GELECEĞİNİ SATIN ALDIM!

2101 Words
BORAN KARAHAN Malikaneye adım attığımızda, ellerim cebimdeydi. Bakışlarım dikkatle İlkyaz’ın üzerinde geziniyordu. Nefesi sanki boğazında düğümlenmiş gibiydi. Göğsü doğru düzgün yükselip alçalmıyordu; sanki nefesini tutmuştu. Korkusu yüzüne vurmuştu. Gözleri telaşla etrafı yokluyor, hiçbir yere ait olamamanın o çıplak çaresizliği bedenine yapışıyordu. “Bana bir çocuk verene kadar burada beraberiz.” dedim, sesimde tek bir duygu kırıntısı bile bırakmadan. Sözlerimin ardından bir an daha ona baktım. “Sana arabada kurallarımdan bahsetmiştim, değil mi?” dedim. Bakışlarım üzerinde gezinirken, dudaklarının titrediğini gördüm. “Yalvarırım…” dedi, sesi kırık döküktü. “Yalvarıyorum sana bırak beni, ben… Ben yapamam! Burası bana yabancı, hem de çok yabancı!” Kaşlarım istemsizce çatıldı. Sinirlerimin yavaş yavaş yükseldiğini hissediyordum. Korkusu beni yumuşatmıyor, aksine içimdeki sertliği büyütüyordu. Çünkü bu noktada onun korkusu bile bir seçenek değildi artık. Bir anda arkasını döndü ve koşmaya başladı. Ellerim hâlâ cebimdeydi. Sadece izledim. Kaçmayı denemesi bile komikti aslında… ama gülmedim. Gülmeye değer bir şey değildi bu. O sadece… Kaçışın ne demek olduğunu henüz bilmiyordu. Bahçedeki adamlarım bir anda onu çemberin içine aldığında, adımları kesildi. Bir duvara çarpmış gibi durdu. Kaçamayacağını anladığı an, omzunun üzerinden bana baktı. Bakışlarımız kesişti. Üzerimdeki siyah kabanı çıkarıp hizmetçinin eline verdim. Sonra, sert adımlarla onu çemberin içine alan adamlara doğru yürüdüm. Ne acelem vardı ne de telaşım… çünkü burada zaman benimdi. Adamlarımdan ikisi çekildi, bana yer açtılar. Çemberin içine girdiğim anda kolunu sıkıca tuttum. Parmaklarımın altında teni titriyordu. “Yürü!” dedim, dişlerimin arasından tıslayarak. “Bırak…” dedi. Önce sesi bir fısıltıdan ibaretti. Zayıf, çaresiz… ama içinde hâlâ direnmeye çalışan küçük bir kıvılcım vardı. Parmaklarımın arasında tuttuğum ten titriyordu. Ama ben bırakmadım. “Yürü dedim!” Sesim daha sert çıktı. “Bu evin kurallarını öğreneceksin!” “Bırak beni diyorum sana, bırak!” diye haykırdı. “Ben senin malın değilim, duydun mu? Beni böyle çekiştiremezsin. Beni zorla tutamazsın!” “Tutarım, küçük şeytan!” dedim. “Seni istediğim kadar zorla tutarım, istediğim gibi davranırım. Bundan sonra sen benim malımsın. Yatağımı ısıtacak bir sürtüksün. Ne istersem onu yapacaksın!” “Tutamazsın!” diye bağırdı. “Polis var, kanun var, adalet var, duydun mu? Şikâyet edeceğim seni. Seni hapse tıkacağım! İşte o zaman parmaklıkların içindeyken karşında güleceğim!” Soğuk bir öfkeyle güldüm. “Adalet,” dedim, “Bu kapının dışında kalır.” Yüzündeki renk çekildi. Geriye doğru sendelediğinde onu salonun ortasına doğru ittirdim. Dengesini zor buldu. Başını kaldırdı. Gözleri doluydu. Ağlamıyordu. Bu daha iyiydi. Üzerine doğru yürüdüm. Her adımımı bilerek attım.Eğildim. Çenesinden tuttum. Parmaklarımın baskısını hissettirdim. “Bana bak,” dedim. Bakmak zorunda kaldı.“Korkuyor musun, şeytanın dölü?” diye sordum. Sesim neredeyse sakindi. Cevap vermedi. “Bence de korkmalısın. Annenin hatasını teninle ödeyeceksin. Sana asla acımayacağım. Özellikle yatağımda altımdayken.” Yutkundu sertçe. Kahverengi gözleri yüzümde gezinirken ellerini öfkeyle yumruk yaptı. “Sen adi bir adamsın!” dedi, sesi sertti… ama altındaki titreme saklanacak gibi değildi. “Cık…” dilim damağıma vurdu. “Ben adi bir adam değilim.” dedim, gözlerimi bir an bile ondan çekmeden. “Ama senin annen katil bir kadın.” Cümlelerim onu daha da öfkelendirdi. Nefesi hızlandı, hızlı hızlı soluyordu. O duyguyu gördüm… gözlerine yerleşmiş saf bir nefret. Damarlarında dolaşan sıcak kan kadar gerçekti. “Benim annem elinden gelen her şeyi yapmış!” diye baş kaldırdı. “Ama sen kendi bildiğine inanmak istiyorsun!” Elimi hızla ittirdi ve yerden kalktı. Başımı hafifçe eğerek yüzüne baktım. Ben de ellerimi yumruk yaptım. Sabrımın ipleri tek tek geriliyordu. “Evlilik tarihini hemen al,” dedi dişlerinin arasından tıslayarak. “Evlenelim, bitsin gitsin bu iş!” Ama o her şeyi kolay sanıyordu. Her şeyin sadece kağıt üzerinde olacağını… imza atınca bir şeylerin biteceğini. Yanılıyordu. Bir adım attım. Geriledi. Bir adım daha attım. Yine geriledi. Onun üzerine yürüdüm. Ta ki sırtı duvara çarpana kadar… ta ki kaçacak bir yer bulamayacak hale gelene kadar. Sırtı malikanenin soğuk duvarlarına çarpınca irkildi. Bakışlarını kaçırdı, gözleri etrafta boşuna bir kaçış aradı. Ama burası onun dünyası değildi. Burada kaçacak yer yoktu. Kulağına yaklaşarak fısıldadım. “Bu evde herkesten kaçabilirsin… Ama benden asla.” Bedenlerimiz birbirine temas ederken dişlerimi sıktım. Karım ve çocuğumun katiliyle… değil temas etmek, göz göze gelmek bile içimde tiksinti uyandırıyordu. Ama bu tiksinti beni geri çekmiyordu. Tam tersine, daha da sertleştiriyordu. “Cezanın sadece evlilikten ibaret olduğunu mu düşünüyorsun?” dedim. “Yanılıyorsun.” Geri çekildim. Ellerimi duvara yasladım ve yüzüne doğru eğildim. Kendimi onun üstüne bir gölge gibi düşürdüm. Söylediklerimi kavrıyordu… Ama anlam veremiyordu. Gözlerimin içine baktı. Korkuya karışmış nefretle… titreyerek. “Cana karşılık bir can dediğimde…” dedim yavaşça. “Ne demek istediğimi anladın mı?” Bakışları dudaklarıma kaydı. “Ne demek istedin?” diye sordu. Sesi titriyordu. Ürkek bir kuş gibiydi karşımda. Bu güzeldi. Benden korkması iyiydi. Çünkü korkan insana… Her şeyi yaptırabilirdin. “Bana…” dedim, sesimi alçaltarak. “Bir erkek çocuğu vereceksin.” Fısıltımdan sonra dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Ama bu gülümseme sıcak değildi. Bir kararın gülümsemesiydi. Onun gözleri irileşti. Şok içinde bakıyordu. Böyle bir şeyi beklememiş olmalıydı. “Bana sadece evlenmemiz gerektiğini söyledin!” diye yükseldi. “Şşş…” dedim, sesime buz gibi bir sakinlik yerleştirerek. “Bana karşı nasıl davranacağını zamanla öğreteceğim.” Bir adım daha yaklaştım, bakışlarımı gözlerine kilitledim. “Şimdilik… O sesini kısmakla başla.” Geri çekilmek üzereydim ki başını kaldırdı. Gözleri hâlâ titriyordu ama o titremenin arasından bir şey çıktı… inat. Dudaklarından titrek bir cümle döküldü. “Sen de…” dedi, nefesini toparlamaya çalışarak. “Sen de benimle nasıl konuşmayı öğrenmekle başla öyleyse!” Sesini yükselttiği an… bir anlığına durdum. Sonra gülmeye başladım. Ama bu gülüş keyifli değildi. Soğuktu. Tehdit doluydu. İçinde acıdan arta kalan her şey vardı. “Sen kimsin ki seninle doğru konuşacağım?” dedim. Sesim keskinleşti. “Sen…” bir adım daha yaklaştım. “Benim hayatımı mahveden kadının dölüsün!” Yüzünün bir anda kıpkırmızı kesildiğini gördüm. Gözlerini kıstı. Çenesini sıktı. Sanki kırılacak gibi duran bir şey, bir anda sertleşmişti. Elini havaya kaldırdı. Bir saniye bile beklemeden… Yüzüme sert bir tokat geçirdi. Tokadın sesi malikanenin soğuk duvarlarında yankılandı. O an içimdeki öfke volkan gibi kabardı. Kanım kulaklarıma vurdu. Çenem kilitlendi. Nefesim bir an kesildi… Ama geri gelmesiyle birlikte içimdeki her şey daha da karardı. “Bana istediğin kadar hakaret et…” dedi, sesi hâlâ öfkeyle titriyordu. “Ama ne anneme hakaret edebilirsin, ne de topraktaki babama!” Sözleri bıçak gibi keskin geldi. Yutkundum. Öfkemi bastırmak için değil… daha da büyütmek için. “Eğer bir çocuk doğurmamı istiyorsan,” diye devam etti, gözlerimin içine meydan okur gibi bakarak, “bana karşı davranışlarını düzelteceksin.” O anda, sabrımın son kırıntısı da koptu. Bileğini sertçe kavrayıp bir hamlede çevirdim bedenini. Onu kendime doğru çekerek bileklerini belinde birleştirdim. Hareketim hızlı ve acımasızdı. Kaçmasına fırsat vermeden bedenini duvarla kendi bedenim arasına sıkıştırdım. Nefesi bir anda kesildi. Ben ise yüzüne eğildim. Sesim dişlerimin arasından tıslayarak çıktı. “Bu tokadın hesabını vermeyeceğini mi sanıyorsun?” “Umurumda değil.” dedi. Bedeni kollarımın arasında titriyordu. Korkuyordu… ama içinde, inatla parlayan küçücük bir cesaret kırıntısı da vardı. Sanki dizlerinin bağı çözülse bile gururu ayakta kalmaya çalışıyordu. Onu hızla ittim. Bir an sendeledi. Dengesini kaybeder gibi oldu. Sandalyeye tutunarak ayakta kalabildiğinde hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı. Göğsü düzensizce inip kalkıyor, nefesi boğazında kırılıyordu. O kadar savunmasız görünüyordu ki… Ama gözlerindeki öfke, hâlâ pes etmediğini haykırıyordu. “Şimdi…” dedim, sesimi bilerek sakinleştirerek. Sakinliğim onu daha çok geriyordu, bunu biliyordum. “Bu evin kurallarından bahsedeyim sana, sevgili müstakbel karıcığım.” Ellerimi belime yerleştirdim. Salonun ortasında ağır adımlarla dolaşmaya başladım. Adımlarım yankılanıyor, her tıkırtı sanki üstüne doğru yürüyen bir hüküm gibi ağırlaşıyordu. Bir yandan da bakışlarım, soğuk ve acımasız bir dikkatle onun cılız bedenini inceliyordu. Omuzları dar, teni solgundu. Titrek duruşu, üzerine giydiği korkunun altında daha da zayıf görünüyordu. Bu kadın bana nasıl bir evlat verebilirdi ki? Fazlasıyla zayıftı… Kırılacak gibiydi. Bir bebeği nasıl taşıyacaktı? Nasıl doğuracaktı? Düşüncelerim bile sabırsızdı. Ve ben, sabırsız olduğumda… Yumuşamam. Salonun ortasında ağır adımlarla dolaşırken, başımı hafifçe yana eğip ona baktım. Sandalyeye tutunmuş, nefesi hâlâ düzensizdi. Korkusunu saklamaya çalışıyordu ama her şey yüzündeydi. “İyi dinle,” dedim. Sesim alçaktı ama netti. “Çünkü burada yanlış anlamaya yer yok.” Bir adım daha attım. Ayak sesim evin içinde yankılandı. “Bu evde ben ne dersem o olur.” dedim sakin bir kesinlikle. “Senin fikrin, isteğin, itirazın… bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyor.” Gözleri büyüdü, ama susuyordu. Susmak zorundaydı. “Birinci kural,” dedim, dönüp ona baktım. “Benden izinsiz bu evin içinde bile adım atmayacaksın. Nereye gittiğini bileceğim. Ne yaptığını bileceğim. Bir kapıdan geçmeden önce bile izin isteyeceksin.” Kısa bir duraksama verdim. Yutkunduğunu gördüm. “İkinci kural…” dedim, sesimi biraz daha soğutarak. “Kimseyle konuşmayacaksın. Hizmetçilerle bile.” Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. “Ne soru soracaksın, ne dert anlatacaksın. Onların gözünde sen… Evin hanımı değil, benim emanetimsin.” Dudakları aralandı sanki bir şey söyleyecek gibi oldu ama çıkamadı. Çıkamazdı. “Üçüncü kural,” dedim, adımlarımı yavaşlatıp sesimi sertleştirerek. “Telefon yok.” Bakışlarım keskinleşti. “Ailen yok. Arkadaş yok. Dışarıyla bağlantın yok. Senin dünyan bundan sonra bu malikane.” O an nefesinin daha da hızlandığını gördüm. “Dördüncü kural…” dedim. “Bana yalan söylemeyeceksin.” Kafamı eğdim. “Çünkü ben yalanı kokusundan anlarım. Ve yalanın bedeli ağır olur.” Bir iki adım daha attım. Onu iyice köşeye sıkıştıracak mesafeye geldim. “Beşinci kural,” dedim, “bana sesini yükseltmeyeceksin.” Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi. “Bağırmak, hakaret etmek, ağlayıp sızlamak… Bunların hiçbiri bana işlemez. O yüzden kendini yormadan öğren.” Başını çevirdi, gözleri doldu. Ama ben durmadım. “Altıncı kural,” dedim, “kaçmayı aklından bile geçirmeyeceksin.” Sesim bir anda ağırlaştı. “Bu evin duvarları yüksek. Kapıları kilitli. Adamlarım her yerde. Kaçmaya kalkarsan… Seni buraya geri getirirler.” Yaklaştım. Bu kez sesimi fısıltıya indirdim. Fısıltım, bağırmaktan daha ürkütücüydü. “Ve o zaman…” dedim. “Ben yumuşak olmam.” Gözleri titredi. Dizleri boşalacak gibiydi. “Yedinci kural,” dedim. “Senin bedeninle ilgili kararları ben veririm.” Bakışlarım bir an yüzünden aşağı kaydı, sonra tekrar gözlerine çıktım. “Ne giyeceğin, ne yiyeceğin, ne zaman uyuyacağın… Hepsi benim kontrolümde.” Bir an sessiz kaldım. Bu sessizlik, sözlerimden daha ağırdı. Sonra devam ettim. “Sekizinci kural,” dedim, “hamile kalana kadar her gün doktor kontrolünden geçeceksin.” Kaşlarımı çattım. “Senin zayıflığın benim problemim değil ama doğuracağın çocuk benim hayatımın bedeli olacak.” Yutkundu. Parmakları sandalyeye daha sıkı yapıştı. “Dokuzuncu kural,” dedim. “Anneni bir daha göremezsin.” Sesi çıkmadı. “Ben istemeden… Asla.” Ve son adımı attım. Artık kaçacak mesafesi yoktu. Benim gölgem, onun nefesine kadar düşmüştü. “Onuncu kural…” dedim. Gözlerimi gözlerine kilitledim. “Benim sözümün üstüne söz söylemeyeceksin, İlkyaz.” Duraksadım. Sonra sanki hükmü bitirir gibi, son noktayı koydum.“Kurallarım bu kadar.” dedim sakince. “Uyarsan yaşarsın. Uyumazsan…” Dudaklarımın arasından tek bir nefes çıktı. “Burası senin için cehennem olur.” Başımı hafifçe yana eğdim. “Şimdi…” dedim. “Anladın mı?” Dudaklarının titrediğini gördüm. Gözleri nemlenmişti ama ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Sanki gözyaşları düşerse tamamen kırılacağını biliyor gibiydi. Ellerini yumruk yapmıştı; parmakları avuçlarının içine gömülüyor, canını yakacak kadar sıkıyordu kendini. “Okulum…” diye fısıldadı, zoraki bir nefesle. Gözlerimin içine bakmıyordu. Bakarsa zayıflayacağını sanıyordu belki… ya da benden bir merhamet kırıntısı çıkacağını. “Okulum ne olacak?” dedi en sonunda. Bir an sessiz kaldım. Onun için bu “okul” dediği şey sadece ders değildi. Hayatıydı. Kaçışıydı. Kendine kurduğu tek sağlam duvardı. O duvarı elimle itip yıkmamı istemiyordu… ama kaderi, tam da bunu yapmamı gerektiriyordu. Başımı hafifçe yana eğdim. Sesim soğuktu, sakin ama kesindi. “Okulun…” dedim yavaşça. “Benim umurumda değil.” Gözleri büyüdü, sanki boğazına bir şey takılmış gibi yutkundu. Yumrukları daha da sıkıldı. “Buraya gelmeden önce bir hayatın vardı.” dedim, adımlarımı ağırlaştırarak ona yaklaştım. “Şimdi o hayat bitti, İlkyaz.” Çenesini kaldırmaya çalıştı ama sesi çıkmadı. Yine de gözlerindeki o küçük isyan hâlâ sönmüyordu. “Diş hekimi olacağım,” der gibi bakıyordu. “Bunu benden alamazsın,” diye bağırmak istiyordu ama kelimeleri yutuyordu. Ben ise acımadım.“İstiyorsan…” dedim, gözlerimi kısarak, “bu evde eğitimine devam edersin.” Bir adım daha yaklaştım. “Ama bir şartla,” diye fısıldadım. “Benden izin aldığın sürece.” Dudakları aralandı. Umut mu sandı, yoksa yeni bir tuzak mı, anlayamadı.“Okula gitmeyeceksin.” dedim netçe. “Dışarı adım atmayacaksın.” Sonra cümlemi biraz daha sertleştirdim. Çünkü bu gerçeğin altını çizmem gerekiyordu. “Okul senin için bir gelecekse…” dedim, “ben senin geleceğini satın aldım. Şimdi sen benim geleceğimsin.” Nefesi titredi. Gözleri doldu dolacak. Tam en zayıf anında, son darbeyi sakinlikle indirdim. “Üstelik,” dedim, “hamile kalana kadar hiçbir şeyin önceliği yok.” Bakışlarımı yüzüne sabitledim. “Ne okul… Ne hayaller… Ne planlar.” Sadece ben. Sadece benim istediğim. Sadece benim kurallarım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD