SENDEN TİKSİNİYORUM!

2422 Words
İLKYAZ Söylediği her şeyi dinlerken, ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Boğazım düğümlenmişti, burnumun direği sızlıyordu. Ama biliyordum… çocuk konusunda ciddi değildi. Bunu hissediyordum. Gözlerine baktığımda o ciddiyeti ve netliği göremiyordum. Beni korkutmak için söylüyordu o sözleri. Ve ben de bunun farkına vardıkça, çocuk konusunu elimde tutmaya çalışıyordum. Sanki o kelimeyi kullanırsam, biraz nefes alabilecektim. Sanki bu konuda blöf yapıyorsa, ben de bu blöfü kendi lehime çevirebilirdim. Daha çok gençtim. Ne anne olmaya hazır hissediyordum, ne de bir çocuk taşımaya… Bu adama bir çocuk vermek istemiyordum. Zaten bana karşı böyle davranan bir adamdan ne beklenirdi ki? Böyle birinin yanında bir hayat kurmak bile boğucu bir fikirdi. “Şimdi benimle gel. Hastaneye gidiyoruz.” dediğinde nefesim kesildi. Ciddi değil demiştim, değil mi? Kesinlikle her şeyi korkutmak için yapıyordu. Kafamın içinde bunu tekrar tekrar söyledim. Kendimi buna inandırmaya çalıştım. Çünkü başka türlü… panik beni yutardı. Adımlarını takip etmeye başladım. Malikaneden tekrar çıkmıştık. Bahçenin soğuk havası yüzüme çarptı ama içimdeki sıkışmayı azaltmadı. Adamlarının hazırda beklettiği araca doğru ilerledik. Hiç tereddüt etmeden bindi. Ben ise olduğum yerde duraksadım. Araca boş boş bakmaya başladım. Kapısı açıktı ama sanki bir kapı değil, içine girince geri çıkamayacağım bir uçurum gibiydi. İçimdeki ses “gitme” diye bağırıyordu ama bedenim kıpırdayacak gücü bile bulamıyordu. “Bin.” O keskin sesi duyduğum an iç çektim. Direnmek… sadece daha fazla acı demekti. Başımı hafifçe eğip, ağır ağır araca bindim. Tam karşısına oturduğumda, ellerimi kucağımda birleştirmiştim. Çekingen duruyordum. Her şey yabancıydı bana… bu araçlar, bu lüks, bu pahalı yaşantı. Sanki yanlış bir kapıdan içeri girmişim de artık çıkamıyormuşum gibi. “Güzel.” dedi. “Bazı şeyleri çok çabuk öğreniyorsun, lakin o tokat hâlâ zihnimde, merak etme.” Bakışlarım yüzünde gezindi. Gözlerinin içine baktım. Nefretim eminim gözlerimden okunuyordu. Saklamaya çalışmıyordum bile. Onu baştan aşağı süzdüm. Hafif kumral saçları özenle taranmış, şekillendirilmişti. Keskin mavi bakışları camdan dışarıdaydı. Yüz hatları fazlasıyla belirgindi; çene hattı ise neredeyse bıçak gibi keskin duruyordu. Üzerinde bej renkte bol bir gömlek vardı, altında beyaz bir pantolon. Gömleğiyle uyumlu kabanı ise oldukça uzundu. Üstündeki her şey “paralı” diye bağırıyordu, ama benim gözümde bu sadece gösterişli bir kabuktu. “Yakışıklı mıyım bari?” diye sorduğunda irkildim. Anlamsızca kaşlarımı çattım. “Ne?” dedim, anlamaz bir tavırla. “Dakikalardır bakıyorsun,” dedi sanki yakalamış gibi. “Yakışıklı mıyım, onu soruyorum?” Küçümseyici bir şekilde dudağımın kenarı kıvrıldı. Gözlerimi devirdim ve pencereden dışarı baktım. Cevap vermek bile istemiyordum. “Yaşlısın.” dedim, ani bir cesaretle. O an bir sessizlik oldu. Hem de gerilim dolu bir sessizlik. Arabanın içi bir anda daraldı sanki. “Sana göre yaşlı olabilirim,” dedi sakin bir tonla. “Sen de benim için bir çocuksun. Ergen diyebilirim hatta.” Gözlerinin içine baktım. Soğukluğuna rağmen, içimdeki inat geri çekilmedi. “Görüşün beni ilgilendirmiyor,” dedim. “Sormadım.” Bakışları ağırlaştı. Sanki sesin tonunu bile ölçüp biçiyordu. “Benimle konuşurken cümlelerine dikkat et,” dedi. “Bin kere düşün, söylemen gerekeni.” Bir an durdu. Sonra sesi daha da sertleşti. “Yanlış bir şey söylersen… bunun geri dönüşü olmaz.” Araba durduğunda kapı usulca açıldı. Önce o indi, sonra ben. Daha ayaklarımı yere tam basamadan bileğimi sıkıca kavradı. Tek kelime etmeden, beni yanında sürükler gibi hızlı hızlı yürümeye başladı. “Yavaş!” diye tısladım öfkeyle. “Senin gibi bacaklarım uzun olabilir ama senin bacakların kadar uzun değil!” Omzunun üzerinden bana sert bir bakış attı. Bu bakış bir uyarıydı… sus payı gibi. Ardından sesi buz gibi geldi. “Eğer yanımda yürüyorsan bana ayak uydurmak zorundasın!” dedi. “Uyuşuksun, tembelsin! Adım bile atmakta zorlanıyorsun!” Söyledikleriyle dudaklarımı ısırdım. Karşılık vermek istiyordum ama ağzımı açsam daha da sertleşeceğini biliyordum. İçimdeki öfkeyi yutmak zorunda kaldım. Hastanenin içine girdiğimizde hasta kayıt kısmına bile uğramadı. Doğrudan merdivenlere yöneldi, hızlı hızlı çıkmaya başladık. Daha ilk adımlarda bile buranın sıradan bir yer olmadığını anlamıştım. Özel bir hastane olmalıydı. Her şey düzenli, sessiz, pahalı ve fazlasıyla “steril” görünüyordu. Sonunda nefes nefese kalmıştım. Göğsüm sıkışıyordu. Birkaç adım daha atarsam yere yığılacak gibiydim. Ama o durmadı. En sonunda bir koridorda durduk. Kadın doğum ve hastalıkları kapısının önündeydik. Nefesimi toparlayamadan kapıya tıklattı. İçeriden net bir ses yükseldi. “Evet!” Kapıyı açıp içeri girdi. Ben de peşinden girdim. “Hoş geldiniz Boran Bey,” dedi kadın. Büyük bir ciddiyetle ayağa kalktı. Sesi saygılıydı, hatta fazla saygılı… Sanki o sadece bir hasta değil, bu hastanenin sahibiymiş gibi. Sonra bakışlarını bana çevirdi. Aynı resmiyet, aynı profesyonel tavırla konuştu. “Siz de hoş geldiniz, İlkyaz Hanım.” dedi kadın, sakin bir gülümsemeyle. “Hemen oturun şöyle.” Boğazım düğümlenmiş halde, gösterdiği sandalyeye oturdum. Ellerimi kucağımda birleştirdim ama parmaklarım durmuyordu. Sürekli birbirine dolanıyor, istemsizce sıkılıyordu. Sanki bedenim sakin kalmaya çalışıyor ama içimde panik koşuyordu. Boran ise oturmadı. Doktorun masasının önünde, ayakta duruyordu. Sanki buraya muayene olmaya değil, hesap sormaya gelmişti. Odaya hâkim olan şey onun varlığıydı. Doktorun karşısında bile geri çekilmeyen bir adamdı. Doktor gözlüğünü düzeltti. Dosyaya uzandı, bir şeyler arar gibi yaptı ama aslında hepimiz aynı şeyi biliyorduk: Burada dosya falan yoktu. Bora her şeyi organize etmişti bile. “Boran Bey… Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu doktor, ses tonu dikkatliydi. Ne fazla samimi, ne fazla mesafeli… tam olması gerektiği gibi. Boran gözlerini bana çevirdi. O bakış, “konuşma” demekti. Sonra tekrar doktora döndü. “Kontrol istiyorum.” dedi netçe. “Detaylı.” Doktorun yüzündeki gülümseme bir anlık dondu, sonra profesyonel ifadesini toparladı. “Elbette. Hamilelik açısından mı, yoksa genel bir kontrol mü?” “Hamilelik.” dedi Bora. Tek kelime. Üstüne başka bir şey eklemesine gerek yoktu. Benim içimde bir şey koptu o anda. Kulağım uğuldadı. Hamilelik kelimesi bile midemi bulandırıyordu. Doktor bana döndü. “İlkyaz Hanım, herhangi bir sağlık probleminiz var mı?” diye sordu. “Daha önce kadın doğumla ilgili bir operasyon, rahatsızlık, düzensiz regl, şiddetli ağrı…” Sesi yumuşaktı. Beni korkutmamak ister gibi. Ben konuşmak için ağzımı açtım ama Bora benden önce konuştu. “Onu ben cevaplamayacağım.” dedi Bora, sesi keskinleşmişti. “Kendisi konuşacak.” Bir an şaşırdım. Çünkü Bora’nın kontrol etmeyi sevdiğini biliyordum. Ama belli ki burada başka bir şey vardı: Doktorun gözünde “zorla getirilmiş bir kız” gibi görünmek istemiyordu belki de. Ya da… her şeyi “resmi” göstermek istiyordu. Bora’nın bakışları üzerimdeydi. O bakışın altında konuşmamak mümkün değildi. “Hayır…” dedim kısık bir sesle. “Herhangi bir ameliyat olmadım. Düzenli… yani genelde düzenli.” Doktor başını salladı, not aldı. “Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, enfeksiyonlar, daha önce…” Sesi devam ederken, ben cümlenin nereye gittiğini anladım. Yüzüm yandı. Boynuma kadar kızardığımı hissettim. “Ben…” dedim, sesim çatladı. “Bilmiyorum.” Bora hafifçe güldü. Bu gülüş kısa sürdü ama beni yerin dibine sokmaya yetti. Doktorun bakışları Bora’ya kaydı. Bu kez ciddileşti. “Boran Bey,” dedi dikkatli bir tonla, “bu muayeneler için hastanın onayı önemli. Yani…” “Onayı var.” dedi Bora, lafını keserek. “Benim yanımda.” Doktor bir an sustu. Gözleri bana döndü. Bir şey söylemek istiyordu belli ki ama odanın ağırlığı buna izin vermedi. Ben ise yutkundum. “Var…” dedim zorla. “Onayım var.” Çünkü başka şansım yoktu. Doktor hafifçe iç çekti ama yüzüne yansıtmadı. “Peki.” dedi. “Önce kan tahlilleri isteyelim. Hem genel değerler, hem hormonlar… hem de enfeksiyon taraması.” Bora’nın yüzünde memnuniyet gibi bir şey belirdi. Sanki istediğini almıştı. “Hızlı olsun.” dedi Bora. “Sonuçları bugün görmek istiyorum.” Doktor başını salladı. “Laboratuvarımız hızlıdır.” dedi. “Hemen yönlendireceğim.” Ben oturduğum yerde küçüldüğümü hissettim. Sanki bu odanın içinde insan değil de, bir “kontrol listesi”ydim. Doktor ayağa kalktı, kapıya yöneldi. “Hemşire hanım sizi kan vermeye götürecek, İlkyaz Hanım.” dedi. Tam kalkacakken Bora bir adım yaklaştı. “Muayeneyi de yapacaksın.” dedi doktora, sesi alçaldı ama emirdi. “Her şey net olacak.” Benim nefesim kesildi. Doktor bir an durdu. Bana baktı. Sonra Bora’ya döndü. “Pelvik muayene ve ultrason mu demek istiyorsunuz?” diye sordu. “Evet.” dedi Bora. Ben istemsizce ayağa kalktım. Sesim titriyordu. “Hayır… Hayır ben… Bunu istemiyorum.” O an odadaki hava değişti. Bora başını yavaşça bana çevirdi. Gözlerindeki mavilik, buz gibi bir karanlığa dönmüştü. “İstemiyorum mu?” dedi sakin bir tehdit gibi. “İlkyaz… Senin ne istediğin önemli değil.” Doktor araya girmek ister gibi oldu. “Boran Bey—” Bora bir bakış attı. Doktor sustu. Benim gözlerim doldu. Ellerim titredi. İçimdeki bütün gurur, bütün öfke… Hepsi boğazıma düğüm düğüm çıktı ama yutkundum. Çünkü annemin yüzü geldi gözümün önüne. Teslim oldum. “Tamam…” dedim fısıltıyla. “Tamam…” Bora bir şey demedi. Sadece başını hafifçe eğdi. Sanki “aferin” der gibiydi. Doktor ise yüzündeki profesyonel ifadeyi koruyarak bana döndü. “O halde…” dedi yumuşak bir sesle. “Önce kan verelim, ardından ultrason için tekrar buraya alacağız sizi, İlkyaz Hanım.” Ben başımı salladım. Ama içimde tek bir düşünce vardı: Bu hastane… benim son özgürlüğümün de kaydıydı. Kan verme birimine doğru yürürken içimde öfke ile utanç birbirine dolanmış, kaynayıp duruyordu. Midem bulanıyor, boğazım düğümleniyordu. Boran ise sanki hiçbir şey olmamış gibi… Sanki az önce yaşananlar dünyanın en sıradan rutiniymiş gibi sakin ve rahat adımlarla ilerliyordu. Gözlerimde biriken yaşlar dayanamadı. Sessizce taşarak yanaklarıma süzüldü. “Sallana sallana yürümeyi kes, İlkyaz!” Boran’ın sert sesiyle irkildim. Başımı kaldırdım. Gözlerim yanıyordu ama bakışlarımı kaçırmadım. “Senden tiksiniyorum.” dedim. Sesim titredi; yüzümü buruşturarak devam ettim. “Sen gerçekten insan dışı bir varlıksın! Pelvik muayene ve ultrason istemenin amacı neydi, ha? Ne?” Bir adım attım, tam karşısına dikildim. “Canımı böyle iğrençleşerek mi yakmaya çalışıyorsun? Böyle davranarak mı?!” diye sesim yükseldi. İçimde biriken bütün pislik dilime vuruyordu. Boran’ın yüzünde zerre kıpırtı yoktu. “Ses tonuna dikkat et.” dedi buz gibi, düz bir sesle. O soğukluk… beni daha da delirtmişti. “Babam şu anda yaşıyor olsaydı…” dedim, kelimeler boğazımda kırıldı. “Beni senin gibi bir adamın eline asla bırakmazdı!” “Babam” dediğim anda göğsümün tam ortasında bir şey çatladı sanki. Kocaman bir ağrı oturdu içime. Nefesim kesildi, ciğerim sızladı. Boran ise gözlerini bile kırpmadan konuştu: “Bunların hiçbiri umurumda değil.” Sesi keskin, yüzü taş gibiydi. “Eğer o annen benim karımı ve çocuğumu öldürmeseydi, sen şu an benimle birlikte olmazdın. Bunların tüm suçlusu annen. Sen de annenin cezasını çekmeyi kabullendin.” Cümleler beynime çivi gibi çakıldı. O an anladım… Onun amacı çocuk falan değildi. Tek derdi, yakabildiği kadar canımı yakmak, ağlatabildiği kadar beni ağlatmaktı. Ve bunu başarıyordu da. *** Kan verdikten sonra doktorun odasına geri dönmüştük. Kolum hâlâ sızlıyordu; iğnenin girdiği yer yanıyor, tenimin altında ince bir acı dolaşıyordu. Başım dönüyordu. Sanki bedenimden sadece kan değil, son kırıntı gücüm de çekilip alınmıştı. Adımlarım ağırlaştı. Koridor uzuyor, uzadıkça nefesim kısalıyordu. Duvarlar üstüme üstüme geliyormuş gibi hissediyordum. Avuç içlerim buz kesmişti, ama alnımda ince bir ter vardı. Boran önümde yürüyordu. Her zamanki gibi dimdik, sakin… Sanki benim gözlerimin karardığını fark etmeyecek kadar umursamazdı. Ya da fark ediyordu da zaten umurunda değildi. Doktorun kapısı açıldığında içeri girdim ama dizlerim neredeyse beni taşıyamıyordu. Sandalyeye oturmak istedim. Bir an “yere yığılacağım” diye düşündüm. “Halsiz misin?” diye sordu doktor, gözünü dosyadan kaldırmadan. “Biraz…” dedim, sesi bile güçsüz çıkan bir fısıltı gibi. Boran ise hiçbir şey söylemedi. Sanki odamızda değil, sanki insan değil… sadece beni izleyen bir gölge gibiydi. Ben başımı hafifçe yana çevirdim. Bir yudum su istesem, bunu bile çok görecekmiş gibi geldi. İçimde bir yer, hâlâ ağlamaktan yanıyordu. Ama gözyaşı kalmamıştı. Sadece… Boşluk vardı. “Tamam… şimdi muayeneye geçebiliriz.” dedi doktor. Eldivenlerini takarken çıkan o ince lastik sesi bile içimi ürpertti. Başımı kaldırdım, derin bir nefes alıp iç çektim. Sanki boğazımdaki düğüm büyüdükçe büyüyordu. “Yalnız… Ben bakireyim.” dedim, sesim çekingen ama titriyordu. “Bu sorun olur mu? Yani… Nasıl yapacaksınız?” Doktor önce hafifçe tebessüm etti. Yüzündeki ifade, beni sakinleştirmeye çalışan birinin ifadesiydi. Ama o tebessüm çok kısa sürdü. Bir an durdu. Gözlerini Boran’a çevirdi. Bakışı dikkatliydi. Ölçer gibiydi… Sanki odadaki havayı, gerilimi ve benim üzerimdeki baskıyı tek bir bakışla tartmaya çalışıyordu. Ben ise ellerimi dizlerimin üzerinde sıkmıştım. Tırnaklarım avuç içime batıyordu. Doktor sakin bir tonla konuştu: “Bakire olmanız muayene olmaya engel değil. Sadece yöntemi biraz farklı planlarız.” Kısa bir duraksamadan sonra devam etti. “Vajinal muayene yapmadan da değerlendirebiliriz. Spekulum kullanmam gerekmez. Ultrasonu da karından yaparız.” O an içimde bir şey, çok hafif de olsa gevşedi. Ama tam rahatlayacak gibi olduğum anda… Boran’ın sesi, odanın ortasına bir bıçak gibi saplandı.“Gerekirse yapılır.” Başımı ona çevirdim. Gözlerim büyüdü. Midemin içi buz kesti. Bir cümleydi sadece… Ama içinde bin tane tehdit vardı. Doktor, Boran’a tekrar baktı. Bu sefer gülümseme falan kalmamıştı yüzünde. Sesi hâlâ nazikti ama altındaki çizgi netti. “Muayenede karar hakkı hastanın.” dedi. “Ben tıbben gerekli olanı söylerim, ama zorla hiçbir şey yapmam.” Boran’ın çenesi gerildi. Bakışları bir anlığına doktoru delip geçti, sonra bana döndü. Gözlerinde aynı soğuk sabır… aynı “benim dediğim olacak” hali vardı. Ben yutkundum. Boğazım kurudu. Odanın içindeki oksijen azalmış gibi hissediyordum. Doktor masanın üzerinden örtüyü aldı, muayene sedyesini işaret etti. “Şimdi isterseniz sadece karından muayeneyle başlayalım.” dedi. “Rahatsız olduğunuz anda söyleyin. Tamam mı?” Tamam demek istedim. Dilim varmadı. Sadece başımı hafifçe salladım. Ayağa kalktığımda dizlerim titredi. Kan verdikten sonraki halsizlik hâlâ üzerimdeydi; sanki içimdeki güç, iğnenin ucunda çekilip gitmişti. Bir elimle sedyenin kenarını tuttum. Parmaklarım soğuktu. Boran arkamdan tek kelime etmeden yaklaştı. Gölgem gibi. Doktor perdeyi çekti. “Üst kısmınız kalabilir. Karnınızı açmanız yeterli.” dedi. Titreyen ellerimle bluzumu biraz yukarı sıyırdım. Karnıma değen hava bile utandırıyordu beni. İçimde hem bir kırılganlık hem de öfke vardı; birbirine karışmış, boğazımı yakıyordu. Doktor jel şişesini eline aldı. “Biraz soğuk olabilir.” dedi. Soğuk kelimesi bile içimi ürpertti. Jel karnıma değdiğinde istemsizce irkildim. Doktor probu yerleştirirken ekranı bana doğru çevirmedi; önce kendi bakıyordu, not alıyordu. “Derin nefes alın.” dedi. “Yavaşça…” Ben nefes aldım. Ama ciğerlerim dolmadı. Sanki hava içeri girmiyor, içimde bir yerde takılıp kalıyordu. Bir süre sessizlik oldu. O sessizlikte, sadece cihazın hafif uğultusu ve doktorun ekrana bakarken çıkardığı o küçük “hmm” sesleri vardı. Her “hmm” içimde ayrı bir felaket gibi yankılanıyordu. Sonra doktorun kaşları çok az çatıldı. Ben bunu gördüm. Kalbim aniden hızlandı. “Bir şey mi var?” diye fısıldadım. Doktor bakışlarını ekrandan ayırmadan, sakin kalmaya çalışarak cevap verdi: “Şimdilik sadece bakıyorum.” dedi. “Panik yapmayın.” Ama Boran… Boran o an gülümsedi. Öyle geniş bir gülümseme değil. Sadece dudak kenarında beliren, küçücük bir kıvrım. Bir insanın başkasının korkusundan beslendiği anlarda çıkan o iğrenç, sessiz gülümseme… “Panik yapma, İlkyaz.” dedi ağır ağır. “Daha yeni başlıyoruz.” Boğazımdaki düğüm kocaman bir taşa dönüştü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD