktı; bedenine fazlasıyla yakışıyordu. Gelinliğin içinde adeta bir prenses gibi duruyordu. Anneannemin söylediği kadar vardı. Gelinliğin içinde fazlasıyla zayıf kalmıştı. “Bakamıyor!” dedi bir anda. Başımı kaldırdım. Gözlerimin içine keskin, meydan okuyan bir ifadeyle bakıyordu. Çenesini hafifçe havaya kaldırmıştı; küçücük bedeninde beklenmedik bir cesaret vardı. “Hem de hiç bakamıyor anneanne! Bu kiloda kalayım diye sürekli otla besliyor beni!” Dişlerimi birbirine bastırdım. Çenem gerildi; içimde yükselen huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordum. “İlkyaz… Ne saçmalıyorsun karıcığım?” diye sordum, yüzüme zoraki bir tebessüm yerleştirerek. Sesimi yumuşatmaya çalıştım. “Kuş gibi bakıyorum sana.” Anneannem başını iki yana salladı, dili damağında dolaşıyordu. “Bellidur uşağum, her hâli bellidur… Kuş gibi bakayisun gıza ha… Ula oğlum, ben buna el sürmeye korkayrum, elimde kalacak sanki…” “Anneanne Allah aşkına!” dedim sabrımı zorlayarak. “Kilolu olmak iyi mi sence? Biz çocuk düşünüyoruz, ondan bu kadar zayıf formunu koruyor yani!” Sözlerim biter bitmez İlkyaz’ın yüzü kıpkırmızı oldu. Bakışlarını kaçırdı; dudakları ince bir çizgi hâlini aldı. Büyük teyzem bir anda kahkahalara boğuldu. Odanın içi gülüşle dolarken anneannem tek kaşını kaldırmış, beni süzüyordu. “Hee…” dedi ağır ağır. “Kilolu olmak iyi değul ama bu kadar zayıflık da hayra alamet değuldur uşağum. Çocuk diyisun da… Bu kiloya bebe ne yapsun…” Anneannemin söyledikleri odadaki herkesi güldürürken İlkyaz gülmemek için dudaklarını ısırıyordu. Omuzları hafifçe titredi. Anneannem avucunu onun koluna koydu; dokunuşu beklenmedik şekilde şefkatliydi. “Oy oy… benim fınduk burunli kızum…” dedi. “Korkma ha… Ben varum burda, sana gözüm gibi bakarum. Emi benim güzel kızum…” “Hadi anne…” dedi küçük teyzem, anneannemin yanına ilerleyerek. “Biz çıkalım, baş başa kalsınlar. Aralarında konuşacakları vardır belki.” Anneannem başını salladı. “Tü maşallah!” diyerek sahte bir tükürük yaptı. Ardından teyzemlerle birlikte odadan çıkmak için yürümeye başladılar. Geri çekildim. Anneannem tam karşımda durdu. Tek kaşını kaldırdı; bakışı sertleşti. “Ula hayırsuz uşak! İnsan bi el öper ha! Kızcağuz daha beni tanur tanumaz elumi öpti. Bağa bakasun Boran, bu kızı ha üzmeyecesun! Senun bilirum ben eski yavuklularuni!” “Ver anneanne, ver…” dedim aceleyle. “Öpeyim elini!” Elime uzandığım anda beni göğsüne çekti. “İstemez dedum ya! Aha tripliyum sana, konuşmayrum da!” İçimden kaç kere sabır çektiğimi artık saymayı bırakmıştım. Tam geri çekilecekken birden kahkahayı bastı. Elini kaldırıp yaklaşmamı işaret etti. Yaklaştım. Yumruğunu omzuma vurdu, sonra kulağıma doğru eğilip fısıldadı: “Aferun benum uşağum… Vallahi şaşırdum! Hanum hanumcuk kız getirmişsun. Senun yanında gezenleri biz az görmeduk ha Boran!” Son sözlerini de söyleyip odadan çıktıklarında İlkyaz belirgin bir şekilde yutkundu. Boğazı düğümlenmişti; nefesi bir anlığına takıldı sanki. “Eee karıcığım?” dedim, sesimde hafif bir alay vardı. “Ne yapıyordunuz? Anneannemle teyzelerimle beni mi çekiştiriyordun yoksa?” Bir kez daha yutkundu. Omuz silkerek yürümeye başladı, sesi normalmiş gibi çıkıyordu ama adımları aceleciydi. “Hiç de bile! Ne çekiştireceğim seni Boran? Sadece benimle tanışıyorlardı, ben de onlarla tanışıyordum.” Kaçmaya çalıştığını fark ettiğim an refleksle kolundan yakaladım. Sertçe çekip sırtını kapıya yasladım. Kapıyı kilitlerken çıkan metalik ses odanın içinde yankılandı. İlkyaz’ın nefesi bir anda hızlandı; titrek titrek alıp vermeye başladı. “Ne yapıyorsun ya?” dedi panikle. “Gelin odası burası! Çık sen, damat odasına geç. Bade gelecekti birazdan, onunla sohbet ediyorduk.” Bakışlarım daraldı. Gözlerimin içi karardı. “Hmm…” dedim alçak bir sesle. “Bence bekleyebilir. Çünkü şu an senden hesap soruyorum.” Bir adım daha yaklaştım. “Anneannemin yanında niye beni küçük düşürüyorsun, söyle bakalım yavrum?” dedim sakin ama keskin bir tonla. “Küçük mü düşürüyorum?” dedi. Gözlerimin içine uzun uzun baktı. Bakışları bu kez kaçmadı. Bir anda dudakları titredi; sesi çatladı. “Doğru değil mi?” diye devam etti. “İstemediğim bir bedene sokuyorsun beni. Belki de ben kilo almak istiyorum! Hayatımda sucuğu özleyeceğimi hiç düşünmemiştim!” Dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Bakışlarım, dolgun dudaklarına sürülmüş koyu renk rujda takılı kaldı. O ruj, söyledikleriyle çelişen bir meydan okuma gibiydi. “Anneannen de ne kadar tatlı kadınmış, maşallah,” dedi bir an sonra. “Keşke bunca zamanı boşa harcamayıp bizi daha önce tanıştırsaydın.” Belinden sıkıca kavradım. Parmaklarım istemsizce bastırdı; onu kendime doğru çektim. “Sebep?” diye fısıldadım boğuk bir sesle. Dudaklarım neredeyse dudaklarına değiyordu. “Beni yeterince şikâyet edemedin mi yoksa?” “Hıhım… Evet, yeterince şikâyet edemedim,” dedi dudaklarını bükerek. Sesinde hafif bir alay vardı. “Hatta birazdan diyeceğim ki kafama silah dayadı, silah zoruyla evleniyorum!” Sözleriyle kaşlarım anında çatıldı. O cümle odanın içinde asılı kaldı; tehdit gibi, meydan okuma gibi. “Bence sen beni yine sinirlendirmek istiyorsun,” dedim sertleşen bir sesle. “Doğru mu düşünüyorum?” Dudaklarını dişlerinin arasına aldı. Gözleri bir an parladı; kaçmadı. “Ben bir şey yapmıyorum,” diye mırıldandı. “Sen sinirlenmeye yer arıyorsan ben ne yapabilirim yani?” Bir an durdu, ardından sesine masum gibi görünen ama can acıtan bir ton eklendi. “Ayrıca koluna kaç tane kız taktıysan, anneannen hiçbirini beğenmemiş! Bir tek beni beğendi. Ama torunu elindekinin kıymetini bilmiyor.” “Allah Allah…” dedim. Kahve rengi gözlerine uzun uzun baktım. Bakışlarım sertti, tartar gibiydi. “Demek ben sinirlenmeye yer arıyorum, öyle mi?” Başını usulca salladı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı; gülümsemesi küçük ama kışkırtıcıydı. “Evet kocacığım… Tam da öyle.” Bir adım geri çekildi, sanki gitmeye niyetliymiş gibi. “Ben şimdi gideyim anneannenin—pardon,” dedi bilerek düzelterek, “anneannemizin yanına. Güzel güzel sohbet edelim onunla—” Cümlesi bitmeden kolundan yakaladım. Sertçe çekip tekrar duvara yasladım. Duvarın soğukluğu sırtına çarparken nefesi kesildi. “Hiçbir yere kaçamazsın,” diye fısıldadım. Çenesini narin ama kaçamayacağı bir şekilde tuttum. Yüzüme çok yakındı artık; nefesini hissedebiliyordum. Gözlerimdeki karanlığı fark ettiğinde yutkundu. “Şimdi…” dedim alçak, tehlikeli bir sesle, “tüm yaptıklarının hesabını vereceksin bana.” Dudakları aralandığında, kolumu beline doladım. Gövdemi, onun yumuşak sıcaklığına sıkıca bastırdım. Gözleri birden büyüdü, hem şaşkın hem arzulu fısıldadı: “Burada mı?” Yanaklarımda hafif bir gülümseme belirdi, başımı usulca eğip dudaklarımı kulağına yaklaştırdım. “Tam da burada...” Dilimin ucu kulak memesine dokunduğunda ürperdi. Tenindeki titreme, bedenine yayılan arzu dalgaları gibiydi. “Ve eğer inlersen…” diye fısıldadım karanlık bir şehvetle, “Kapıdan geçen herkes seni nasıl delicesine siktiğimi duyacak.” Titrek nefesini tenimde hissettiğimde, sıcak avuçlarım usulca gelinliğinin dekoltesinden içeri süzüldü. Parmaklarım, tenine dokunurken bedeninin verdiği tepkiyle içimdeki arzu büyüdü. Dolgun memelerini nazlı bir sabırsızlıkla dışarı çıkardım ve avuçlarıma aldım, biraz sert, ama sahiplenici bir dokunuşla. Başını arkasındaki kapıya yasladı. Nefes alışları hızlanırken, bir eli koluma tutundu. Dudaklarım boynundan gerdanına doğru ilerledikçe, dudaklarını ısırarak içindeki sesi bastırmaya çalışıyordu. Teninin çıplak yerlerine bıraktığım ıslak öpücükler, onu yavaşça kendi derinliklerine çekiyordu. Dudaklarım göğüslerine ulaştığında, pembe tomurcuklarında dilimi usulca gezdirdim. O an, nefesi karıştı sessiz bir titremeye. "Boran..." diye fısıldadı, sesi ürkekti. "Burada olmaz... Ya birisi gelirse?" dedi, gözlerinde hem korku hem teslimiyet vardı. Gözlerine baktım, yüzüne eğildim ve sıcak nefesim dudaklarına değdi. "Geri göndereceksin yavrum..." diye fısıldadım. "Anneannemizin yanında diline sahip çıkamadığın için cezan bu." Memelerine tekrar eğildim. Tümünü ağzıma alarak emmeye başladım, diğerini de bir yandan avuçlarımda yoğuruyordum. Dilimle uyguladığım darbeler arasında, bedeni hafifçe titredi. Dudakları aralanmıştı artık, kaçan küçük bir inilti duyuldu: "Ah..." O an, bedenimdeki o bastırılamayan gerilimin zonklayan sikime kadar yükseldiğini hissettim. Pantolonumun içinde sabırsızca atan sikim varlığını hissettirirken, dudaklarım onun teninde dolaşıyordu. Bedenine bıraktığım her dokunuşta içimdeki istek biraz daha büyüyordu. Onu böyle görmek… Bu halini istememek mümkün değildi. Gelinliğin içindeki duruşu, aklımı tamamen ele geçirmişti. Nedenini sorgulamıyordum artık. Sadece ona daha da yaklaşmak istiyordum. Dudaklarım bedeninde izler bırakırken, nefesi düzensizleşti. Teninin kızardığını gördüğümde geri çekildim, bakışlarım bakışlarına kilitlendi. O an aramızdaki sessizlik bile yüklüydü. Bir anda yönünü değiştirip onu kapıya yasladım. Eteklerini yukarı doğru topladığımda, aramızdaki gerilim daha da arttı. Parmaklarım amcığının kenarından usulca kayarken, nefesi titredi. “Bacaklarını arala…” diye fısıldadım. Sessizce dediğimi yaptı. Dokunuşumla birlikte bedeni ürperdi. Belini sıkıca sardım, düşmesine izin vermeden kendime çektim. Aletim kalçalarına değdiğinde kulağına eğildim. “Yavrum bu ıslaklık ne böyle” diye fısıldadım. “Nasıl da sıcaksın... Sikilmeye doymuyor bu amcığın İlkyaz!” “Boran…” dedi, sesi titrek ve bastırılmıştı. “Sessiz ol…” Ama o ses bile bana her şeyi söylüyordu. Parmaklarım amcığının dudakları boyunca ilerlediğinde, nefesi kesildi. Avucumu dudaklarına götürdüm, sesini bastırmak için. Bedeninin verdiği tepkiyi hissettiğimde, kontrolü kaybetmemek için dişlerimi sıktım. Sıcacık, titrek ve tamamen teslim olmuştu… Parmaklarımı içine doğru ittiğimde bacaklarını istemsizce birbirine bastırmaya çalıştı. Kulağına eğildim. “Şşş…” diye fısıldadım. “Kasma kendini. Sakin ol… Kimse bilmeyecek ne yaptığımızı.” Hızlı nefesler alıp verirken, sıcak dudakları parmaklarımın etrafında sıkılaştı. Parmaklarımın kenarından zevk suları damlarken, içeride hızlıca hareket ettirmeye başladım. Boğuk bir ses avcuma karıştı. “Ah… Boran…” Kulağına daha da yaklaştım. “Nasıl hissediyorsun?” diye fısıldadım. “Amcığın parmaklarım içindeyken iyi mi? Güzel sikiyor mu parmaklarım?” Hızımı artırdığımda bedeni titremeye başladı. Am dudaklarının arasında parmaklarım hızla hareket ederken, beni saran sıcaklık bir artıp bir azaldı. Parmaklarımın etrafındaki etler kasılıp gevşedi. “Boran!” diye yükseldi sesi; kalçasını geriye doğru iterek parmaklarıma boşaldı. Parmaklarımı amcığının içinden çektiğimde, elimde kalan sıcaklığı dudaklarıma götürdüm. O an içimdeki sabırsızlık iyice yükseldi. Kemerimi ve fermuarımı çözerken bedenimdeki gerginlik sikimdeki sertliğe dönüşmüştü. “Domal.” Sözüme itiraz etmedi. Ellerini kapıya yaslayıp kalçasını bana doğru sundu. Avucumun indirdiği sert şaplakla teni dalgalandı. “Şuna bak…” diye hırladım. “Amcığın kıpkırmızı olmuş. Sikilmeye doymuyorsun!” Sikim ıslaklığını bulduğunda birkaç kez sadece orada oyalandım. “Boran… hızlı ol,” dedi nefesi bölünerek. “Birisi gelecek…” Dudağımın kenarı istemsizce kıvrıldı. “Az kıymetimi bil,” diye fısıldadım. “Fantezi yaratıyorum sana. Evdeki sessizlikten çok daha heyecanlı.” Omzunun üzerinden bana baktı. “Sen kafayı yemişsin…” O sözle birlikte nefesi aniden kesildi, içine beklenmedik anda köklemiştim. Boğuk bir inilti dudaklarından kaçtı. Kalçalarından tutup amcığında ritim bulduğumda, nefesi tamamen dağıldı. “Bu amcık hiç uslanmıyor,” diye hırladım, her hareketimde onu kendime daha çok çekerken. Taşşaklarımın tenine çarpıp çıkardığı sesler duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Avucum tekrar kalçasına indiğinde bedeni öne doğru savruldu ama ben durmadım. Gözleri dalmış, dudakları aralanmıştı ki… Kapı çaldı. Ama ben amcığındaki hareketlerimi durdurmadım. “Kim… Kim o?” dedi İlkyaz, sesi titreyerek. Kapının ardından bir kadın sesi geldi: “Müsait misiniz acaba?” “Şu anda… şu anda müs- müsait değilim!” dedi aceleyle. Bir anlık köklemem ile öne doğru sendeledi. Sesini zor bastırmıştı ama ben hâlâ amcığını sikmeyi aynı yoğunlukta devam ediyordum. Zaman durmuştu. Sadece nefesler, gerilim… Ve yakalanma ihtimalinin verdiği o keskin heyecan vardı. Avuçlarımı omuzlarına yaslayarak geri çekildim, nefes nefese biraz bekleyerek sertçe kökledim. "Ah!" diye bir inilti bıraktı. "Bilerek... Bilerek yapıyorsun!" dediğinde, dudağımın kenarı kıvrıldı. "Çığlık çığlığa boşaltamadım seni... O yüzden hırsımı alıyorum!" dedim ve bir kez daha geri çekilerek amcığına sertçe sapladım. "Ahhhhh!" sesi bir anda yükseldi, avucumu bastırdım dudaklarının üzerine. Bedeni titrerken am dudakları kasılıp gevşiyor ve zevk sularını sikimin etrafına akıtıyordu. O boşalırken ben hareketlerimi durdurmadım, aynı tempoyla sikmeye devam ettim. "Of... Daha bunun gecesi var, İlkyaz hanım! Bakalım o zaman ne yapacaksın?!" diye hırladım. Dekoltesinden çıkardığım dolgun memelerini avuçlayarak, içinde duraksadım nefes nefese. Sikim sıcak duvarları arasında zonkluyordu, taşaklarımda doluluk hissiyatı yakıcıydı. "Hisset..." diyerek bastırdım kalçasını iyice . "Sikimi daha çok hisset içinde! Bak... Senin için nasıl da sertleşmiş!" diyerek kalçasına bir şaplak indirdim. Beyaz teni kızarmıştı. Usulca geri çekilerek ritmimi buldum, hızlanarak amına son vuruşları yapmaya devam ettim. Boşalacağımı anladığım an gözlerim geriye doğru kaymış, nefesim hızlanmıştı. Tüm vücudum kasılırken dudaklarım aralandı. “Ohhhh… Sikeyim!” ufak bir inilti döküldü dudaklarımdan. Oluk oluk akıttım döllerimi içine. Geri çekildiğimde döllerim amcığından akıyordu. Bu manzara gözümü şenlendirirken toparlandım, masanın üzerinde duran peçeteyle amını silerek külotunu düzelttim. Toparlanırken üzerini düzeltti. Nefesi hâlâ düzensizdi, adımları kararsız. Belinden kavrayıp kendime çektim, bir an duraksadı. Bedeni yorgundu ama o hâlâ güzelliğini taşıyordu. Ona yaslanarak yürümesine yardımcı oldum, nazikçe oturmasını sağladım. Ardından kilidi açıp yanına geçerek yanına oturdum. Boynuna usulca yaklaştım, teni hâlâ sıcaktı. “Asla karşı koyamıyorsun bana...” diye fısıldadım. Sözlerimle birlikte dudaklarımı usulca boynuna bastırdım. Teninin kokusu, hâlâ üzerimde taşıdığım zevkin yankısı gibiydi. “Eyvah!” dedi bir anda, panikle bana döndü. “Ya ne yaptın Boran?! Memelerimin üzeri tamamen kızarmış, ne yapacağım şimdi?!” Gözleri gözlerime kilitlenmişti, hem öfke hem şaşkınlıkla. Benimse dudağımın kenarı çapkınca kıvrıldı. “Ne güzel yavrum... İzlerimi taşıyorsun işte.” “Başlarım senin izine! Kuduran sensin, ben miyim?! Bana dokunmak için bahane arıyorsun, haberin yok!” Kalktı, eteklerini tutarak lavaboya yöneldi. Arkasından öylece bakakaldım. Dudaklarım hâlâ o hafif tebessümle duruyordu. Ama bir anda kaşlarım çatıldı. Dudaklarım düzleşti. Niye gülümseyerek bakıyordum arkasından? Ve neden ona sürekli ‘Yavrum’ diyordum? İçimde bir şey kıpırdadı. Bedensel tutku henüz dinmemişken, duygusal bir şey başka bir kapıyı aralıyordu. Belki de o sahnede sadece bir beden değil, biraz da içimdeki gerçeklik açığa çıkmıştı…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD