İLKYAZ
Yorgun bir şekilde yatağıma uzanmıştım. Bu hafta vizeler beni fazlasıyla yormuştu. Neredeyse kolumu kıpırdatacak, yeni bir şeyler düşünecek halim kalmamıştı. Gözlerim uykusuzluktan kapanmak üzereydi.
Usulca sağıma doğru döndüm. Şifoniyerimin üzerinde duran babamın resmine bakıp gülümsedim. Çerçeveyi parmaklarımın arasına aldım, yüzüne dokundum.
Dokunduğum şey bir fotoğraf kağıdıydı belki ama içimde bıraktığı his canlıydı… Sanki gerçekten yanımdaymış gibi.
“Gözün arkada kalmasın baba, o kadar çok çalışıyorum ki…” dedim usulca. “Kafamı kaldıracak zamanı bulamıyorum! Ah tabi ki merak etme, diş doktoru olacağım. Yani…” bir an duraksadım. “Biraz zor gibi görünüyor ama olmak için çabalayacağım, hiç merak etme.”
Kıkırtılarım odada yankılanırken iç çektim, dudaklarımı fotoğrafına bastırdım. “Seni çok özlüyorum… Ama biliyorum ki beni görüyorsun ve duyuyorsun. Keşke ben de bir kez olsun seni görebilsem baba…” Sesim hafifçe titredi. “Bir kez… Sadece bir kez…”
Babamı dört sene önce kaybetmiştim. Geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiş, bizi böylece tek başımıza bırakmıştı.
Onun ölümünden sonra annemle uzun süre kendimize gelememiştik. Toparlanmak zordu. Süreç kötü ilerlemiş, psikolojik destek almak zorunda kalmıştım. İnsan bazen acıyı tek başına taşıyamıyordu.
Annem, her ne kadar toparlanmış gibi görünse de ben hâlâ toparlanmış sayılmazdım. Burnumda tütüyordu. Şimdi yanımda olması için nelerimi vermezdim? Onun sesi, onun gülüşü, bir “kızım” deyişi… Bunların hepsi sanki dünyadaki en pahalı şeylerdi.
“İlkyaz…”
Annemin sesiyle irkildim. Kapının pervazında duruyordu. Hızla çerçeveyi yerine koyduğumda, dudaklarında buruk bir kıvrılma belirdi. “Babanı mı özledin?” diye sordu.
Başımı usulca salladım, yatağımda toparlandım. “Yani… Özletiyor kendini.” dedim. Boğazım düğümlendi. “Keşke bir kez olsun görebilme ihtimalim olsaydı… Nelerimi vermezdim ki?”
Annem yanıma oturdu. Saçlarımı usulca okşamaya başladı. Dudaklarında acının tebessüm hali vardı. “Bazen ben de özlüyorum,” dedi. Gözleri dalgın dalgın bir yere takılıp kalmıştı. İç çekti. “Ama özlemek geri getirmiyor. İnsan bir süre sonra alışmayı öğreniyor…”
Yüzü biraz soluktu. Dün geceden beri gözlerinde bir dalgınlık vardı. Ne olduğunu anlayamıyordum. Sıcak avucumu omzuna bıraktım.
“Bir sorun mu var anne?” diye fısıldadım. Kucağında duran ellerini tuttum. “Dünden beri pek iyi görünmüyorsun. Derdini bana anlatmaktan çekinme.”
Bu cümleleri bir gün annem için kuracağım aklıma gelmezdi. Ne zaman bir sıkıntım olsa, asıl o söylerdi bunları. Şimdi roller değişmişti… Ve bu, içimde garip bir endişe bırakıyordu.
Derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı. Dudaklarını birbirine bastırdı. “Dün bir doğuma girdim,” dedi. Bakışları gözlerimin içindeydi. “Doğum esnasında hastada bazı komplikasyonlar oluştu ve…” sesi kısılıp kaldı. “Hasta ile bebeğini kaybettik.”
Sözleriyle yutkundum. Onu nasıl teselli edebilirdim bilmiyordum. Bu yüzden sadece sessiz kaldım. Sessizlik bazen söylenecek her şeyden ağır oluyordu.
“Hastanın gebelik süreci fazlasıyla riskliydi,” diye devam etti annem. “Yani… komplikasyon oluşacağını en başından biliyordum.”
“Haklısın anne…” dedim, sesim incecik çıktı. “Sonuçta ortada iki can var.”
Başını usulca salladı.“Beni asıl bu denli dalgın olmama sebep olan şey…” dedi, ağzının içinden mırıldanarak. “Kadının eşi.”
Kaşlarım o an çatıldı. İçimden buz gibi bir his geçti. Anneme bir şey mi yapmışlardı?
“Neden?” diye sordum tedirginlikle. “Sana zarar mı verdi anne? Bak öyle bir şey varsa hemen karakola gidelim. İfade verip şikayetçi olalım.” Sesim farkında olmadan sertleşmişti.
Başını sağa sola salladı, iç çekti. “Bana bir şey yapmadı.” dedi. “Ama haberi verdiğimde gözlerinde ürkütücü bir ifade vardı. Haberi duyduğunda yıkılmadı, ağlamadı…” Annem bir an durdu. “Sadece gözlerimin içine uzun uzun, öfkeyle baktı.”
Tam o sırada zil çaldı. “Birini mi bekliyorduk?” diye sordum.
Annem dudaklarını büzdü. “Senin arkadaşların olabilir mi?” diye sordu.
Bir anda gerildim. Annemin anlattıkları beni gerçekten germişti ama kendimi toparladım. Ne yapabilirdi ki o adam? Bizi öldürecek hali yoktu ya?
“Hayır…” dedim, boğazımı temizleyerek. “Belki komşulardandır.”
Ayağa kalktım ve kapıya doğru ilerledim. Annem de peşimden geliyordu. Kapının dürbününden baktım ama hiçbir şey göremedim. Görüş açısı boştu sanki, sanki biri özellikle saklanmış gibiydi.
“Kimsiniz?” diye seslendim. Nolur nolmaz…
Gür ama yumuşak bir ses duydum. “Postacı.”
Rahat bir nefes aldım. Kapıyı açtığım anda ise her şey… Bir anda tersine döndü.
Bir el hızla ağzıma kapandı. Nefesim kesildi. Beni içeri doğru ittiler. Ardından ev, bir anda bir sürü adamla doldu. Sanki kapı değil de bir felaket açılmıştı.
Her birinin elinde silah vardı. Gözlerim panikle anneme kaydı. Onun da ağzı bir adam tarafından kapatılmıştı. Bütün gücüyle kıpırdamaya çalışıyor ama o eller demir gibiydi.
Kapı sert bir şekilde kapandı. “Şimdi…” dedi bir adam. Sesi sakin ama buz gibi tehditkârdı. “Ağzınız açıldığında, ikinizden biri bağırırsa… işte o zaman işler pisleşir. Anlaşıldı mı?!”
Konuşan adama kaydı gözlerim.
Mas mavi bakışları vardı. Denizin renginden çalınmış gibiydi ama deniz gibi huzurlu değildi; boğacak kadar derindi. Uzun boyluydu. Simsiyah giyinmişti. Sert yüz hatları ve taş gibi ifadesiyle, sanki buraya korku bırakmaya gelmişti.
Ağzımızdan eller çekildiğinde kalbim korkuyla göğsüme çarpıyordu. O kadar çok korkmuştum ki dilim damağım kurumuş, mideme kramplar girmeye başlamıştı.
“Ne oluyor?” diye fısıldadım korkuyla. Sonra sesim yükseldi, kendimi tutamadım. “Siz de kimsiniz? Evimizde ne işiniz var?!”
O masmavi gözler üzerimde gezindi. Bakışı insanın teninin altına işliyordu. “Güzel soru…” dedi sakinlikle. “Ben kimim?”
Ardından anneme döndü. Yüzündeki o sakin ifade bir anda öfkeye dönüştü. “Söyle kızına,” diye kükredi, “ben kimim?!”
Bakışlarım anneme kaydı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Dudaklarını kıpırdattı ama kelimeler çıkmadı. Boğazı düğümlenmiş gibiydi.
“Evinizde ne işimiz var…” dedi adam. Sesi kalın ve tehditkârdı. “Annenin bana bir borcu var, küçük hanım.” Derin bir nefes aldı, etrafa şöyle bir bakındı.
“Ne borcu?” diye sordum. Boğazım yanıyordu. Anneme döndüm. “Anne ne yaptın? Borç para mı aldın ne yaptın Allah aşkına?!” Sesim titriyordu. Korkudan değil sadece… Bilmediğim bir şeye çarpmanın paniğindendi.
Adamın kahkahasını duydum… Ama öyle keyifle atılmış bir kahkaha değildi bu. İçinde zehir vardı. Acı doluydu, üstelik alaycıydı.
Sanki bir şeyi hatırlamak istemiyor ama hatırladıkça da kendini yakmaktan zevk alıyordu.
“Para…” dedi iç çekerek. Gözleri bir an dalıp gitti, bakışları sanki uzak bir noktaya takıldı. Sonra hızla kendini toparladı.
Ellerini belinde birleştirdi, ağır adımlarla yanıma doğru yaklaştı ve gözlerimin içine baktı.“Keşke bu borç…” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı. “Para kadar ufak bir şey olsaydı.”
O ürkütücü fısıltı, nefesimin kesilmesine sebep oldu. Yakınıma girdiği anda adeta boğuluyor gibi hissettim. Parfümü, varlığı, gölgesi… Hepsi üstüme çökmüştü. Boğazımda büyük bir düğüm oluştu. Yutkunmak istedim, yapamadım.
“Annen…” dedi, kelimeleri ağır ağır seçerek. “Benim karımı ve çocuğumu hayattan kopardı.”
Sözleriyle gözlerimi birkaç saniye boyunca kırpıştırdım. Duyduklarım beynimin içinde yankı yapıyordu. Anlamaya çalışıyordum ama sanki cümle kafama çarpıp parçalanıyordu.
Annem… Birini öldürmez ki, diye düşündüm. Annem böyle bir şey yapmazdı. O bir doktordu. İnsan kurtaran biriydi.
Ama az önce konuştuklarımız… O kaybedilen anne ve bebek… O öfkeyle bakan adam… Bir anda her şey yerine oturur gibi oldu. İçimde buz gibi bir ürperti yayıldı. Yutkunmak benim için hiç bu kadar zorlaşmamıştı.
Mideme yumruk yemiş gibi oldum o cümlelerle. Sadece yumruk değil… tokat gibi çarpmıştı suratıma. Kalbim hızlandı, ellerim titredi.
Annem, “Ben o masada elimden gelen her şeyi yaptım!” dedi bir anda. Sesi yükselmişti. Korku değil sadece… bu kez içinde bir kırgınlık, bir çaresizlik vardı. “Oğlunu ve karını yaşatmak için elimden ne geliyorsa yaptım ama olmadı! Karın zaten riskli bir gebelik geçiriyordu, bunu size defalarca açıkladım!”
Annem kendini savunmaya geçerken ben korkuyla titriyordum. Ne yapacağımı bilmiyordum. Evimde silahlı adamlar vardı, annem ağlıyordu ve karşımızdaki adam… sanki intikam için nefes alıyordu.
“Demek ki yeterince yapmamışsın!” diye kükredi adam öfkeyle. Sesi evin duvarlarını çarpıp geri dönüyordu. “Sana dedim… Karımı hayatta tut dedim, yapamadın! Sen nasıl doktor oldun? Bu beceriksizliğinle nasıl doktor oldun?!”
Annemin yüzü solmuştu. Gözleri dolmuş, çenesi titremişti. O an içimde bir şey koptu. Korkumun üzerine bir şey daha bindi: öfke.
“Yeter!” diye yükseldi sesim.
O an adam duraksadı. Sırtını görüyordum sadece ama omuzlarının nasıl gerildiğini seçebiliyordum. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra omzunun üzerinden bana baktı.
İşte o an… gözlerimiz buluştu.
Benim kahveliklerim onun maviliklerine karışarak boğuldu sanki. Bakışları o kadar soğuktu ki, insanın içine işliyordu. Bir saniye daha baksa, kanım donacakmış gibi hissettim.
“Annemin hiçbir suçu yok,” dedim gözlerinin içine bakmaya devam ederek. Korkuyordum, evet… ama annemi kimseye yedirtmezdim.
“Öyle mi?” dedi sakince.
“Öyle!” dedim başımı kaldırarak. Sesim titriyordu belki ama cümlelerim kararlıydı. “Sana en başından söylenmiş! Riskli bir gebelik denilmiş, bunu bile bile karını asıl sen ölüme yollamışsın zaten! Yerinde bir başkası olsaydı, bir başka adam…” nefesim sıkıştı ama devam ettim, “O çocuğu aldırır, yine de karısını ölüme itmezdi! Sen sadece kendi hatalarının biletini başkalarına kesiyorsun!”
Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz havayı kesmiş gibi oldu. Evdeki sessizlik ağırlaştı. Adamın yüzündeki ifade değişti. Öfke, bir kıvılcım gibi gözlerinde parladı.
Bir anda çeneme sardı parmakları. Sertti. Canımı yakacak kadar sert… Yüzüme yaklaştı, nefesi yüzümü yaktı. Öfkesini sanki tenime kusuyordu.
“Karım hakkında düzgün konuş!” dedi dişlerinin arasından. “Çocuğum hakkında düzgün konuş!”
Parmakları çenemi daha da sıkarken gözleri daha da karardı.
“Karımı bir başka adam ile anma sakın…” sesi alçaldı ama tehdit büyüdü. “Sakın… yoksa sana da acımam.”
“Hayır, hayır, hayır!” annemin sesi bir anda yükseldi. Panik içindeydi, nefesi kesiliyor gibiydi. “Yalvarırım… yalvarırım kızımı bu işe dahil etme! Ona zarar verme!”
Araya girdiği an, onu hızla kollarından yakaladılar. Annemin kolunu tutuşları bile içimi parçaladı. Sanki sadece bedenine değil, hayatıma da dokunuyorlardı.
Öfkem bir anda yükseldi. Keskin, kontrol edilemez bir şekilde. Anneme kimse dokunamazdı. Kimse ona zarar veremezdi!
Karşımda duran adamın parmaklarından sıyrıldım. O an düşünmedim bile. Refleksle annemi tutan adamın erkekliğine tekmemi savurdum. İçimde biriken bütün korku, bütün sinir, bütün çaresizlik o tekmeye yüklenmişti.
“Bırak annemi!” diye haykırdım. Sesim odamızın içinde yankılandı. “Ona dokunamazsın, duydun mu? Çek o pis ellerini annemin üzerinden!”
Annem bir an sendeledi. Hızla kendime doğru çekip sarıldım. Kollarımın arasına alırken kalbimin nasıl deli gibi çarptığını hissettim. Annemin titrediğini de… O titreme kemiklerime kadar işledi.
“Siz insan mısınız? Siz adam mısınız?!” diye bağırdım. Sesim çatladı ama susmadım. “İki kadını evde rehin almaya, iki kadını böyle korkutmaya utanmıyor musunuz?! Siz karaktersizsiniz!”
Gözlerimdeki yaşlar çoktan akmaya başlamıştı. Görüşüm bulanıyordu ama bakışlarımı geri çekmiyordum. Çünkü bir an gözümü kaçırırsam, her şey daha da kötüleşecekmiş gibi geliyordu.
Adam tekrar karşımızda durdu. Derin bir nefes aldı. O masmavi gözleriyle ikimizi de tek tek süzdü. Yüzündeki ifade hâlâ aynıydı… sakin, soğuk ve korkutucu. Sanki bütün bu yaşananlar onun için sıradan bir gündü.
“Düşünüyorum…” dedi ağır ağır. “Düşünüyorum bu borcu nasıl kapatabiliriz diye doktor hanım.”
Sesi anneme yönelmişti ama sözleri beni de delip geçiyordu. Annemi daha sıkı tuttum. Kollarımın arasından çekip alamazlardı. Alırlarsa… ben de parçalanırdım.
“Bana ne yapacaksanız yapın ama yalvarırım kızıma zarar vermeyin!” diye sızlandı annem. Sesinde öyle bir çaresizlik vardı ki içimdeki her şey sızladı.
Hızla dudaklarını kapattım. Onu susturmak için değil… kendini daha fazla küçültmesin diye.
“Anne sus!” dedim titreyerek. “Sana hiçbir şey yapamazlar… yapmayacaklar!”
Cümlemi kurarken bile kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Çünkü içimdeki korku hâlâ oradaydı. Sadece üstüne cesaret diye bir maske takmıştım.
Tam o sırada adamın mavi gözleri üzerimde dolaşmaya başladı.
Bakışı ağırlaştı. Sanki beni inceliyordu. Sanki karar veriyordu. Ve ben… O bakışların altında nefes almayı unuttum.
“Anneni çok seviyorsun gördüğüm kadarıyla,” dedi.
Panikle başımı aşağı yukarı salladım. Kalbim deli gibi atıyordu. Tam o anda, elindeki silahı anneme doğrulttu. Namlunun anneme yöneldiğini gördüğüm an, dudaklarımdan tiz bir çığlık koptu.
“Hayır! Hayır, ona zarar verme!” diye haykırdım. Sesim evin içinde yankılanırken, hiçbir şey düşünemeden annemin önüne geçtim. “Lütfen… Lütfen ona dokunma! Yalnız kalamam… Bir acı daha yaşayamam!”
Göğsüm sıkışıyordu. Nefes alamıyordum. Sanki ciğerlerim küçülmüş, boğazımda bir taş büyümüştü.
“İlkyaz çekil! Kızım çekil!” diye bağırdı annem panikle.
Ama ben kıpırdamadım. Kıpırdayamazdım. Karşımdaki adamın bakışlarına takılı kalmıştım. O bakışlarda bir kararsızlık yoktu… Sanki çoktan kararını vermişti. “Peki onun için her şeyi yapar mısın?” dedi.
Bir saniye bile düşünmedim. Düşünmek, annemi kaybetmek demekti.
“Evet!” dedim. Sesim titriyordu ama içimdeki panik daha güçlüydü. “Evet… Her şeyi yaparım! Yemin ederim elimden gelen her şeyin daha fazlasını yaparım! Lütfen indir silahı, lütfen!”
Sözlerim onu ikna etmemiş gibi görünüyordu.
Silahın namlusu hâlâ annemdeydi… Ama onun bakışları benim gözlerimin içindeydi. Sanki namluyu değil, beni hedef alıyordu. Sanki asıl kurşun kelimeleriydi.
“Peki…” dedi ağır ağır. “Benimle evlenir misin, İlkyaz?”
Sorusu ağzından çıktığı anda dünya ayaklarımın altından kaydı. Zaman bir anlığına durdu. Sesler kesildi. Nefesim boğazımda asılı kaldı.
“E-Evlenmek mi?” diye fısıldadım.
Başını ağır ağır salladı. “Evlenmek,” dedi. Keskin, net, tartışmaya kapalı bir tonla. “Cana karşılık bir can vereceksin bana.”
Dudaklarım titredi. Gözlerim doldu. Bu, kabul edilecek bir şey değildi. Bu… insanın aklına bile gelmeyecek kadar korkunçtu.
“Bunu… Bunu yapamam, olmaz!” diye bağırdım.
Adam, hiçbir şey demeden adamlarına döndü ve kaşlarıyla işaret etti.
İki adam bize doğru yaklaştı. Bir anda annemle beni ayırdılar. Kollarım anneme uzandı ama boşluğa tutundum. Boğazımdan çığlıklar dökülmeye başladı.
“Yapma!” diye haykırdım. “Yapma diyorum sana, yapma!”
Sanki sesim duvarlarda kayboluyor, kimseye ulaşmıyordu. “Annene söylemek istediğin son bir şey var mı, İlkyaz?” dediğinde…
Adeta kaburgalarım kırılmış gibiydi. Canım yanıyordu. Hem de hiç olmadığı kadar. İçimde koca bir boşluk açıldı. Babamın ölümünü hatırladım. O günkü çaresizliğim geri geldi, aynı ağırlıkla çöktü üzerime.
Bir ölümü daha kaldıramazdım. Babamın ölümünden sonra zar zor toparlanmışken… Eğer annem de beni bırakıp giderse, yaşamak benim için azap olurdu.
“Tamam!” diye bağırdım. Gözlerimdeki yaşlar yüzümden aşağı akıyordu. “Tamam! Seninle evleneceğim! Annemin cezasını ben çekerim!”
Kabullendim. Kelimeler ağzımdan çıkarken içimde bir şey öldü sanki.
O an annem bana baktı. Gözleriyle yalvardı. Yapmamı istemiyordu… Hatta bunu düşünmem bile ona işkenceydi.
“Hayır!” dedi bana bakarak. “Hayır, İlkyaz! Ne diyorsun kızım sen?!” diye patladı.
Başımı sağa sola salladım. Dudaklarım titriyordu. Ama ben… Onun için her şeyi yapmaya göze alırdım.
“Benimle evleneceksin, İlkyaz,” dedi adam yeniden. Sesi artık daha kararlıydı. “Annenin hatasının bedelini sen ödeyeceksin. Kaçışı olmayan bir esaretle ödeyeceksin.” Gözlerini kısmıştı. “Tekrar düşün. Sonrasında geri dönüşü yok.”
“Tamam,” dedim. Sesim yakarışa dönmüştü. “Kabul ediyorum ama yalvarırım indir artık şu silahı… Lütfen!” Bacaklarım beni taşımıyordu. Olduğum yere çöktüm. Gözyaşlarım kontrolsüzce akıyordu.
Annem hâlâ bağırıyordu. “Hayır dedim İlkyaz!” diye çığlık atıyordu. Ama ben duyamıyordum. Duyuyordum aslında… ama kendimi zorla susturmuştum. Çünkü başka şansım yoktu.
Adam silahı indirdi. Belindeki yerine yerleştirirken anneme yaklaştı. “Elinden gelen her şeyi yaptığını söylemiştin değil mi?” dedi kaşlarını çatarak. Sesi daha da sertleşti. “Nedense… Ameliyat esnasında yanında olanlar öyle demiyor.”
Annemin yüzü gerildi. “Aksine,” diye devam etti adam, “senin yaptığın bir dikkatsizlikle ikisinin ölüme gittiğini söylüyorlar!”
Annemin kaşları çatıldı. Dudakları aralandı. “Hayır…” dedi, sesi kısılmıştı. “Yemin eder-”
“Yemin etmeyi kes!” diye hırladı adam. Öyle bir tonda söyledi ki, annem bile irkildi. “Kızının suratına iyi bak…” dedi. “Senin yaptığın hatanın bedelini artık o ödeyecek, duydun mu?”
Annemin gözlerinden yaşlar boşandı. “Hayır… Kızıma dokunma, kızımı alma benden!”
Adam, sanki bu yalvarıştan bile keyif alıyordu.
“Yine de vicdanım ağır basıyor,” dedi soğukça. “Merak etme, görüşeceksiniz… ama benim gözümün önünde değil!”
Sonra geri çekildi. Ardından hızlı adımlarla yanıma geldi. Kolumu sertçe kavradı. O kadar sertti ki canım acıdı.
“Yürü…” dedi öfkeyle. Ama yürümeme fırsat bırakmıyordu. Beni adeta sürüklüyordu.
Apartmandan çıktığımız anda, beni hazırda bekleyen ve kapısı çoktan açık bırakılmış arabaya adeta fırlattı. Dengemi bile toparlayamadan koltuğa savruldum.
Kapı sertçe kapandığında çıkan ses, sanki dünyayla arama çekilen bir kilit gibiydi.
O da hiç oyalanmadan aracın içine geçti ve tam karşıma oturdu. Oturuşu bile buyurgandı… her hareketi “kontrol bende” der gibiydi.
Ben ise savunmasız bir halde bakışlarımı indirdim. Göz göze gelmek istemiyordum. Çünkü gözlerine baktıkça, içimdeki umut kırıntıları bile eziliyordu.
Nefesim düzensizdi. Göğsüm sıkışıyordu. Bir şey söylemek istiyordum belki… bir itiraz, bir yalvarış, bir soru… Ama kelimeler boğazımın ortasında düğümlenip kalıyordu.
Beni neyin beklediğini bilmiyordum. Nasıl bir karanlığın içine sürüklendiğimi, hangi günlerin üzerime çökeceğini… Hiçbirini bilmiyordum.
Tek bildiğim şey vardı. Artık ondan kaçışım yoktu.
Araba ağır bir sessizlikle hareket etti. Motorun sesi bile uzaktan gelen bir uğultu gibiydi; asıl gürültü, içimde kopan fırtınaydı.
Camın dışındaki sokaklar akıp gidiyordu ama ben, sanki yerimde çakılı kalmıştım. Kaçtıkça değil… Daha çok yaklaşıyordum sonuma.
Parmaklarım dizlerimin üzerinde kenetlenmişti. Tırnaklarım avuçlarıma batıyor, acı bile kendimi gerçek hissetmem için yeterli olmuyordu.
İçimden “Bu gerçek değil” diye tekrar tekrar geçirdim. Ama kapının kapanma sesi hâlâ kulaklarımdaydı. O ses… geri dönüşü olmayan bir şeyin başlangıcıydı.
Karşımda oturuyordu. Rahat. Sanki olan biten her şey, onun için sıradan bir gündü. O kadar sakindi ki bu sakinlik beni daha çok korkutuyordu. Çünkü öfkeden değil… kararlılıktan doğan bir sakinlikti bu.
“Titreme,” dedi bir anda. Sesi sert değildi ama merhamet de taşımıyordu. “Kendini yıpratmanın sana faydası yok.”
Başımı kaldırmadım. Kaldırırsam, gözlerine takılıp kalacağımı biliyordum. O gözlerde kaybolmak istemiyordum. Çünkü kaybolursam… Bir daha kendimi bulamayacaktım.
“Anneme…” dedim güçlükle. Sesim neredeyse çıkmadı. “Anneme bir şey yapmayacaksın değil mi?”
Bir süre cevap vermedi. Bu sessizlik bile içimi kemirdi. Cevabı beklemekten çok, cevabın nasıl olacağından korktum.
“Şu an yaşıyor,” dedi sonunda. “Bu bile senin sayende.”
Cümlesinin altındaki tehdidi açıkça hissedebiliyordum. Yaşıyor… Şimdilik. Sanki bir lütufmuş gibi söyledi. Sanki annemin hayatta olması bile onun kararına bağlıymış gibi.
Gözlerim doldu. Yutkundum. “Ben…” dedim, kelimeler ağzımda parçalanıyordu. “Ben bunu istemedim.”
Dudaklarında kısa bir kıpırtı oldu. Gülümseme değildi bu. Daha çok… bir küçümseme.
“İsteyip istememenin bir önemi yok, İlkyaz.” dedi soğukça. “Bu saatten sonra istediğin tek şey, benim söylediklerimi doğru yapmak olmalı.”
İçimde bir yer, ona saldırmak istedi. Bağırmak… Tırmalamak… Kaçmak… Ama yapamadım. Çünkü her şeyin bedelini annem öderdi. Onun yüzündeki korku hâlâ gözümün önündeydi.
“Beni nereye götürüyorsun?” diye fısıldadım.
“Evim.” dedi tek kelimeyle. Bu kelime bile içimi buz kesti. Evi… Demek oraya gidiyordum. Demek o duvarların içine hapsolacaktım. Demek bundan sonra nefes bile onun izniyle olacaktı.
Araba bir süre daha yol aldı. Şehir ışıkları camın üstünde çizgiler gibi akıyor, her şey bulanıklaşıyordu. Sanki hayatım da böyle dağılıyordu. Çocukluğum, sınavlarım, hayallerim, babam… Hepsi bir camın ardından geride kalıyordu.
Bir an, dayanamayıp başımı çevirdim. Camdan dışarı baktım. İnsanlar yürüyordu… konuşuyordu… gülüyordu. Normaldi her şey. Dünya dönüyordu.
Benim dünyam dururken… Karşımda oturan adam hafifçe öne eğildi. Gözlerini üzerime dikti. Bu bakış, bedenimin üstünden değil… ruhumun içinden geçiyordu.
“Beni iyi dinle,” dedi. Sesi alçaldı, daha tehlikeli bir hale büründü. “O evde kurallarım var. Bu kuralları çiğnediğin an, sonuçlarına katlanırsın.”
Nefesim kesildi. Dudaklarım aralandı ama hiçbir şey diyemedim. “İlk kural,” dedi, hiç acele etmeden, “kaçmayı aklından bile geçirmeyeceksin.”
Gözlerim istemsizce büyüdü. “İkinci kural,” devam etti, “benden izinsiz kimseyle konuşmayacaksın.”
Kalbim daha da hızlandı. “Üçüncü kural…” dediğinde sesi hafifçe sertleşti. “Benim adımı ağzına alırken dikkat edeceksin. Benimle konuşurken dikkat edeceksin.”
Yutkundum. Boğazım acıyordu. “Ve en önemlisi…” dedi. Gözleri bir an bile gözlerimden ayrılmadı. “Artık benim sorumluluğumsun.”
Bu cümle beni tamamen yok etti. Sorumluluğu… sanki insan değil de bir eşya, bir borç senedi, bir emanet gibiydim.
Gözlerimden yaşlar süzüldü. Sessizce ağlıyordum. Çünkü sesimi çıkarırsam, daha kötü olacağını biliyordum.
Araba birden yavaşladı. Tekerleklerin sürtünme sesi duyuldu. Sonra sanki büyük bir kapıdan geçtik. Güvenlik… Yüksek duvarlar… karanlık bir giriş… Kalbim ağzıma geldi.
Araç durduğunda, kapı dışarıdan açıldı. Adam hiç beklemeden indi. Sonra kapım açıldı. “İn,” dedi kısa ve keskin bir emirle.
Ayaklarım titreyerek yere bastı. Dizlerim boşalıyordu. Başımı kaldırdığımda… Devasa bir evin önündeydim. Işıkları vardı ama sıcak değildi. Aydınlık değil… Soğuk bir gösterişti bu.
Kapıdan içeri girerken, sanki kendi hayatımın kapısını kapatıyordum. Ve ben daha eşiğinden geçmeden boğulmaya başlamıştım.