Limanın kaosuna geri dönmüştüm. Handan buraya kadar süren amansız koşu, bacaklarıma erimiş kurşun dökmüş gibiydi. Yarım saatlik çılgın bir kaçış... Dar sokakları bir labirent gibi kullanarak, çatıları aşarak, tezgâhları devirip satıcıların öfkeli beddualarını arkamda bırakarak. Burası bir şehir değil, medeniyetin yaralarını kustuğu, irinli bir lağımdı. Tuzlu suyun keskinliği, çürüyen balıkların mide bulandırıcı kokusu ve uzak diyarlardan gelen baharatların keskin vaadi, hepsi genzimi yakan zehirli bir buhur oluşturuyordu. Zenginliğin parıltısı, sefaletin pasıyla aynı havayı soluyordu burada; biri diğerini daha da belirgin kılıyordu.
Arkamdan gelen kaba saba ayak sesleri, dar aralıklarda yankılanarak bir av borusu gibi giderek yaklaşıyordu. Üç kişiydiler, biliyordum. İgnus'un, her pis işini görmesi için tasmasından saldığı köpekleri. Her bir gümbürtü, damarlarımdaki paniği bir kırbaç gibi şaklatıyordu. Nefesim tükenmişti; ciğerlerim sanki içlerine köz doldurulmuş gibi yanıyordu. Burktuğum bileğim, her adımda zonklayarak acısını bir zehir gibi tüm bacağıma yayıyor, beni umutsuzca yavaşlatıyordu.
Neden kaçtın ki? diye fısıldadı içimdeki korkak ses. Tanekmet sana iyi davranmıyordu belki ama en azından bir çatın vardı.
Bir çatı mı? O kadının gözlerindeki buz gibi hesapçılığı hatırladım. Beni üç kuruşa satar, sonra da ellerini yıkayıp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ederdi. Tapınakta asla güvende olmamıştım. Sadece bir eşyaydım, vadesi dolana kadar rafta bekletilen bir nesne.
Sarhoş gemicilerin naraları, yük indiren hamalların gırtlaktan gelen bağırışları, gece pazarındaki satıcıların tiz sesleri ve dalgaların iskele direklerine vuruşunun ritmik uğultusu… Hepsi, beni yutmaya hazır, çok ağızlı bir canavarın hırıltıları gibiydi. Ama peşimdeki adamların boğuk küfürleri ve alaycı kahkahaları, bu kakofoninin içinde en net duyduğum, en ölümcül melodiydi. Onlar sadece beni yakalamak istemiyorlardı; benden bir parça koparmak, bu sefil şehirde yalnız ve savunmasız bir kadın olmanın bedelini ödetmek istiyorlardı.
Gözlerim, çaresizce karanlıkta bir sığınak arıyordu. Balık fıçılarının ardına sinip soluk soluğa beklerken, bir anlığına onlardan kurtulduğuma dair aptalca bir umuda kapıldım. Saniyeler sonra yara izli suratın gölgesi, karşıdaki ara sokağın başında belirdi. Ay ışığı, yanağından çenesine uzanan derin çentiği iğrenç bir şekilde aydınlatıyordu. Göz göze geldik. Yüzünde zafer dolu, çürük dişli bir sırıtış belirdi. "Orada!" diye kükredi, parmağıyla beni işaret ederek. "Küçük kuş orada!"
Saklanacak yer kalmamıştı. Düşünmeye de zaman yoktu.
Kendimi iskelelerin olduğu açık alana attım. Burası daha tehlikeli, daha savunmasızdı ama aynı zamanda daha fazla seçenek sunuyordu. Gözlerim çılgınca çevreyi taradı: balıkçı tekneleri birer tabuttu, ticaret gemileri tırmanılamaz kalelerdi, kayıklar ise bir hayal kadar uzaktaydı...
İşte o an, gözlerim diğerlerinden farklı, adeta bir kraliyet mücevheri gibi parlayan bir gemiye takıldı.
Bu bir gemi değil, yüzen bir canavarın ta kendisiydi. En az yetmiş adım uzunluğunda, üç direkli, heybetli bir kalyon. Gövdesi, cilalanmış abanoz ağacından yapılmıştı ve zifiri karanlıkta bile mat bir parıltı yayıyordu. Küpeştesi, zarif ve karmaşık desenlerle işlenmiş altın yaldızlarla süslüydü; dalga motifleri, ejder başları ve anlamadığım bir alfabeden harfler. Direkleri gökyüzüne birer mızrak gibi gururla uzanıyor, katlanmış yelkenleri bile en kaliteli ipekten dokunmuş gibi duruyordu. Bu, sıradan haydutların yanına yaklaşmaya bile cesaret edemeyeceği türden bir gemiydi. Diğerlerinin aksine, üzerinde hayat vardı. Güvertede, meşalelerin titrek ışığında siluetlerin gezindiğini görebiliyordum. Mürettebat, geminin diğer ucunda yükleme yapmakla meşguldü.
Bu gemiye çıkmak bir intihar olurdu ama burada kalmak kesin bir ölümdü.
Geminin demir attığı iskeleye doğru koştum. Kalın, düğümlü palamar halatlarından birine yapıştım. Yaralı ayak bileğimdeki acı bir anlığına gözlerimi kararttı ama adrenalin, acıyı bir anlığına uyuşturdu. Tırnaklarım halata geçerken derim soyuldu, pazılarımdaki kaslar yırtılırcasına gerildi. Son bir gayretle, acıyan bacağımdan güç alarak kendimi geminin küpeştesinden içeri, güverteye attım.
Sert ama pürüzsüz ahşabın serinliğini yanağımda hissettiğimde, bir anlığına sadece nefes almaya çalıştım. Güverte o kadar temiz ve cilalıydı ki, yıldızların bulanık yansımasını görebiliyordum. Havada tuz ve ahşap kokusuna karışmış, pahalı bir balmumu ve sedir ağacı kokusu vardı. Bu gemi bir evdi, yüzen bir saraydı ve ben, bu saraya davetsiz girmiş bir paçavraydım.
Güverteyi gözden geçirdim. Hemen önümde, iskeleye bakan tarafta büyük sandıklar yığılmıştı. Aralarında saklanacak bir yer aradım. Kumaş topları, baharat çuvalları ve ne olduğunu bilmediğim, mühürlü ahşap kasalar... İşte oradaydı. İki büyük, demir kuşaklı sandığın arasında, karanlığın yuttuğu daracık bir boşluk.
Acıyan bileğimi umursamadan, kendimi o aralığa doğru sürükledim. Vücudumun her bir hücresi protesto ediyordu ama korku, en güçlü ağrı kesiciydi. Pürüzlü ahşap, ince kumaşı yırttı, tenime kıymıklar batırdı. Kendimi olabildiğince derine, gölgelerin en koyu olduğu yere çektim. Dizlerimi karnıma çekip küçücük bir yumak oldum, varlığımı silmeye çalışırcasına. Sandıkların arasından sızan, tarçın ve karanfilin ağır, tatlı kokusu, limanın pis kokusunu bastırıyordu ama bu lüks koku bile beni rahatlatmaya yetmedi. Kalbim, göğüs kafesimi kırıp çıkacakmış gibi atıyordu, sesinin iskeleden duyulacağından korkuyordum.
"Bu saatte bir misafir beklemiyorduk."
Kulağıma gelen sakin, hafif alaycı sesle kanım dondu. Sesin tınısı gençti ama bir emrin çelik gibi kesinliğini taşıyordu.
“Yoksa bir hırsız mı demeliyim?”
Tam da benim saklandığım sandık yığınına doğru yürümeye başladı. Her adımı, kanımın damarlarımda donmasına neden oluyordu. Nefesimi tuttum, ciğerlerimdeki havanın son zerresine kadar. Gözlerimi sımsıkı kapadım, sanki onu görmezsem o da beni göremezmiş gibi aptalca bir düşünceye sığındım.
Gölgesi, sandıkların üzerine düştü. Benim bulunduğum aralığı zifiri karanlığa boğdu. O kadar yakındı ki, nefes alıp verişini duyabiliyordum. Elindeki bıçağın kabzasını, tempo tutar gibi yavaşça sandığa vurduğunu duydum. Tık. Tık. Tık. Her vuruş, kalbime inen bir çekiç darbesi gibiydi.
"Çık ortaya, kedicik," diye fısıldadı alaycı bir şefkatle. "Sana zarar vermeyeceğim... hemen."
Eğildi. Yüzünün silüeti, sandıkların arasındaki daracık aralıktan göründü. Gözleri karanlığa alışmaya çalışarak etrafı tarıyordu. Birkaç saniye daha... ve beni görecekti. Bitti, diye düşündüm. Her şey buraya kadarmış.
“Kedicik?” diye seslendi bana doğru bakarken. “Ya kendin çık ya da çağıracağım adamlar seni zorla oradan çıkarsın.” Sessizce bekledi ve sonra “O halde beni suçlama.” dedi.
“Bekle,” diye seslendim. “Çıkacağım. Kimseyi çağırma.”
Nefesimi yavaşça verdim. Kaslarım protesto etse de, kendimi yavaşça dışarı doğru ittim. Önce ellerim, sonra başım... Gölgelerin korumasından çıkıp meşale ışığının acımasız aydınlığına kavuştuğunda, bir an gözlerimi kıstım. Kendimi, bir kralın huzuruna çıkarılmış bir dilenci gibi hissettim. Üzerimdeki paçavralar, terden yüzüme yapışmış peçem, burkuk bileğim ve kanlı ellerim... Bütün sefaletim, bu kusursuz güvertede iğrenç bir leke gibi duruyordu.
Ağrıyan bileğimin üzerine basmamaya çalışarak, bir sandığa tutunup ayağa kalktım. Bacağım titredi ve acı, şimşek gibi beynime saplandı. Dişlerimi sıkarak bir iniltiyi bastırdım.
Genç soylu, birkaç adım ötede, kollarını göğsünde kavuşturmuş beni izliyordu. Yüzünde ne bir acıma ne de bir tiksinti vardı; sadece sakin, sorgulayan bir merak. Gözleri, bir yırtıcı kuşun avını süzer gibi üzerimde gezindi.
Karşımda, benim yaşlarımda genç bir adam duruyordu. İlk bakışta bile bu limana ait olmadığı belliydi. İnce uzun bir yapıya sahipti. Üzerindeki kıyafet, tapınağa gelen en zengin tüccarların bile giymeye cüret edemeyeceği kadar kaliteliydi. Koyu yeşim rengi ipekten bir ceket ve siyah pantolon, kenarları ince gümüş ipliklerle işlenmişti. Ayaklarındaki yumuşak deri çizmeler, ehil bir ustanın elinden çıktığı her halinden belli olan birer sanat eseriydi.
Ona dair asıl dikkatimi çeken şey yüzüydü. Bir yerli olduğuna şüphem yoktu buna karşın diğer herkes gibi güneşin öptüğü esmer teni Athen'de gördüğüm pek çok yüzden daha solgundu. Bu solgunluk, keskin elmacık kemiklerini ve karanlıkta bile derinliğini belli eden fırtına grisi gözlerini daha da belirgin kılıyordu. Gece kadar siyah saçları alnına dökülüyor, sorgulayan bakışlarına gizemli bir gölge düşürüyordu. Gözlerinde sadece soğuk, mesafeli bir merak vardı.
“Yüzüme öylece bakma ve konuş,” diye buyurdu. “Neden gemimdesin?”
"Ben..." Kelimeler boğazımda düğümlendi. Gözlerim istemsizce iskeleye kayıyordu. Adamlar her an burada olabilirlerdi. "Ben... Sadece..."
Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı. Bu bir gülümseme değil, küçümseyen bir ifadenin gölgesiydi. "Bir suikastçi olamayacak kadar dikkatsiz ve beceriksizsin. O halde Bir hırsızsın," diye tamamladı cümlemi, bir gerçeği tespit eder gibi. Arkasını dönüp mürettebatın olduğu yöne doğru bir adım attı. "Ama yanlış gemiye geldin."
Onu durdurmalıyım.
Panik, mantığın önüne geçen acımasız bir efendiydi. "Hayır! Lütfen!" diye fısıldadım, sesimin iskeledeki sırtlanlar tarafından duyulmasından çok, bu adamın beni onlara teslim etmesinden korkarak. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi bir sıçrayışta kapattım ve düşünmeden, tamamen içgüdüsel bir hareketle kolunu yakaladım.
Soğuk ve pürüzsüz ipek, kanla ve liman kiriyle kaplı parmaklarımın altında yabancı, neredeyse saygısız bir his bıraktı.
Ama bu, basit bir dokunuş değildi.
İçimde, doğduğumdan beri taşıdığım o uğursuz kıvılcım parmak uçlarımdan taştı. Bu bir seçim değildi; boğulmakta olan birinin su yüzüne çıkmak için çırpınışı gibi, gücüm de başka bir bedende yaşamın yankısını arıyordu. Onun bedeninin haritası, bir saniyeden kısa bir sürede zihnime kazındı: damarlarındaki kanın ritmi, kaslarının gerginliği, kalbinin güçlü ama tuhaf şekilde sendeler atışı…
Kusuru.
Gücüm, bir av köpeği gibi iz sürerek daha derine, ruhunun mahzenine indi. Oradaydı. Kalbinin yanında, göğüs kafesinin korunaklı zırhının ardında gizlenen karanlık bir düğüm. Fiziksel bir yumru değil, bir yokluktu bu; varlığı emen, yaşamı çürüten, dokunduğu her hücreyi soğuk ve sessiz bir ölümle mühürleyen bir boşluk. Sanki o noktada, hayat ile ölüm arasındaki çizgi bulanıklaşmıştı. Gücüm, bu karanlığa dokunduğu anda, onun varlığını, hayatta kalma inadını ve derinlerde sakladığı korkuyu hissettim.
Zihnimde bir şimşek çaktı: Onu iyileştirme potansiyeli. Ama aynı anda, bunun bedelinin kendi yaşamım olacağı gerçeği de bir buz parçası gibi içime çöktü.
Temas anında genç soylunun bedeni, sanki görünmeyen bir yıldırım çarpmış gibi kaskatı kesildi. Yüzündeki o küçümseyen, her şeye hâkim ifade bir anda parçalandı. Gözleri şaşkınlıkla büyüdü; ardından fırtına grisi, tehlikeli bir şekilde koyulaşıp çeliğe döndü. Kolunu, sanki zehirli bir akrebin iğnesinden kurtulmak ister gibi şiddetle ve tiksintiyle geri çekti. Hareketi o kadar aniydi ki, dengemi kaybedip bir an sendeledim, ama gözlerimi ondan ayıramadım.
"Bu neydi?" diye tısladı. Sesi, kırılan bir buz tabakası gibi keskin ve soğuktu. Bir adım geri çekilerek aramızdaki mesafeyi yeniden açtı, ama artık sakin değildi. Duruşu bir yay gibi gerilmiş, gözleri bir avcının şüpheci dikkatiyle üzerime kilitlenmişti. "Ne yaptın sen bana?"
Güç hâlâ parmak uçlarımda yanıyordu; içimdeki yankısı, onun karanlığından geri çekilmiş ama hâlâ titreyen bir tel gibi titreşiyordu. Nefesimi tuttum. "Hi-hiçbir şey," diye kekeledim. O dokunuşta gördüğüm şeyin korkusu, dilimi damağıma yapıştırmıştı.
"YALAN SÖYLEME!" diye gürledi. Sesi bu kez kontrolsüz bir öfkeyle yükseldi ve aynı anda, gözle takip edilemez bir hızla kuşağından ince, gümüş kabzalı bir hançer çekti. Silahın ucu, meşale ışığında ölümcül bir parıltıyla titreyerek doğrudan boğazımı hedef aldı. "O dokunuş… Bir şey oldu. Sanki damarlarıma bir anlığına kış sızdı."
Anlamıyor. Anlamıyor! diye çığlık attı içimdeki ses.
"Hayır! Lütfen, beni yanlış anladın!" diye fısıldadım çaresizce, gözlerim dehşet içinde iskeleye doğru kaydı. "Dışarıdalar... Limanda... Peşimdeler! Beni öldürecekler!"
Genç soylu, bu çaresiz itirafımla bir an bile tereddüt etmedi. Aksine, yüzünde alaycı, neredeyse acıyan bir gülümseme belirdi. "Peşindekiler mi?" diye sordu, sesi buz gibiydi. "Yoksa seni buraya gönderenler mi? Bu, planın bir parçası mı, kedicik? Dikkatimi dağıtmak için uydurulmuş acıklı bir hikâye mi?"
"Gerçek bu!" diye haykırdım, sesim çaresizlikten çatlamıştı.
"Gerçek mi?" diye karşılık verdi, sesi ölümcül bir sakinliğe bürünmüştü. Hançeri milim oynatmadan üzerime doğru bir adım daha attı. "O zaman bana bu gerçeği açıkla: Bana dokunduğun an neden göğsüme bir ağrı saplandığını söyle. Kör bir bıçak gibi. Tam şuraya." Hançeri tutmayan elinin işaret parmağıyla kalbinin üzerini—o karanlık düğümün tam üstüne—bastırdı.
O an anladım. Gücüm, o karanlığa dokunmuş ve bir anlığına onu uyandırmıştı. Benim gerçeğimin onun şüphe duvarında hiçbir anlamı yoktu.
Suçlama, öfke, reddedilmişlik ve şimdi de üç kılıcın gölgesi... Bütün bu ağırlık, zaten bitkin olan bedenime son darbeyi vurdu. Ciğerlerimde biriken ve beni günlerdir rahatsız eden baskı, dayanılmaz bir hal aldı. Kontrol edemediğim, şiddetli bir öksürük nöbeti bedenimi iki büklüm etti. Göğüs kafesim sanki içeriden parçalanıyordu.
Adamın öfkeli bakışları, bir anlığına kararsızlığa dönüştü. Tam o anda, güvertenin gölgelerinden sessizce sıyrılan muhafızlardan biri bir adım öne çıktı, kılıcını kaldırdı. Genç soylu, gözlerini benden ayırmadan elini hafifçe kaldırdı. Muhafız anında dondu, tekrar gölgelerin içine çekilmek için emir bekleyen bir heykele döndü.
Sonunda öksürük nöbetim hafiflediğinde, titreyerek doğrulmaya çalıştım. Her nefes, ciğerlerimde yanık bir iz gibi sızlıyordu. Avucumun içine dolan sıcak ve metalik sıvıyı hissettim; elimi yavaşça ağzımdan çektim. Güverteye vuran fener ışığında, parmaklarımın arasında ve avucumun içinde parlayan koyu kırmızı kanı gördüm. Kendi yaşam gücümün, zayıflığımın inkâr edilemez kanıtıydı bu.
Bir an için yalnızca dalgaların gövdeye çarpan mat sesiyle, rüzgârın halatlarda çıkardığı inatçı ıslık kaldı kulağımda. Sonra, başımın dönmeye başladığını fark ettim. Önce, fenerlerin ışığı deniz köpüğü gibi titreşti, ardından direkler ve yelkenler üstüme doğru eğilmiş gibi sarsıldı.
Kulaklarımda denizin uğultusu yükseldi, her şey uzaklaşıyor, sesler pamukla sarılmışçasına boğuklaşıyordu. Genç adamın yüzü bir anlığına deniz sisi gibi bulanıklaştı; öfke ve şaşkınlık arasında gidip gelen bakışları, ağzı bir şeyler söylüyordu ama artık kelimeleri duyamıyordum.
Bütün kaslarım gevşedi. Dizlerimin üzerine çöktüm; ellerim tahta güverteye kapanırken tuzlu rüzgar saçlarımı savurdu. Başımı son bir çabayla kaldırdım; genç adamın yüzü, titrek fener ışığında bir an için bana yaklaştı. Gözlerinde, öfkenin ve şüphenin ardında, uzak ve titrek bir endişe parladı.
Ardından karanlık, önce bir peçe gibi gözlerimin önüne indi; sonra, soğuk ve kesin bir dalga gibi üzerime kapandı.
Düşerken, bedenim güverteye yumuşak bir sesle çarptı; o anı bile zar zor hissettim. Sonra bütün sesler—deniz, rüzgâr, adımlar—birbirine karıştı ve ben, dipsiz bir derinliğe gömülür gibi yavaşça bilincimi kaybettim.