BENİ DOYURAMIYORSUN 🌶️🌶️

2892 Words
İLKYAZ Nikâh memurunun uzattığı mikrofonu titreyen ellerimle kavradığımda, bakışlarım bahçeye yayılmış kalabalığın üzerinde ağır ağır dolaştı. Beyaz sandalyelere dizilmiş yüzler, merakla, beklentiyle, biraz da açgözlü bir seyir keyfiyle bize bakıyordu. Tam o sırada bacağımda hissettiğim el boğazımı düğümledi; istemsizce yutkundum. Başımı usulca çevirdiğimde Boran’ın sert yüz hatlarıyla göz göze geldim. Dudaklarının kenarına yerleşen tehlikeli gülümseme içimi daha da daraltırken, ben de dudaklarıma zoraki bir tebessüm kondurdum. Kaçacak yer yoktu. “Evet!” kelimesi ağzımdan döküldüğü anda bahçeyi alkışlar doldurdu. Nikâh memurunun sesi yeniden yükseldi. “Siz, sayın Boran Karahan… Hiç kimsenin etkisi ve baskısı altında kalmadan, kendi hür iradenizle İlkyaz Çetin’i iyi günde, kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta eş olarak kabul ediyor musunuz?” “Evet.” Boran’ın keskin sesi kulaklarımda çınlarken göğsümde bir şey yırtıldı sanki. Yüreğim cayır cayır yanıyor, yumruklarım masanın üzerinde sıkılı duruyordu. “Ben de Etiler Belediyesi’nin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak sizleri karı koca ilan ediyorum.” Nikâh memurunun bu cümlesiyle dudaklarım titredi. Boran imzasını attıktan sonra defteri ve kalemi bana uzattı, gözlerini üzerimden bir an bile çekmeden izlemeye devam etti. Kalemi titreyen parmaklarımın arasına alıp imzamı attığımda, çevreye dönüp yine o sahte gülümsemeyi takındım. Alkışlar ve ıslıklar yükselirken arkadan yabancı, romantik bir müzik çalmaya başladı. Boran ayağa kalkınca ben de onunla birlikte doğruldum; nikâh memurunun uzattığı evlilik cüzdanını elime aldım. Karşımızdaki fotoğrafçılar tetikte beklerken, yüzümü asmamaya dikkat ederek Boran’ın koluna girdim. Bakışlarım bir an köşede oturan anneannesine kaydığında kalbim göğsüme sert bir yumruk gibi çarptı. Kadın, dakikalardır bize kilitlenmişti; gözlerini bir kez bile ayırmamıştı üzerimizden. Boran bana doğru döndü, ben başımı çevirmeye fırsat bulamadan dudakları dudaklarıma yapıştı. Konfetiler havada savrulurken, gökyüzünde renkli havai fişekler patlamaya başladı. Flaşlar yüzümüze arka arkaya çakılırken geri çekildi ve gözlerimin içine baktı. “Nasıl hissediyorsun karıcığım?” dedi. Mideme bir yumruk yemişim gibi burkuldu. Gerçekti. Karısıydım. Olmuştum. Dudaklarımı öfkeyle ısırdım. “Senin gibi bir kocaya sahip olduğum için bok gibi. Ama anneanneye sahip olduğum için mükemmel,” dediğimde gözleri kısıldı. Elimi sıkıca kavrayıp bedenimi çevirdi. Flaşlar patlamaya devam ederken poz vermekten, sahte gülümsemekten çenem ağrımıştı. Nihayet fotoğraf faslı bitti. Davetliler pop müziklerle eğlenmeye başlamışken anneanne yanımıza yaklaştı ve Boran’ın suratına dik dik baktı. “Ula uşağum! Nedur bu müzikler da? Açmayiler mi bi horon ha, zıplayaluk şöyle! Dizlerum tutmaz ama gönlüm durmaz ha!” Dudaklarımı bastırdım; kahkaha boğazımda düğümlendi. “Anneanne… Bana sabır çektirmek için mi geldin sen? Ne horonu? Al sana kır düğünü işte!” dedi Boran. Kadının kaşları çatıldı. “Ben anlamayirum kır düğünü falan ha! Aç horonu dedum sana, biz zıplayacağuz! Aha teyzelerun dizilmiş bekleyir! Senin kokoş tayfa yüzünden horonumuz heba olayi!” Artık kendimi tutamıyordum. “Anneannem haklı Boran! Ben de horon tepeceğim, açtır şu horonu!” Boran’ın delici bakışları üzerime kilitlendi. Gözlerim irileşti, nefesimi tutup bakışlarımı kaçırdım. “Ne bakayisun gıza öyle ha?” dedi anneanne, hızla yanıma gelip omzumu okşadı. “Benum gelinumdur o, doğri diyi! Oy benum güzel gelinum… Korkmayasun ha, bu kot kafalidan saa bi şey olmaz!” Kahkahalarım patladı. Anneanne yüzümü okşadı. “Uyyy! Benum gızuma bakin hele! Ne güzel güleyisun sen ha! İçim açildi valla!” Sözleriyle dudaklarım kıvrıldı. “Tamam anneanne, sen geç. Ben horon açtıracağım,” dedi Boran sonunda pes ederek. Anneanne yanımızdan uzaklaşır uzaklaşmaz kahkahalarım yükseldi. “Senin Karadenizli olduğunu hiç düşünmemiştim. O kadar sertliğin, tehlikenin altında meğer Karadeniz damarı yatıyormuş!” Gözlerini devirip sandalyesine yaslandı. “Sen yine çok konuşmaya başladın.” Omuz silktim. “Çok konuşsam kaç yazar? Anneanne bizde. Ne yapabilirsin ki?” Bakışları kısıldı. “Aslen nerelisin?” Dirseğimi masaya yaslayıp biraz daha yaklaştım. Uzun uzun gözlerime baktı. “Ofluyuz.” Başımı salladım. “Oflu mafya ha?” Kıkırdadım. “E güzelmiş. Horon bilir misin bari?” Bakışları sakin ama uyarıcıydı. “Sence bilmemem mümkün mü? Yaşımın yarısını Ofta geçirdim. Sen? Horon tepeceğim derken anlamadım.” Omuzlarımı gerdim, başımı dikleştirdim. “Ne demek anlamayirum ha? Aha ben diyeyrum, horonu tepeceğum! Boşuna mi Sürmeneliyuk biz, kanumuz kaynayi!” Kaşları bir an çatıldı, dudakları aralandı. “Sen…” “Tabii ki ben de Sürmeneliyim.” Dudak kenarım kıvrıldı. Sandalyeye yaslandım. “Şu işe bak… Kocamla hemşeri olduğumuzu nikâh günümüzde öğreniyorum. Eh… şimdi gelmez mi bi horon?” Ayağa kalktığım anda bileğimden yakaladı. “Sakın öyle bir şey yapma. Tüm tanıdıklarım burada.” Bileğimi sertçe çektim. “Beni ilgilendirmez. Madem bugün benim için eğlenceli değil… Ben de bugünü eğlenceli hâle getiririm.” Hızlı adımlarla ilerledim, müzikleri çalan adamın yanına dikildim. “Horon açın,” dedim tek hamlede. Adamlar yüzüme bakakaldı; sanki yabancı bir dil konuşmuştum. “Ne bakıyorsunuz?” diye sertleştim. “Horon açın diyorum size! Horonun ne demek olduğunu bilmiyor musunuz?!” “Hah! Benum gelinum açayi horonu ha! Şimdu tepeceğuz horonumuzı, kim tutar bizi!” Bu sesi duyunca irkildim. Arkama döndüğümde anneannesini gördüm. Gözleri parlıyor, omuzları çoktan ritmi yakalamıştı. “Ne açalım tam olarak, ne istersiniz?” diye soran DJ’e bu kez anneanneme dönerek baktım. Bu kadını sahiplenmiştim bile.“Ne açsınlar anneanne? Söyle, senin istediğini açsınlar.” Bana öyle bir baktı ki, sanki düğünün sahibi bendim. Dudakları kıvrıldı, başını salladı. “Gel aşalum aşalum!” Adamların yüzüne döndüm, hafif bir tebessümle. “Gel aşalım aşalım,” diye tercüme ettiğimde başlarını usulca salladılar. “Siz ikiniz!” Bu sesle birlikte omuzlarım gerildi. “Ne arıyorsunuz burada? Bana dönün, bana!” Anneanneyle birlikte ağır ağır döndük. Karşımızda Boran vardı. Ellerini cebine sokmuş, tek kaşı havada, sabrını zorlayan bir sakinlikle bizi süzüyordu. Tam o anda kemençe girdi. Anneanneye baktım. Omuzları çoktan oynamaya başlamıştı. Yaşı vardı ama bedeninde zerre tereddüt yoktu; dizleri yerinde, kalbi ritimdeydi. “Horon…” diye mırıldandım gülümseyerek. Yükselen seslerle başımı hafifçe eğip etrafa baktım. Boran’ın bütün akrabaları ayağa kalkmıştı bile; horon başlamış, daire genişlemişti. “Kasıntı,” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Tam bir kasıntısın. Buzullarda yaşayan, kemikleri donmuş insanlara benziyorsun. Robot gibisin.” Anneanne yanımdayken ağzım açılmıştı bir kere. Ne varsa döktüm ortaya. Bu fırsat bir daha gelmezdi. “Ah İlkyaz ah…” dedi gülümseyerek. “Anneannem gittiğinde ne yapacaksın bakalım?” Anneanne öne çıktı. “Ula ne edecesun gıza! Bu laflar nedur ha? Kot kafali, ağzuna dikkat edecesun!” Dudaklarım kıvrıldı. “Kot kafali!” dedim, yanından geçip masaya yönelirken. Tam o anda bileğimden yakalandım. “Güzelum, nereye gideysun öyle? Gel buraya, horon tepeceğuz ha!” Gözlerim irileşti. “Yok anneanne… Şakasına dedim, siz oynayın diye aç—” “Gelin dediğun kaçmaz!” diye böldü. “Gelir, horonuni teper, kenduni gösterur!” Sözler ağzımda asılı kalmışken Boran karşıma dikildi. Ceketini bir kenara bıraktı, gömleğinin kollarını kıvırdı. Omuzları gerildi, yüzü sertleşti. “Göster bakalım kendini Sürmene kızı,” dedi. “Gerçekten aynı kan, aynı damar var mıymış görelim.” Sert adımlarla horonun başına geçti. Şaşkın bakışlarım sırtında gezinirken anneanne beni ortaya doğru çekti. Bedenim horon tepenlerin arasına savruldu; Boran’ın küçük teyzesi kolumdan yakalayıp ritme soktu beni. Horonun başına geçtiğimde nefesim titriyordu. “Korkma gelin hanım, korkma,” dedi biri. “Göster bakalım kendini!” Gelinliğimin eteklerini toparlayıp omuzlarımı sallamaya başladım önce. Tereddüt vardı ama kaçış yoktu. Ayaklarım zemini yokladı, dizlerim ritmi yakaladı. Sonra kemençe hızlandı. Bedenim ritme teslim oldu. Omuzlarım, dizlerim, nefesim… Hepsi aynı anda konuşmaya başladı. Horona kendimi kaptırmışken bakışlarım istemsizce Boran’a kaydı. Nefesim hızlanmıştı; göğsümdeki iniş çıkışların ritmi kemençeyle yarışıyor gibiydi. Gözlerimi bir an olsun ondan ayıramadım ama bunun sebebini kendime açıklama gereği de duymadım. Geniş omuzları horonun temposuna hiç zorlanmadan uyum sağlıyordu. Ayağını yere her vuruşunda bedenindeki güç sanki toprağa aktarılıyor, oradan tekrar yukarı çekiliyordu. Rahattı. Fazlasıyla rahattı. Ne kasıntı vardı ne de gösteriş; sanki bu ritim onun doğasında vardı. Bakışlarımız çarpıştığında tek kaşımı kaldırdım, meydan okur gibi. Kollarımız yavaş yavaş yukarı kalkarken ayaklarımı yere daha sert bastığımı fark ettim. Dizlerim biraz daha derin büküldü, omuzlarım daha geniş savruldu. Horonu değil de bir şeyi ispatlamaya çalışıyor gibiydim ama neyi, bilmiyordum. Kalabalık, müzik, sesler… Hepsi geri çekilmişti sanki. Görüş alanım daralmış, ritim keskinleşmişti. Boran’ın hareketleriyle kendi bedenimin verdiği tepkiler arasında görünmez bir bağ kurulmuştu; fark etmeden hızlanıyor, fark etmeden sertleşiyordum. Sadece horondu bu. Sadece ritimdi. Sadece kanın çağrısıydı. Öyle olması gerekiyordu zaten. Horon bittiğinde hepimiz nefes nefese kalmıştık. Göğsüm hızlı hızlı inip kalkarken bakışlarım hâlâ Boran’ın üzerindeydi. Alnından süzülen ter damlası şakağına doğru ilerlerken gözüm oraya takılı kaldı; istemsizce yutkundum. “İşte benum gelinum!” Anneannenin sesiyle başımı çevirip gülümsedim. Alkışlar, kahkahalar, yükselen sesler etrafı doldururken bacaklarımın titrediğini fark ettim. Yorgundum ama garip bir şekilde içim hâlâ hareketliydi. Masaya doğru yürüdüm. Sandalyeyi çekmek için uzandığım anda belimden kavranmamla irkildim. El sertti; tereddütsüz, kararlıydı. Bir hamlede bedenimi kendine doğru çevirdi. Geri adım atacak fırsat bile bırakmadan karşısında buldum kendimi. Yüzüme baktı. Nefesinin hâlâ hızlı olduğu belliydi. “Fena değildin, Sürmene kızı.” Sesindeki ton düzdü ama kelimelerin altında başka bir şey vardı; meydan okumaya benzeyen, kabul etmeye yaklaşan bir şey. Bakışlarım kısıldı. Elinin belimde duruşu normalmiş gibi gelmedi ama bunu dile getirecek hâlim de yoktu. “Horon bu,” dedim omuz silkerek. “Abartılacak bir şey yok.” Ama ayaklarım hâlâ yerini arıyordu, kalbim hâlâ ritmi unutamamıştı. Onun bakışları üzerimdeyken içimdeki huzursuzluk daha da belirginleşiyordu; sanki durmak zorunda kalmış bir şey hâlâ koşmak istiyordu. Elini belimden çektiğinde geriye bir boşluk kaldı. Rahatsız edici bir boşluk. Masaya doğru yürürken sırtımda hâlâ bakışlarını hissettim. Horon bitmişti ama bedenim buna pek ikna olmamış gibiydi. *** Yorgunlukla ayakkabılarımı çıkarıp kenara fırlattım. Görmek bile ayak tabanlarımı sızlatıyordu; sanki derim hâlâ taş zemine basıyormuş gibiydi. Parmaklarım sırtımdaki gelinliğin düğümlerini aradı. Sabırsızdım. Her birini teker teker çözdüm. Kumaş ağır ağır süzülerek ayaklarımın üzerine yığıldığında içimde garip bir ferahlık oldu; sanki üzerimden sadece bir elbise değil, bütün gün taşımak zorunda kaldığım bir ağırlık düşmüştü. Kendimi banyoya attım. Ilık suyu açtım, bedenimi hiç düşünmeden altına bıraktım. Nikâhtan sonra Boran’ın çevresiyle kısa kısa tanışmıştım. Aynı masada oturmuş, yarım ağız sohbetlere katlanmıştım. Gülümsemiş, baş sallamış, yorulmuştum. Sonra hiç oyalanmadan malikaneye dönmüştük. Ensemdeki yorgunluk kemiklerime kadar işlemişti. Tam gevşemeye başlamışken, arkamda hissettiğim nefesle irkildim. Kalbim hızla çarptı. Hızla döndüm. Boran, tam karşımdaydı. Ilık su başımızdan aşağı akarken nefesim düzensizleşti. Gözleri üzerimdeydi; sakin ama rahatsız edici bir dikkatle. “Niye korktun bu kadar?” dedi, bakışları kısılırken. “Aniden gelirsen korkarım elbette,” dedim sertçe. “Üstelik sessiz sessiz geliyorsun. Nasıl korkmayayım?” Bir anda belimden kavradı. Hareketi ani ve sertti; bedenim istemsizce onun bedenine çarptı. Sırtım seramiğin soğuğunu hissetmeden önce sesi kulaklarımda yankılandı. “Benden başka kimse giremez buraya,” dedi alçak bir tonla. “Benden başka kimse dokunamaz sana.” Sözleri boğazımda düğümlendi. Yutkundum, bakışlarımı kaçırdım. Su omuzlarımdan akarken içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü. “Dışarı çıkar mısın?” dedim, sesimi mümkün olduğunca düz tutarak. “Tek başıma duş almak istiyorum. Sen varken rahat edemiyorum.” Sırtımı döndüm. Aramızdaki mesafeyi açmak ister gibi. “Cık…” Dilini damağına vurdu, tiz ve sinir bozucu bir ses çıkardı. “Benimle beraber duş almaya alışacaksın,” dedi. “Kim bilir… belki bundan sonra buradaki bütün zamanımı seninle geçiririm.” Sözleri banyoda asılı kaldı. Ilık su akmaya devam ediyordu ama içimdeki gerginlik soğumak bilmiyordu. Bu, yakınlık değildi. Bu, bir alışma talebiydi. “Yok ya... Başka isteğin var mı? Bak… Anneannen bizde, ayıp olur git başımdan,” dedim tekrar. Ama o an, omzumda hissettiğim sıcak dudaklarının baskısıyla kelimeler boğazıma düğümlendi. “Uyuyor... Yorulmuş zaten. Merak etme,” diye fısıldadı kulağıma, sesi neredeyse bir tül kadar hafif ama içimi alevlendirecek kadar etkiliydi. Dudaklarımı fark etmeden ısırdım. Artık onu buradan göndermek bir seçenek değildi. İçimde bir şey çoktan teslim bayrağını çekmişti. O an karar verdim, sanki orada değilmiş gibi davranacaktım… ama bedenimin bunu ne kadar başarabileceğinden emin değildim. Şampuana uzanmak istedim ama o benden hızlı davranıp şişeyi aldı. Gözlerimin içine bakarak kapağını açtı, sonra narin bir akışla şampuanı saçlarıma döktü. Parmak uçlarını saç diplerimde gezdirmeye başladığında, tırnaklarının hafif dokunuşlarıyla karışan o dairesel hareketler başımdaki tüm ağırlığı alıp götürdü. Gözlerimi kapattım… Ama karşımda sadece karanlık değil, tenime değen nefesi, içime işleyen o yasak yakınlık vardı. Her dokunuşuyla sınırlar biraz daha bulanıyor, aramızdaki gerilim nefes aldırmaz hâle geliyordu... Su saçlarımdan ağır ağır akarken, sıcak buhar tenimi sarıyor, şampuanın kokusu içimi baştan çıkaran bir sis gibi çevremde dönüyordu. Gözlerimi kapayıp derin bir nefes aldığımda, bedenimi kendisine doğru çevirdi. Yavaşça çenemi kaldırdı; dokunuşu titretici bir kesinlikle kararlıydı. Baş parmağı alt dudağımda gezinirken kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Nefes alışverişim hızlandı, göğsüm kabarıp iniyordu. Sonra, bir anda bedenimi duvara yasladı. Sırtım soğuk seramikle buluştuğunda nefesim kesildi — ama tenindeki sıcaklık, bu soğukluğu anında yok etmişti. “Boran...” dedim kısık bir sesle, gözlerinin içine uzun uzun bakarken. “Bence durmamız gerekiyo—” “Durmamız gerekmiyor,” dedi, fısıltısı dudaklarıma karışırken... Gövdesini bana bastırdı, içimden bir kıvılcım gibi geçen o hisle birlikte “Aksine... Durmamamız gerekiyor, İlkyaz,” diye ekledi. Kalbim ritmini şaşırmış gibiydi. Onun nefesi, sesi, dokunuşu... Hepsi birden üzerime çökmüş, beni ele geçirmişti. Zihnim düşünmeyi bırakmıştı. Artık sadece hissetmek istiyordum. Teninin sıcaklığına karşı koyamadan, dudaklarıma hunharca saldırdığında ellerim kendiliğinden omuzlarına yerleşti. Dudaklarımız çarpışıyor, öpüşmüyorduk adeta savaşıyorduk. Onun vahşi açlığına ayak uydururken, üst dudağını dişledim içimdeki tüm direnç paramparça oldu. Parmakları belime bastırdığında, içimdeki kıvılcım bir anda alev aldı. Eli, dikkatli ama kararlı bir şekilde karnımdan aşağıya süzülüyordu. Zihnim çoktan teslim olmuştu, bedenimse arzunun sıcaklığında eriyordu. Öpüşmemiz, kelimelere ihtiyaç bırakmayacak kadar yoğun, tutkuluydu. Her temas, bir sonrakine yol açıyor, bizi birbirimize daha da kenetliyordu. Göğüslerimi avuçladığında bir inilti dudaklarıma kaçtı — acıyla haz arasındaki o ince çizgide nefes almak bile zordu. O an, parmak uçlarının kadınlığımın bulduğu yerde dönmeye başlamasıyla omuzlarına tırnaklarımı geçirdim. Vücudum bir titreşim gibi dalga dalga yanıt veriyor, kasıklarımda toplanan o yoğunluk bir volkan gibi yükseliyordu. Öpüşlerimiz aniden kesildi. Kesik kesik nefesler alırken, parmak uçlarım istemsizce tenine gömüldü. “Boran!” Sesim, duvarlara çarpan bir çığlık gibi yankılandı; dudaklarımdan değil, içimin en derininden kopup gelmişti. Parmakları yavaşça, ama o dayanılmaz kararlılıkla ilerliyordu. Kadınlığımın tam girişinde durduğunda bedenim bir anlığına dondu. “Lütfen…” dedim, sesim neredeyse bir nefes kadar zayıftı ama arzuyla doluydu. Bacağımı kaldırmamla birlikte, parmaklarını içime kaydırdı… Ve o an, zaman durmuş gibiydi. Gözlerim karardı, dizlerim boşaldı, ayakta kalmak neredeyse imkânsızdı. Beni ayakta tutan tek şey, omuzlarına sımsıkı sarılı olan ellerimdi. Parmakları içimde ağır ağır ama yakıcı bir ritimle ilerlerken, başımı geriye savurdum. Her dokunuşunda içimde bir kıvılcım çakıyor, duvarlarım onu tanıyor, onu istiyordu. Kasıklarımda biriken o yoğun enerji, bedenimdeki her noktaya yayılmaya başlamıştı. O artık sadece bedenime değil, ruhuma da dokunuyordu. “Ahhhh! Boran… Boran!” Sesim titreyerek yükseldi. Zevk dalgalarıyla sarsılırken, bedenim onun ellerinde çözülüyor, tutkuyla yanıyordum. Parmakları içimde durmadan hareket ederken çıkan o ıslak sesler, aramızdaki gerilimi neredeyse dayanılmaz hâle getiriyordu. Her kıpırdayışında içimden geçen titreme, bedenimde yankılanıyordu. Parmaklarını usulca içimden çekip, dudaklarıma doğru uzattığında gözlerine bakarak onları istekle emdim. Arzunun tadı, dilimde ateş gibi geziniyordu. Sıcak aletini kadınlığımın üzerinde ağır ağır sürtmeye başladığında dudaklarım aralandı; nefesim sanki içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Yanıyordum… ve o aletinin başı, zevk sularımla çoktan kayganlaşmıştı. “Şimdi seni öyle bir sikeceğim ki…” diye hırladı kulağıma, sesiyle bile titretti beni. Aniden içime köklediğinde dudaklarımdan kopan çığlık, tenimde yankılandı. “Ahhhhhh! Boraaaannn!” diye inledim, bacağımı beline dolayıp bedenini daha da yakınıma çektim. İçimdeki her hareketi iliklerime kadar hissediyordum; o ileri geri her gelişinde zihnim boşalıyordu. “Anneannemle birlik olup üzerime gelmek ha?!” diye hırlarken geri çekilip bir kez daha, daha da sert vurdu içime. Bu kez sadece tenim değil, ruhum da onunla çarpıştı. “Ah! Boran… çok sertsin…” diye inledim, ama kollarım onu bırakmıyordu — aksine, daha da sarıldım. “Sen daha sert görmemişsin,” diye dişlerinin arasından fısıldadı. “Bu amcığın sikilmeye doymuyor… İlla bu siki içine alacak, öyle değil mi?!” Bu sözleriyle kendimden geçtim… Aklım değil artık içgüdülerim konuşuyordu. Ve hepsi ona ait olmak istiyordu. “Ahhhhh… Anneannenle birlik falan olmadım!” dedim iniltiyle. Kendini en uca çekip birden içime kökledi; bedenim sertçe duvara çarptı. Nefesim kesildi, içimdeki ateş bir anlığına patladı. “Birlik olmadın mı? Kadına ne yapmışsan, gelinim gelinim diyor!” diye hırladı. Kalçalarıma sertçe vurdu. Çıkan şaplak sesi duvarlarda yankılanırken, tenim cayır cayır yandı; acıyla karışan haz, içimi titretti. “Borannn… Ah… yavaş!” dedim, zevkle inlerken. Sesim yalvarıdan çok, tutkunun esiriydi. “Yavaş yok sana!” diye hırladı. “Senin amcığın bunu hak ediyor, İlkyaz. Senin amcığın sertçe sikilmek istiyor… Bu hoşuna gidiyor, değil mi?!” Sözleri, içimdeki yangını daha da körükledi. Boynuma parmaklarını sararak, dudaklarını tenime bastırdı. Dişleri tenimi ezip geçerken, dudaklarının sıcaklığı içimde yangınlar çıkarıyordu. “Ahhhh! Evet… Evet, hoşuma gidiyor!” dediğimde, kalçalarımdan kavrayarak beni kucağına aldı. Tırnaklarımı omuzlarına saplarken, saç köklerinden yakalayıp başını geriye doğru çektim. Sıcak dilimi boynunda gezdirirken dairesel izler bıraktım. Tenini dişlerimin arasına alıp emdiğimde, boğuk bir sesle inledi — hazla karışık bir teslimiyet gibi... “Ohhhh! Devam et… Devam et, dişlerinin izini çıkar yavrum boynuma!” dediğinde, kalçalarıma sert şaplaklar indirip içimdeki hareketini hızlandırdı. Ellerim ensesinde dolaşmaya devam ederken, dudaklarım teninin her yerine izler bıraktı. Teni kıpkırmızıydı artık — tutkumun imzası gibiydi. İçimdeki baskıysa her an patlamaya hazır bir volkan gibi yükseliyordu. Sert aleti duvarlarımda nabız gibi atarken, başımı geriye savurdum ve zevk dolu çığlıklar dudaklarımdan taştı. Her içime gömüldüğünde, kasıklarımda yeni bir dalga yükseliyor, bedenim titriyordu. “Ohhhh… İçine gömüldükçe daha çok kuduruyorum! Bana ne yaptın, İlkyaz?!” diye hırlayarak bedenimi duvara yasladı. “Sana doyamıyorum! Beni doyuramıyorsun… Daha fazlasını istiyorum, çok daha fazlasını! Sularını tüketmek istiyorum!” İçimdeki ritmi her saniye artarken, bedenlerimiz birlikte titremeye başladı. Kadınlığım kasılıp gevşerken, içimde yükselen o zevk dalgasıyla beynim adeta boşaldı… Düşünceler silindi, sadece hisler kaldı. İçimde yayılan sıcak sıvıları hissettiğimde, başımı yavaşça Boran’ın omzuna yasladım. Nefeslerimiz buharla karışarak birbirine dolandı; tenimiz birbirine geçmişti artık. O an dünyada sadece ikimiz vardık. Dudağını boynuma bastırdığında, tenimdeki o son öpücükle içim ürperdi. Kalbim hâlâ hızla çarparken, bir anlığına zaman durdu sanki… sadece biz, sadece o an, sadece tutku.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD