BÖLÜM 2- KAPANA KISILMIŞ ARZULAR

1498 Words
Ertesi sabah Sancaktar Holding’e adım attığında, Lara için hiçbir şeyin aynı olmayacağı belliydi. Binanın girişindeki güvenlik görevlilerinden en üst kattaki sekreterlere kadar herkesin yüzünde tuhaf bir gerginlik vardı. Baran Sancaktar’ın gölgesi, güneşli bir İstanbul sabahını bile griye boyamaya yetmişti. Lara, asansöre doğru yürürken topuklu ayakkabılarının mermer zeminde çıkardığı yankı, kendi kalp atışlarıyla yarışıyordu. Dün gece boyunca Baran’ın sesini zihninden kovmaya çalışmış ama başaramamıştı. Odaya girdiği an kokusuyla ruhunu kuşatan o adam, şimdi asıl hamlesini yapmak için bekliyordu. Asansörün kapıları açılmak üzereyken, arkasından gelen o tanıdık ve ağır adımları duydu. Dönmesine gerek yoktu; ensesindeki tüylerin ürpermesi, Baran’ın orada olduğunu ona zaten fısıldıyordu. “Günaydın, Lara,” dedi Baran. Sesi, sabahın sessizliğinde bir kırbaç gibi şaklamıştı. Lara, asansöre bindiğinde Baran da hemen arkasından içeri süzüldü. Geniş omuzları, asansörün aynalı duvarları arasında kalan alanı bir anda daralttı. Lara, en üst katın düğmesine bastı ama Baran’ın parmağı, onun parmağının hemen üzerinden geçerek "Acil Durdurma" düğmesinin yanındaki küçük bir panele dokundu. Kapılar kapandı ve asansör yukarı doğru süzülmeye başladı. Ancak on beşinci kata geldiklerinde, ani bir sarsıntıyla durdu. Işıklar bir anlığına göz kırptı ve ardından loş, kırmızı bir acil durum ışığı yanmaya başladı. Lara, panikle paneldeki düğmelere basmaya yeltendi. “Neler oluyor? Pelin’i aramalıyım.” Baran, elini panelin üzerine koyarak onu durdurdu. Hareketleri yavaş, kendinden emin ve ürkütücü derecede sakindi. “Sakin ol, Lara. Sadece küçük bir teknik aksaklık. Ya da belki de… Konuşmamız için yaratılmış bir fırsat.” Lara, sırtını asansörün soğuk aynasına yasladı. Baran ona doğru yaklaştığında, aralarındaki mesafe artık yok denecek kadar azdı. Adamın takım elbisesinden yayılan o keskin koku, asansörün dar alanında hapsolmuştu. Lara, nefes almakta zorlanıyordu; ama bunun sebebi havasızlık değil, Baran’ın üzerindeki baskın varlığıydı. “Konuşacak bir şeyimiz yok Baran Bey,” dedi Lara, sesi beklediğinden daha kısık çıkmıştı. “İş ile ilgili her şeyi toplantıda halledebiliriz.” “İş mi?” Baran, alaycı bir tavırla Lara’nın yüzüne doğru eğildi. Bir elini kadının başının hemen yanındaki aynaya yasladı. “Seninle benim aramdaki şeyin iş olmadığını ikimiz de biliyoruz. Sen benim kim olduğumu biliyorsun Lara. Babanın dosyalarındaki o karanlık ismi, geceleri uykunu kaçıran o gölgeyi biliyorsun.” Lara, dik durmaya çalıştı ama Baran’ın koyu gözlerindeki o açlık, kadının savunmasını birer birer yıkıyordu. “Bana oyun oynuyorsun. Bu asansörün durması tesadüf değil.” Baran, tehlikeli bir gülümsemeyle parmak uçlarını Lara’nın çenesine sürttü. Dokunuşu, yanan bir kibrit çöpü gibi kadının teninde alevler bıraktı. “Ben tesadüflere inanmam, ben sadece sonuçlara inanırım. Ve şu anki sonuç; seninle bu dar alanda, kaçacak hiçbir yerin olmadan baş başa kalmamız.” Baran, diğer elini Lara’nın beline yerleştirip onu yavaşça kendine doğru çekti. Lara’nın ince bedeni, adamın sert ve kaslı gövdesine çarptığında, kadının ağzından istemsiz bir inilti döküldü. Baran’ın vücut ısısı, Lara’nın tüm direncini eritiyordu. “Yapma,” diye fısıldadı Lara, ama elleri Baran’ın geniş göğsüne tutunmuştu bile. Kumaşın altındaki güçlü kalp atışlarını hissedebiliyordu. “Ne yapmamı istemiyorsun, Lara? Sana dokunmamı mı? Yoksa bu dokunuşun ruhunda bıraktığı lekeyi sevmeni mi?” Baran, başını eğip Lara’nın boynuna, o hassas noktaya sıcak bir nefes bıraktı. Ardından dudakları, kadının tenine değdi değecek bir mesafede durdu. Lara, gözlerini kapattı. Mantığı kaçmasını söylüyordu ama bedeni, bu karanlık adamın vaat ettiği o yasak cennete çoktan teslim olmuştu. Baran’ın dudakları, Lara’nın kulak memesinden başlayarak boynuna doğru ağır, ıslak ve yakıcı bir yol çizdi. Lara’nın elleri, Baran’ın ensesindeki saçlara dolandı. Bu, bir teslimiyetten ziyade, iki vahşi ruhun çarpışmasıydı. Baran, kadını daha da sert bir şekilde kendine bastırdı. Aralarındaki o yoğun fiziksel çekim, asansörün metal duvarlarını bile titretecek kadar güçlüydü. “Bana bak,” dedi Baran, sesi hırıltılı bir hal almıştı. Lara gözlerini açtığında, Baran’ın gözlerindeki o saf tutkuyu ve sahip olma arzusunu gördü. Bu adam onu sadece istemiyordu; onu kendi karanlığına hapsetmek, ruhunun her zerresine kendi lekesini sürmek istiyordu. “Sen benimsin,” diye fısıldadı Baran. “Bu binaya adım attığın an, kaderin benim kalemimle yazıldı. Ve bu sadece başlangıç.” Tam o sırada ışıklar tekrar yandı ve asansör sarsılarak hareket etmeye başladı. Baran, hiçbir şey olmamış gibi geri çekildi. Üstünü düzeltti, o soğuk ve mesafeli iş adamı maskesini saniyeler içinde geri taktı. Ama gözlerindeki o kor ateş hala oradaydı. Asansörün kapıları ellinci katta açıldığında, dışarıda bekleyen Pelin ve diğer çalışanlar, Lara’nın dağılmış saçlarını ve kızarmış yanaklarını fark etmediler. Ama Lara, bacaklarının titremesine engel olamıyordu. Baran, asansörden çıkarken Lara’nın kulağına son bir şey fısıldadı: “Odana geç ve bekle. Oyunun ikinci perdesi daha yeni başlıyor, küçük lekem.” Lara, olduğu yerde çakılıp kaldı. Baran Sancaktar, onu sadece işine değil, hayatına ve yatağına da mahkum etmeye kararlıydı. Ve Lara, bu mahkumiyetin ne kadar tatlı olabileceğini ilk kez o asansörde keşfetmişti. Baran’ın gölgesi koridorda kaybolurken, Lara olduğu yere çakılmış gibiydi. Kalbi, asansörün metal duvarları arasında hapsolmuş bir kuş gibi göğüs kafesini dövüyordu. Etrafındaki çalışanların meraklı bakışlarını, fısıltılarını ve Pelin’in endişeli "Lara Hanım?" seslenişini duymuyordu bile. Zihninde sadece tek bir şey yankılanıyordu: Baran’ın boynuna bıraktığı o yakıcı nefes ve dudaklarının ucuyla dokunduğu o yasaklı bölge. Kendi odasına girdiğinde kapıyı sertçe kapattı ve kilidi çevirdi. Sanki o kilit, Baran’ı dışarıda tutmaya yetecekmiş gibi... Titreyen elleriyle masasına tutundu. Odanın sessizliği, az önceki o yoğun elektriklenmenin yanında sağır ediciydi. Hızla odasındaki küçük dinlenme alanındaki aynaya yöneldi. Gördüğü manzara, kontrolünü tamamen kaybetmesine yetti. Boynunda, tam şah damarının üzerinde, Baran’ın baskısıyla oluşmuş hafif bir kızarıklık vardı. Bir leke... Onun lekesi. Baran, hiçbir iz bırakmadığını sanıyordu belki ama Lara, o kızarıklığın sadece teninde değil, ruhunda bir yangın başlattığını biliyordu. Parmak uçlarıyla o noktaya dokundu. Tenindeki sıcaklık hala oradaydı. “Bu imkansız,” diye fısıldadı aynadaki yansımasına. “Ona bu kadar kolay teslim olamazsın.” Ancak bedeninin ona ihanet ettiğini biliyordu. Baran ona her yaklaştığında, babasından öğrendiği o disiplinli, soğukkanlı Lara Aydın yerini, sadece hissetmek isteyen bir kadına bırakıyordu. Bu, Baran Sancaktar’ın en tehlikeli silahıydı: İnsanların en zayıf noktalarını bulup oraya sızmak. Lara, kendini toparlamaya çalışarak masasına oturduğunda, ekranında bir bildirim parladı. Şirket içi ağdan gelen, "Kişiye Özel" ibareli bir dosyaydı bu. Gönderen kısmında isim yoktu ama Lara, bunun kime ait olduğunu çok iyi biliyordu. Dosyayı açtığında karşısına sadece bir adres ve bir saat çıktı. “Saat 20.00. Pera Palas. Oyunun kurallarını öğrenme vaktin geldi.” Altında ise bir not daha vardı: “Siyah elbiseni giy. Yeşillerine en çok o yakışıyor.” Lara’nın kanı dondu. Baran, onun gardırobunu, neyi sevdiğini, hatta şu an odasında ne düşündüğünü bile biliyor gibiydi. Bu bir davet değildi, bu bir emirdi. Reddetmek, Baran’ın dünyasında bir seçenek değildi ve Lara, eğer bu adamın gerçek niyetini öğrenmek istiyorsa, o aslanın inine girmek zorundaydı. Akşam olduğunda, Lara aynanın karşısında Baran’ın istediği o siyah, sırtı dekolteli elbiseyle duruyordu. Elbise, vücudunu bir eldiven gibi sarıyor, teninin beyazlığını ve gözlerinin yeşilini ön plana çıkarıyordu. Boynundaki o hafif leke, şimdi bir kolye gibi orada duruyordu. Kapatmaya çalışmamıştı; çünkü biliyordu ki Baran, o izi görmek isteyecekti. Pera Palas’ın tarihi dokusu, Baran Sancaktar’ın karanlık karizmasıyla birleştiğinde ortaya tekinsiz bir atmosfer çıkmıştı. Lara, lobiden içeri girdiğinde tüm gözler üzerine çevrildi. Ama o, sadece tek bir çift gözü arıyordu. Baran, cam kenarındaki kuytu bir masada, elinde kehribar rengi içkisiyle oturuyordu. Üzerinde yine o kusursuz siyah takımlarından biri vardı. Lara masaya yaklaştığında, Baran ayağa kalkmadı. Sadece bakışlarıyla kadını baştan aşağı süzdü. O bakışlarda takdir değil, mutlak bir sahiplenme vardı. “Zamanlaman harika, Lara,” dedi Baran. Sesi, ortamdaki klasik müziği bastıracak kadar derinden geliyordu. “Ve evet... Siyah, senin için yaratılmış.” Lara, masaya oturduğunda dik bir duruş sergiledi. “Beni buraya kuralları anlatmak için çağırdınız Baran Bey. Dinliyorum.” Baran, masanın üzerinden öne doğru eğildi. Aralarındaki mum ışığı, adamın yüzündeki o sert hatları daha da belirginleştiriyordu. “İlk kuralımız şu: Benim olduğun her an, sadece benim kurallarım geçerlidir. Ofiste, dışarıda ve... yatakta.” Lara, duyduğu kelimeyle sarsılsa da belli etmedi. “Sizin olduğumu kim söyledi?” Baran, elini masanın üzerinden uzatıp Lara’nın masanın üzerinde duran elini kavradı. Başparmağıyla kadının avuç içini yavaşça, dairesel hareketlerle okşadı. Bu basit temas, Lara’nın tüm vücuduna bir elektrik akımı gönderdi. “Bunu sen söyledin Lara,” dedi Baran, sesi fısıltıya dönüşürken. “Asansörde, nefesin nefesime karıştığında... Kalbin, benim kalbimin üzerinde bir davul gibi çaldığında söyledin. Sen benimsin. Sadece henüz bunu kendine itiraf edecek kadar cesur değilsin.” Lara, elini çekmeye çalıştı ama Baran izin vermedi. Tutuşu, bir kelepçe kadar sağlam ama bir kadife kadar yumuşaktı. “İkinci kural,” diye devam etti Baran, gözlerini Lara’nın dudaklarına indirerek. “Bana asla yalan söylemeyeceksin. Özellikle de beni ne kadar çok istediğin konusunda.” Tam o sırada, garson masaya yaklaştığında Baran elini çekti. Ama o kısa süreli temas, Lara’nın zihninde binlerce senaryoyu çoktan başlatmıştı. Baran, ona sadece bir patron gibi değil, bir efendi gibi davranıyordu. Ve en kötüsü, Lara’nın bir parçası bu durumdan nefret ederken, diğer parçası o karanlıkta kaybolmak için can atıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, Pera’nın loş koridorlarında yürürken, Baran aniden durdu ve Lara’yı duvara yasladı. Bu seferki hamlesi daha sert, daha talepkardı. “Oyunun kirlenmesini sevmem demiştim,” dedi Baran, dudaklarını Lara’nın dudaklarına santimetreler kala durdurarak. “Ama seninle, dünyadaki tüm lekeleri ruhuma bulaştırmaya hazırım.” Lara, o an anladı; bu adamdan kaçış yoktu. O, Baran’ın tenine kazıdığı ilk ve en derin lekeydi. Ve bu gece, o lekenin silinmeyeceği, aksine daha da büyüyeceği gece olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD