Pera Palas’ın dışındaki serin İstanbul gecesi, Lara’nın damarlarında akan o kaynar lavı soğutmaya yetmiyordu. Baran, kadının elini bir an bile bırakmadan onu siyah, ağır limuzinine bindirmişti. Araba, şehrin ışıkları arasında sessiz bir yırtıcı gibi süzülürken, arka koltuktaki sessizlik asansördekinden bile daha ağırdı.
Baran, bir elini gevşekçe dizinin üzerine koymuş, diğer elini ise koltuğun arkasına, Lara’nın saçlarına çok yakın bir noktaya yerleştirmişti. Lara, adamın varlığını her hücresinde hissediyordu. Araba, Baran’ın Boğaz’a nazır, cam ve çelikten yapılmış modern kalesine, penthouse dairesine vardığında; Lara geri dönüşün olmadığını biliyordu.
Asansör bu kez durmadı. En üst kata ulaştıklarında kapılar, doğrudan devasa bir salona açıldı. İstanbul, ayaklarının altındaki bir mücevher kutusu gibi parlıyordu. Ama Baran’ın gözü dışarıdaki manzarada değildi. O, kendi manzarasını çoktan seçmişti.
“Benden hala kaçabileceğini mi düşünüyorsun Lara?” dedi Baran. Ceketini tek bir hamlede çıkarıp kenara fırlattı. Gömleğinin üst düğmelerini çözerken sesi, gecenin sessizliğini yırtan bir kadife gibiydi.
Lara, salonun ortasında durmuş, arkasındaki şehre sırtını dönmüştü. “Kaçmıyorum Baran. Sadece... Bu oyunun sonunu merak ediyorum.”
“Sonu yok,” dedi Baran, ona doğru ağır adımlarla yürürken. “Bu bir son değil, bu bir mutlakiyet. Senin ruhun benim karanlığıma çoktan alıştı.”
Baran, aralarındaki son mesafeyi de kapattığında, Lara’nın belinden tutup onu sertçe kendine çekti. Lara’nın göğsü, adamın geniş göğsüne çarptığında bir nefeslik duraksama yaşandı. Baran, elini Lara’nın dekolteli sırtında gezdirmeye başladı. Parmak uçları, kadının omuriliğinde bir piyano çalar gibi titiz ve yıkıcıydı.
Lara, başını geriye atıp adamın gözlerinin içine baktı. “Bana hükmedebileceğini mi sanıyorsun?”
Baran, yanıt vermek yerine eğilip Lara’nın boynundaki o hafif izi, asansörde bıraktığı lekeyi dudaklarıyla mühürledi. Lara’nın ağzından dökülen boğuk inilti, salonun yüksek tavanlarında yankılandı. Baran’ın elleri daha talepkar hale geldi; elbisenin ince kumaşı üzerinden kadının kıvrımlarını sahipleniyordu.
Lara, tırnaklarını Baran’ın gömleğinin üzerinden omuzlarına geçirdi. Bu bir direnç değil, bir tutunma çabasıydı. Baran, kadını kucağına alıp devasa yatak odasına yöneldiğinde, aralarındaki çekim artık bir yangına dönüşmüştü.
Yatağın soğuk çarşafları Lara’nın tenine değdiğinde, Baran’ın sıcak gövdesi üzerine bir gölge gibi çöktü. Baran, kadının elbiselerini sanki bir ibadet edermişçesine yavaş ama bir o kadar da vahşi bir arzuyla üzerinden sıyırdı. Ay ışığı, Lara’nın pürüzsüz tenini bir heykel gibi aydınlatıyordu.
Baran, bir süre sadece izledi. “Kusursuzsun,” diye fısıldadı. “Ve bu kusursuzluk, sadece benim ellerimde kirlenmeyi hak ediyor.”
Baran’ın dudakları, Lara’nın dudaklarıyla birleştiğinde bu bir öpücükten çok bir savaştı. Dillerin çarpışması, dişlerin birbirine sürtünmesi... Lara, Baran’ın dilinin ağzındaki hakimiyetine karşılık verirken, içindeki o vahşi arzunun zincirlerinden boşaldığını hissetti. Baran, ellerini Lara’nın bacaklarına indirip onu kendine daha çok açtı.
Her dokunuş, her öpücük Lara’nın zihnindeki mantık kırıntılarını biraz daha siliyordu. Baran’ın teninden yayılan o erkeksi koku, kadının tüm duyularını felç etmişti. Baran, dudaklarını aşağıya, Lara’nın göğüslerine indirdiğinde; kadının vücudu bir yay gibi gerildi. Islak ve sıcak diliyle her kıvrımı keşfediyor, Lara’nın nefeslerini kesik kesik hıçkırıklara dönüştürüyordu.
“Baran...” diye inledi Lara, parmaklarını adamın koyu saçlarına daldırarak. “Lütfen...”
Baran, başını kaldırıp kadının yeşil gözlerine hırsla baktı. “Ne lütfen? Durmamı mı istiyorsun, yoksa seni tamamen mahvetmemi mi?”
“Mahvet beni,” dedi Lara, gözlerinden taşan o saf tutkuyla. “Kendi karanlığınla mühürle.”
Baran, bu daveti bekliyormuşçasına kendi kıyafetlerinden hızla kurtuldu. O an Lara, karşısındaki adamın sadece bir iş adamı değil, doğuştan bir fatih olduğunu bir kez daha anladı. Baran, aralarına girdiğinde ve Lara’nın tüm varlığını kapladığında, zaman durdu.
İlk birleşme, bir fırtınanın kopması gibiydi. Sert, derin ve yakıcı. Lara, acıyla karışık o muazzam zevkle sarsılırken, Baran onun her tepkisini, her iniltisini bir ganimet gibi topluyordu. Hareketleri ritmik ve güçlüydü; her hamlede Lara’nın ruhuna kendi imzasını atıyordu.
Baran, kadının ellerini başının üzerinde sabitleyip gözlerinin içine bakmaya devam etti. “Gözlerini ayırma,” diye emretti. “Seni kimin mahvettiğini gör. Kimin lekesini taşıdığını asla unutma.”
Lara, zevkin doruklarında gezinirken, Baran’ın baskınlığı altında ezilmekten değil, o baskınlığın bir parçası olmaktan büyük bir haz alıyordu. Vücutları terle parlıyor, birbirine karışan nefesleri odadaki havayı ısıtıyordu. Baran’ın hızı arttıkça, Lara’nın dünyası sadece bu adamdan ve onun yakıcı temasından ibaret hale geldi.
Sonunda, o büyük patlama gerçekleştiğinde; Lara, Baran’ın ismini bir dua gibi sayıkladı. Baran ise zafer kazanmış bir komutanın sessizliğiyle kadının boynuna gömüldü. İkisi de nefes nefese, bir bütün olmuş halde çarşafların arasına yığıldılar.
Saatler sonra, odadaki tek ses dışarıdaki denizin uğultusuydu. Baran, Lara’yı arkasından sarmış, kolunu kadının beline bir mühür gibi dolamıştı. Lara, uykuyla uyanıklık arasında, az önce yaşananların bir rüya olamayacak kadar gerçek ve yaralayıcı olduğunu biliyordu.
Baran, Lara’nın saçlarını öptü. “Şimdi anladın mı?” diye fısıldadı karanlığa doğru. “Sen artık sadece Lara değilsin. Sen, Sancaktar’ın lekesisin. Ve ben, kendi lekemi kimseden saklamam.”
Lara, cevap vermedi ama içten içe biliyordu; bu gece sadece bir sevişme değil, bir teslimiyet sözleşmesi imzalanmıştı. Ve Baran Sancaktar, sözleşmenin şartlarını kanla ve tutkuyla yazmıştı.
Terle parlayan tenleri birbirine mühürlenmişken, odadaki tek ses düzensiz nefes alışverişleri ve dışarıda Boğaz’ın hırçın dalgalarının penthouse’un camlarına vuran uğultusuydu. Baran, tüm ağırlığını Lara’nın üzerine vermeden, ama onun kaçış yollarını tamamen kapatacak şekilde üzerine uzanmıştı. Bir eli, Lara’nın terden ıslanmış saçlarının arasına darmadağınık bir şekilde dolanmıştı.
Lara, gözlerini tavandaki loş ışık oyunlarına dikmişti. Vücudu hala az önceki fırtınanın etkisiyle titriyordu. Baran’ın her bir hareketi, her bir dokunuşu zihnine değil, doğrudan ruhuna kazınmıştı. Bu sadece bir bedensel birleşme değildi; Baran Sancaktar, kadının direncini her bir santiminde parça parça yok etmişti.
Baran, başını hafifçe kaldırıp Lara’nın yüzüne baktı. Bakışlarında az önceki vahşi arzunun yerini, daha derin ve çok daha tehlikeli bir sahiplenme almıştı. Başparmağını Lara’nın alt dudağında yavaşça gezdirdi; dudağı hala Baran’ın sert öpüşlerinin etkisiyle hafifçe şişmiş ve kızarmıştı.
“Bana bak, Lara,” dedi Baran. Sesi, bir uçurumun dibinden gelen rüzgar kadar boğuk ve otoriterdi.
Lara, yeşil gözlerini ona çevirdiğinde, o bakışlarda sadece yorgunluk değil, aynı zamanda Baran’ın bile bekleyemeyeceği bir meydan okuma vardı. Teslim olmuştu, evet; ama ruhu hala bir kafese kapatılmış yaralı bir aslan gibi pençe atıyordu.
“İstediğini aldın mı Baran?” diye fısıldadı Lara. Sesi, yaşadığı o yoğun zevkin ve şokun etkisiyle kısıktı.
Baran, belli belirsiz bir gülümsemeyle kadının boynuna, tam o ‘lekenin’ üzerine küçük, yakıcı bir öpücük daha bıraktı. “Ben sadece istediğimi almam Lara, ben aldığım her şeyi sonsuza dek kendimin kılarım. Bu gece sadece bir başlangıçtı. Senin her bir hücren benim ismimle titreyene kadar durmayacağımı biliyorsun.”
Baran yanına uzanıp Lara’yı sertçe göğsüne çekti. Lara, adamın geniş göğsündeki o ritmik kalp atışlarını duyabiliyordu. O an fark etti ki; bu devasa, karanlık adamın bile zayıf bir noktası vardı ve o nokta, tam şu an kollarının arasındaydı. Baran, elini Lara’nın çıplak belinde gezdirirken, parmak uçları kadının teninde görünmez bir harita çiziyordu.
“Neden ben?” diye sordu Lara, karanlığa doğru. “Neden binlerce kadın arasından, senin dünyana en uzak olanı seçtin?”
Baran bir süre sustu. Odanın içindeki sessizlik, sanki bir sırrın ifşa edilmesini bekliyordu. Sonunda, Baran’ın sesi odada yankılandı. “Çünkü sen kirlenmemiş tek şeysin Lara. Benim dünyamdaki herkes, her şey bir şekilde satılık ya da kirli. Ama senin o dik duruşun, babandan kalan o inatçı adalet duygun... Bunlar benim asla sahip olamayacağım şeylerdi. Seni kirletmek değil amacım; seni kendi karanlığımın içinde tek ışık yapmak.”
Lara, bu itirafın ağırlığı altında ezildiğini hissetti. Baran Sancaktar, onu bir kurban olarak değil, bir kurtarıcı ya da bir nihai hedef olarak görüyordu. Bu, kaçmayı daha da imkansız kılıyordu.
Güneş, İstanbul’un üzerinde puslu bir portakal rengiyle doğarken, penthouse’un devasa camlarından içeri sızan ışık, odadaki savaş alanını andıran manzarayı aydınlattı. Yere atılmış pahalı elbiseler, dağılmış çarşaflar ve iki yorgun beden...
Lara uyandığında, yatağın diğer tarafının boş olduğunu fark etti. Kalbi bir anlığına garip bir boşlukla sızladı. Ama banyodan gelen su sesi, Baran’ın hala orada olduğunu hatırlattı. Yataktan kalkmaya çalıştığında, vücudundaki o tatlı ağrı ona geceyi her saniyesiyle hatırlattı. Aynanın karşısına geçtiğinde, boynunda ve omuzlarında Baran’ın bıraktığı o belirgin izleri gördü.
Bu izler, birer aşk yarası değil, birer mühürdü.
Lara, banyoya girdiğinde Baran’ı duşun altında gördü. Su, adamın kaslı sırtından aşağı süzülürken, Baran arkasına dönmeden konuştu. “Uyanmanı bekliyordum.”
Baran duştan çıkıp üzerine bir havlu sardığında, geceki o vahşi aşık gitmiş, yerine yine o soğuk ve mesafeli Sancaktar Holding ortağı gelmişti. Ama gözlerindeki o kıvılcım hala Lara’ya aitti.
“Bugün holdinge birlikte gitmeyeceğiz,” dedi Baran, bir yandan traş malzemelerine uzanırken. “Senin için özel bir şoför ayarladım. Ama akşam... Akşam seni bir yere götüreceğim. Hazır olsan iyi olur.”
“Nereye?” diye sordu Lara, sesindeki merakı gizleyemeyerek.
Baran, aynadaki yansımasından Lara’nın gözlerine baktı. “Dün gece tenini mühürledik Lara. Bu akşam ise ruhunu mühürleyeceğiz. Hazır ol; çünkü gideceğimiz yerde artık geri dönüş yolu kalmayacak.”
Baran banyodan çıkarken, Lara ıslak zeminde öylece kaldı. Suyun sıcaklığı bile içindeki o ürpertiyi dindiremiyordu. Baran’ın bahsettiği o "geri dönüşü olmayan yol", muhtemelen yeraltı dünyasının kalbiydi. Ve Lara, o kalbe girmeye hazır olup olmadığını bilmiyordu.
Holdinge gitmek üzere hazırlanırken, Lara kendine şu soruyu sordu: Bir leke, üzerine daha büyük bir leke gelince mi temizlenirdi, yoksa tamamen mi yok olurdu?
Baran Sancaktar, onun temizlenmesine izin vermeyecekti. O, Lara’yı kendi karanlığının en büyük lekesi yapmaya kararlıydı.