1.bölümün devamı:

1705 Words
Odama döndüğümde, köşede duran eski ahşap sandığa yöneldim. İçinde, yalnızca özel günlerde giydiğim "Kutsal Elbiseler" duruyordu. Tanekmet'in deyimiyle, beni "Azize Nefra" yapan kostümdü bu. İlk parça, ipekten dokunmuş, kar beyazı bir iç entariydi. Tenim kadar solgun, ince kumaş vücuduma yapıştı. Üzerine, altın ipliklerle işlenmiş semboller bulunan beyaz bir cübbe giyindim. Semboller, eski dilde şifa ve kutsallık anlamına geliyordu ama benim için sadece birer zincirdi. Sonra sıra mücevherlere geldi. Boynuma, Tanekmet'in "hastaların güvenini kazanmak için" dediği ağır altın kolyeyi taktım. Üzerinde, her biri bir servete bedel olan yakutlar, zümrütler ve inciler diziliydi. Bileklerime altın bilezikler, parmaklarıma yüzükler taktım. Her biri, başkasının acısıyla kazanılmış birer ganimetti. En sonunda başıma, incecik altın zincirlerin sarktığı özel başörtüsünü geçirdim. Bu, yüzümü tamamen kapatmıyor, sadece saçlarımı gizliyordu. Gözlerim ve dudaklarım görünürdü - Tanekmet'in "hastalar şifacılarının gözlerini görmek ister" sözlerini hatırladım. Tabii ki asıl sebep dış görünüşümdeki anormalliğin güçlerimi vurguladığına inanmasıydı. Aynaya baktığımda, tanıdığım o solgun, yorgun kızı görmüyordum. Karşımda duran, altınlar içinde parlayan, mistik bir varlıktı. Azize Nefra. İnsanların mucize beklediği, paralarını döktüğü bir idol. Kendimden iğrendim. Şifa Odasına girdiğimde, zaten bekleyen hastalar şaşkınlıkla bana baktılar. Altınların çıkardığı hafif şıngırtı, her hareketimde onlara yaklaştığımı haber veriyordu. Tanekmet'in yüzünde memnun bir ifade vardı. Bu gösterişli kılık, müşterilerin ödeyecekleri miktarı ikiye katlardı. "İşte," dedi Tanekmet, sesinde sahte bir saygıyla, "Azize Nefra. Tanrıların armağanıyla donatılmış, seçilmiş kişi." Hastalar ve yakınları daha da büyülenmiş görünüyorlardı. Bir tanesi, yaşlı deve bakıcısı, yere kapanacaktı neredeyse. O ilk hastaydı. Güneşte yanmış, derisi Lin'in kurak yatağı gibi çatlamış, nasırlı elleriyle toprağın kendisi gibi kokan yaşlı bir adamdı. Kolu, bir devenin aksi tekmesiyle neredeyse ikiye ayrılmıştı. Derinin altından dışarı fırlamaya çalışan kırık kemiğin tekinsiz şişliği, etrafındaki koyu mor ve sarı renklerle birleşerek korkunç bir manzara oluşturuyordu. Acı, adamın her kısa, kesik nefesine sinmişti. Gözlerinde ne yalvarış ne de talep vardı; yalnızca yılların getirdiği yorgun, her şeyi kabullenmiş bir ifade. O, acının içinde yaşamaya alışkın bir adamdı. Yanındaki küçük kız öne çıktı. Yere kapanarak yardım diledi. "Lütfen, büyükbabamı iyileştirin. Sahip olduğumuzun hepsi bu." Küçük bir kesenin ağzını açmış ve yolumuza dökmüştü. Birkaç bakır sikke, çok az miktarda gümüş ve sadece iki altın sikke. Fakir insanların tüm birikimi. "Kutsal Azize," dedi kız, sesi titriyordu. "Lütfen." Bana hitap ederek konuşuyordu ancak karar verme hakkının bende olmadığını bilmiyordu. Tanekmet'in yüzüne kaldırdım bakışlarımı. Altınları gözleriyle sayıyordu. Pek memnun olmamış olacak ki, dudaklarını bükmüştü ama yine de onaylayan bir baş hareketi yaptı ve beni hastaya doğru yönlendirdi. Çok az para olsa da, hiçbir şeyden iyiydi. Hamu'nun yanına diz çöktüm. Altın elbiselerimin hışırtısı, hasta adamı tedirgin etti. Bütün acısına rağmen yaşlı adam şaşkınca bana bakıyordu. Beni ilk kez görenlerden alıştığım bir tepkiydi bu. Kimse Mute tapınağındaki gizemli şifacının açık renk teninden, tuhaf renkli gözlerinden bahsetmemişti. Bahsetmeyeceklerine dair de yemin etmişlerdi. Aldıkları hizmetin bir başka ödemesi de buydu. “Adın nedir?” diye sordum. Adam kendisiyle konuşmam karşısında şaşkın bir nefes çekti içine ve gözlerini kırpıştırdı. “Hamu,” diye cevapladı. İsmini ağzımda tartım. "Hamu," diye fısıldadım. Sesim, altın zincirler arasından süzülerek geliyordu. Yaşlı adam "Evet, Kutsal Azize?" dedi, sesi çakıl taşları gibi pürüzlüydü. "Senden gözlerini kapatmanı istiyorum, Hamu. Şifanın yolunu bulmasına izin ver." Hamu isteksizce de olsa dediğimi yaptı. Tereddütle gözlerini yumdu. Ben de çıplak elimi yarasının üzerine koydum. Mücevherler bileğimde soğukça dans etti. Tenim, onun ateşli ve şiş derisine değdiği an, o geçit açıldı. Bu bir ışık değildi. Bir sıcaklık da. Sanki parmaklarım, etin ve kemiğin ötesine geçip acının kendisine, onun özüne dokunuyordu. Zihnimde, bir anlığına Hamu oldum. Devenin savrulan toynağını, kemiğin o korkunç, ıslak çıtırtısını ve ardından gelen kör edici, beyaz ağrıyı hissettim. O anıyı, o sızıyı, o saf acıyı damarlarıma çeker gibi içime çektim. Benim bedenimde soyut bir şeye dönüştü; midemde buz gibi bir ağırlığa, kendi kolumda hayalet bir sızıya. Gücüm, acıyı yok etmiyordu. Sadece transfer ediyordu. Onlardan alıp bana yüklüyordu. Bu, tanrıların en zalim şakasıydı. Başkasının kırık bir kemiğini kaynatabilir, en ölümcül ateşi dindirebilirdim ama kendi parmağımdaki küçük bir kesiği, kendi ruhumdaki devasa bir yarayı iyileştiremezdim. Sahip olduğum şey bir lütuf değil, iki ucu da keskin, iki ucu da beni kesen bir kılıçtı. Elimi çektiğimde, Hamu'nun kolundaki şişlik gözle görülür şekilde inmiş, korkunç morluk solgunlaşmıştı. Adamın yüzündeki acı dolu gerginlik yavaşça çözülmüş, alnındaki terler kurumuştu. Derin, rahat bir nefes aldı. Gözleri açıldığında, şaşkınlık ve minnetle parladı. "Mucize," diye fısıldadı. Kolunu hareket ettirdi, hiçbir acı hissetmediğini gördü. "Gerçek bir mucize." Torunuyla birlikte tekrar yerlere kapandı. Minnettarlığını ifade eden cümleler kurdu, tanrılara dua etti, benim ellerimi öpmek istedi. Altın zincirlerin arasından gelen sesimle onu sakinleştirdim ve ikinci sedire doğru yürüdüm. İçimde kırık bir kemiğin hayalet sızısını taşıyordum artık. Saray çalgıcısı, genç bir kadındı, belki benden sadece birkaç yaş büyüktü. Gözleri, kurumuş iki nehir yatağı gibiydi. Güzel, uzun parmakları –bir arpistin en değerli hazinesi– iltihaplı bir eklem hastalığı yüzünden pençe gibi bükülmüş ve işlevsiz kalmıştı. Her eklemi kızarık ve şişti. Yanında duran arp, sahibinin ellerini beklercesine sessizce parlıyordu. Yaklaştığımda, altın kıyafetlerimi gördü ve gözleri umutsuzluktan umuda döndü. Gözlerini kaldırıp bana doğru baktı. İçi altın ve değerli taşlarla dolu, ağır bir keseyi tutmaktaydı. Saray mensubu olduğu belliydi - bu kadar değerli bir kese ancak aristokratlarda bulunurdu. "Onları bana geri ver," diye fısıldadı. Sesi hıçkırıklarla doluydu. "Müziğimi istiyorum. Çalmadan yaşayamam. Bu eller... bu eller her şeyimdi." Ellerindeki deformasyona baktım. Hastalık, zarif parmaklarını acımasızca bükmüştü. Bir sanatçının en kötü kabusuydu bu - yeteneğini sergileyecek aracını kaybetmek. "Gözlerini kapat," dedim yumuşakça. "İnancını korumaya çalış." Başını salladı. Kadın aynı şekilde ve kendi iradesiyle gözlerini sıkıca yumdu. Elini nazikçe ellerimin arasına aldım. Bu sefer içime çektiğim şey farklıydı. Sadece şişmiş eklemlerin yakıcı sızısı değil, aynı zamanda çalınamayan notaların, söylenemeyen şarkıların ve yitirilmiş bir tutkunun kederiydi. Sanki ruhundan kopan bir parçayı, bir sanatçının en saf kederini yutuyordum. Bu acı, fiziksel acıdan daha ağırdı. Göğüs kafesime oturan bir melankoliydi. Kadının zihnine sızdığımda, onun anılarını gördüm. Küçük bir kız olarak ilk kez arp çaldığı anı, sarayda çaldığı zafer şarkılarını, aşık olduğu adamın gözlerindeki hayranlığı... Hepsi şimdi ellerinin bu halinden dolayı kayıptı. Her anı acı verici bir özlemle doluydu. Parmakları ellerimin arasında yavaşça gevşedi, o korkunç pençe şekli çözüldü. Şişlik indi, kızarıklık soldu. Kadın, bir mucizeye tanık olurcasına parmaklarını tek tek hareket ettirdi. Önce yavaşça, sonra daha cesurca. Bir hıçkırık koptu dudaklarından ve bu kez acıdan değil, mutluluktandı. "Tanrılar..." dedi titreyerek, "gerçekten iyileştiler." Hemen yanındaki arpa uzandı. Parmaklarını tellerine dokundurup birkaç not çıkardı. Ses mükemmeldi, tıpkı eskisi gibi. Kadın ağlamaya başladı, ama bu mutluluk gözyaşlarıydı. Mutlulukla keseyi elime tutuşturmaya çalıştı ancak tutamadım. Ellerim titriyordu ki keseyi tutabilecek halde olsam da tutmazdım. Tanekmet öne çıkıp altınları aldı, gözleri parıldayarak onları sayarken dudaklarında tatmin olmuş bir gülümseme vardı. Benim parmaklarımda ise, sanki görünmez iğneler batırılmış gibi bir uyuşukluk ve kayıp bir melodinin asla bitmeyecek olan hüzünlü nakaratı kalmıştı. Sıra üçüncü sedire geldi. Oraya doğru yöneldim, duraksadım. Nefesim boğazımda düğümlendi. Orada yatan, ipek kumaşlara kundaklanmış küçücük bir bedendi. Bir bebek. Dudakları mosmorlu. Ateşten kıpkırmızı olmuş teniyle, bir kuşun kanat çırpışları gibi hızlı ve zorlukla nefes alıp veriyordu. Annesi ve babası, odanın en karanlık köşesinde birbirlerine sarılmış, umut ve dehşet arasında gidip gelen gözlerle beni izliyorlardı. Anne, genç bir kadındı, belki yirmi yaşlarında. Gözleri şişmiş, ağlamaktan kırımızı olmuştu. Kocası onu koruyucu bir şekilde sarıyordu ama o da aynı derecede çaresiz görünüyordu. İkisi de soylu kıyafetler giymişlerdi - pahalı ipekler, işlemeli kumaşlar ama ne kadar zengin olurlarsa olsunlar bir mucizeye muhtaçlardı. "Lütfen," diye fısıldadı anne, sesi çatlamıştı. "O benim nefes alan tek çocuğum. Benim her şeyim. Size ne isterseniz veririz." Baba öne çıktı ve ayaklarımın dibine devasa bir altın kesesi bıraktı. Içindeki paraların ağırlığından taş zeminde derin bir ses çıktı. Elindeki keseyi saymayı henüz bitirememiş olan Tanekmet'in gözleri yeniden açgözlülükle parladı. Bu, bugünün en büyük kazancı olacaktı. Bebeğin yanına eğildim. Altın zincirlerim, minik yüzünün üzerinde sallandı. Parıltıları, solgun teninde dans ediyordu. Sarındığı kundağı dikkatle açtım. Çok minicikti. Dikkatle sıcak göğsüne elimi koyduğumda, hissettiğim şey beni bir dalga gibi sarstı. Bu, saf, katışıksız bir var olma mücadelesiydi. Ne bir anı, ne bir keder, ne de bir pişmanlık vardı. Yalnızca yaşama tutunmaya çalışan savunmasız, bir ruhun amansız çırpınışıydı. O küçük bedende, hayatın en temel dürtüsü yanıyordu - yaşama arzusu. Hastalığını, o minik bedenini yiyip bitiren ateşi içime çekmeye başladığımda, sanki buz gibi bir el kendi kalbimi avuçlayıp sıkıştırdı. Ciğerlerine dolan o hırıltılı nefes, bir anlığına benim soluğumu kesti. Bebeğin yaşadığı her acıyı, nefes alamama korkusunu, vücudundaki ateşin yakıcılığını kendi bedenimde hissettim. Ama en kötüsü, o minik ruhun ölüm korkusunu çekmekti. Sanki kendi yaşama iradem de onunla birlikte sızıyor gibiydi. Bu, fiziksel acıdan da ağırdı - ruhsal bir kan kaybıydı. Gözlerim karardı. Dünya sallanmaya başladı. Akasya ağacının dalları yeniden kulaklarımda fısıldıyordu: "Bugün üç hayat yuttun. Karşılığında ne aldın?" Kendime geldiğimde, ne kadar zaman geçtiğinden emin değildim ancak bebeğin nefesleri düzenliydi. Ateşi düşmüş, rengi normale dönmüştü. Minik göğsü artık rahatça inip kalkıyordu. Sessizce uyuyordu. Annesi koşarak yanımıza geldi, onu kucağına aldı ve ağlayarak, dualar ve teşekkürler mırıldanarak ona sarıldı. Tanekmet eğilip altın kesesini aldı ve salladı. O ses. Ölümlü bir çanın sesinden daha soğuk, daha katı bir sesti. Benim lanetimindi, benim acımın sesiydi. "Tanrılara şükürler olsun," diye ağladı anne, bebeğini göğsüne bastırırken. "Azize Nefra, siz gerçek bir mucizesiniz. Nasıl teşekkür edeceğimizi bilemiyoruz." Ayağa kalkmaya çalıştım ama bacaklarım tutmadı. Altın kıyafetlerim ağır geliyor, nefes almakta zorlanıyordum. Sessiz rahibeler den biri hemen yanıma geldi, beni destekledi. "Azize Nefra'nın gücünü kullanması kendisini yorar," dedi Tanekmet ailelere, sesinde sahte bir endişe vardı. "Şimdi dinlenmesi gerek." Üç yeni yükle ayağa kalkmıştım: Bedenimde bir kırığın hayaleti, parmaklarımda bir sanatçının kederi ve ruhumda bir bebeğin ölümle savaşının buz gibi yankısı vardı. Odayı terk ederken Tanekmet'in yanından geçtim. Altın keselerini tunç rengi cübbesinin derinliklerine atarken gözleri parlıyordu. Yüzüme bile bakmadı. Ben işini bitirmiş bir alettim, bir sonraki kullanıma kadar bir kenara konulabilirdim. Kendi odama döndüğümde, altın kıyafetleri çıkarmak bile eziyet verdi. Her parça, sanki tenime yapışmış gibiydi. Mücevherlerin ağırlığı omuzlarımı çökertmiş, altın zincirlerin soğukluğu kemiklerime işlemişti. Nihayet sade keten elbiseme döndüğümde, aynaya baktım. Gözlerimin altındaki gölgeler daha da koyulaşmıştı. Tenimde, o çürümüş zümrüt renginin bir tonu belirmiş gibiydi. Bu tapınak beni sadece bir oyuk gibi beklemiyordu. Beni yavaş yavaş kendisine benzetiyordu. Beni yavaş yavaş taşa çeviriyordu. Yatağıma uzandığımda, vücudumdaki her kas ağrıyordu. Başımın içinde, üç hastanın acısı bir orkestra gibi çalıyordu. Hamu'nun kırık kemiğinin sızısı, çalgıcının kayıp melodilerinin hüznü ve bebeğin yaşam mücadelesinin yorgunluğu... Gözlerimi kapattığımda, rüyamda kendimi tapınağın duvarlarının dışında görüyordum. Lin'in kenarında, rüzgar yüzümde, saçlarım açık bir şekilde. Peçe yok, altın zincirler yok, yalnızca ben vardım. Serbest, özgür Nefra.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD