BÖLÜM 4- KURTLAR SOFRASI

1633 Words
Sancaktar Holding’in ellinci katındaki ofis, bugün Lara için her zamankinden daha dar, daha basıktı. Sabah boynuna sardığı ipek fular, sadece Baran’ın bıraktığı o yakıcı izleri değil, aynı zamanda ruhuna çöken o ağır teslimiyet hissini de gizlemeye çalışıyordu. Bilgisayar ekranındaki veriler gözlerinin önünde uçuşurken, aklı hala o penthouse dairesinde, Baran’ın kollarında kalmıştı. Pelin, elinde bir kahve bardağıyla odaya girdiğinde Lara’nın dalgınlığını fark etmesi uzun sürmedi. “Lara Hanım, iyi misiniz? Sabahtan beri tek bir dosyaya bile bakmadınız. Ayrıca... Bu fular? Hava bugün oldukça sıcak.” Lara, istemsizce elini boynuna götürdü. “Biraz üşütmüşüm Pelin, boğazım ağrıyor. Dosyaları halledeceğim, merak etme.” Yalandı. Boğazı ağrımıyordu; boğazı, Baran’ın dudaklarının sıcaklığını hala taşıyordu. Pelin odadan çıktığında Lara derin bir nefes aldı. Tam o sırada masasının üzerindeki telefon titredi. Mesaj, yine o isimsiz numaradandı. “Hazırlan. Şoförün kapıda. Kırmızı olanı giy. Bugün sadece benim değil, bu şehrin de sana nasıl baktığını göreceksin.” Lara, kalbinin hızlandığını hissetti. Baran ona seçenek sunmuyordu, onu kendi dünyasının bir parçası haline getiriyordu. Eve gidip Baran’ın gönderdiği o kutuyu açtığında, karşısında kan kırmızısı, derin yırtmaçlı ve göğüs dekoltesi cesurca açılmış bir ipek elbise buldu. Elbise bir kıyafetten çok, bir savaş zırhı gibiydi. Gece çöktüğünde, siyah limuzin İstanbul’un arka sokaklarından birine, eski bir fabrikanın restore edilmesiyle oluşturulmuş, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen ama içeriden altın ve kan kokan o mekana; "Mahzen"e ulaştı. Burası, yeraltı dünyasının liderlerinin, "Kurtlar Sofrası"nın kurulduğu yerdi. Baran, kapıda bekliyordu. Üzerinde duman rengi bir takım elbise vardı ve bakışları, limuzinden inen Lara’yı gördüğünde bir anlığına karardı. Lara’nın yanına ulaştığında, elini kadının beline sahiplenici bir tavırla yerleştirdi. “Kırmızı,” dedi Baran, sesi tehlikeli bir fısıltı gibiydi. “Seni bir hedef haline getiriyor ama aynı zamanda tüm gözlerin bende kalmasını sağlıyor. Çünkü herkes biliyor ki; benim olanın üzerine düşen her gölge, sahibini yok eder.” İçeri girdiklerinde ortamın ağırlığı Lara’yı neredeyse nefessiz bıraktı. Ağır puro kokusu, pahalı içkiler ve fısıltıyla konuşulan büyük pazarlıklar... Baran, masaların arasından geçerken herkes ayağa kalkıyor, saygıyla baş selamı veriyordu. Lara, bu adamın sadece bir iş ortağı değil, mutlak bir otorite olduğunu burada, bu loş ışıklı Mahzen’de çok daha iyi anladı. Masaların en başında, yaşlı ve yüzü yara izleriyle dolu bir adam oturuyordu: Kadir Ersoylu. Baran’ın en eski rakiplerinden biri. Kadir’in bakışları Lara’nın üzerinde, özellikle de boynundaki hafifçe görünen o izde takılı kaldı. “Vay vay... Sancaktar,” dedi Kadir, sesi paslı bir metalin sürtünmesi gibiydi. “Sonunda kendine bir zayıflık bulmuşsun. Ve görünüşe bakılırsa, bu zayıflık oldukça... lezzetli görünüyor.” Baran’ın bedeni bir anda kasıldı. Lara, adamın belindeki elinin bir pençe gibi sıkıldığını hissetti. Baran, yavaşça Kadir’e doğru eğildi. Odanın içindeki tüm sesler bir anda kesildi. “Zayıflık mı?” dedi Baran, sesi buz gibiydi. “Hayır Kadir. Bu bir zayıflık değil, bu bir mühür. Ve eğer o lezzetli dediğin şeye bir kez daha bakarsan, o gözlerini kendi ellerimle bu sofraya meze yaparım. Anladın mı?” Kadir, Baran’ın gözlerindeki o saf vahşeti gördüğünde yutkunarak geri çekildi. Baran, kimseye bir şey demeden Lara’yı oradan çekip Mahzen’in daha kuytu, sadece özel davetlilerin girebildiği localardan birine götürdü. Locanın kapısı kapandığında Baran,Lara’yı duvara öyle bir hızla yasladı ki, kadının sırtı soğuk taşlarla buluştuğunda ağzından bir küçük bir çığlık kaçtı. Ama Baran durmadı. İki elini de Lara’nın başının yanına sabitledi. Solukları birbirine karışıyordu. “Sana bakmalarına dayanamıyorum,” dedi Baran, sesi hırıltılı bir açlıkla çıkıyordu. “O ihtiyarın sana dokunan bakışlarını bile söküp atmak istiyorum.” Lara, korkmak yerine Baran’ın bu aşırı korumacı ve karanlık tutkusundan beslendiğini fark etti. Ellerini Baran’ın gömleğinin yakasına doladı. “O zaman onlara kime ait olduğumu bir kez daha hatırlat, Baran.” Baran, bu daveti duyar duymaz Lara’nın kırmızı elbisesinin yırtmacını daha da yukarı çekti. Elleri, kadının kalçasını kavrayıp onu kucağına, kendi sertliğinin tam üzerine yerleştirdi. Lara’nın bacakları Baran’ın beline dolandığında, aralarındaki o gerilim bir kez daha patladı. Baran, kadının boynuna, Kadir’in baktığı o tam noktaya dişlerini geçirdi. Bu bir öpücükten çok, sahiplik iddiasıydı. Lara, acıyla karışık o muazzam zevkle başını geriye attı. Baran’ın elleri elbisenin altında, Lara’nın ıslaklığına ulaştığında, kadının parmakları Baran’ın omuzlarında derin izler bıraktı. “Burada mı?” diye inledi Lara. “Dışarıda herkes varken mi?” “Özellikle burada,” dedi Baran, Lara’yı kendi gövdesine daha da sertçe bastırarak. “Herkes senin benim olduğunu biliyor ama kimse sana dokunmaya cesaret edemezken, ben senin her bir zerreni fethedeceğim.” Baran, kemerini tek bir hamlede çözüp Lara’nın içine tek seferde ve derinlemesine girdiğinde, Lara’nın çığlığı locanın kalın duvarlarında sönüp gitti. Bu, penthouse’daki o romantik başlangıçtan çok farklıydı. Bu vahşiydi, bu karanlıktı ve bu tamamen sahiplenmeyle ilgiliydi. Baran, her bir hamlesinde Lara’ya bu dünyanın kurallarını öğretiyordu. Lara, Baran’ın hızıyla sarsılırken, dışarıdan gelen o boğuk müzik sesi ve içerideki tenlerin çarpışma sesi birbirine karıştı. Baran, kadının ellerini duvara sabitledi ve gözlerini bir saniye bile ayırmadan devam etti. “Sen benim lekemisin Lara,” dedi Baran, doruk noktasına ulaşırken sesi titreyerek. “Ve bu lekeyi benden başka kimse silemez.” Gecenin Kanlı İmzası Olaylar dindiğinde ve nefesleri normale döndüğünde, Baran Lara’nın elbisesini düzeltti ve kadının alnına uzun bir öpücük bıraktı. Ama tam o sırada locanın kapısı hızla tıklandı. Baran’ın sağ kolu olan Vedat’ın sesi duyuldu. “Abi, dışarıda bir sorun var. Ersoylu’nun adamları çıkışta bekliyor. İş kirleniyor.” Baran, Lara’nın yüzüne baktı. O soğuk iş adamı maskesi geri gelmişti ama gözlerinde hala az önceki sevişmenin sıcaklığı vardı. Ceketinin içinden siyah, şık bir tabanca çıkardı ve Lara’nın eline tutuşturdu. “Bunu kullanmayı biliyor musun?” Lara, babasının ona öğrettiği o eski dersleri hatırlayarak tabancayı kavradı. “Biliyorum.” “Güzel,” dedi Baran, locanın kapısını açarken. “Çünkü bu akşam sadece tenimi değil, ellerini de kirletmek zorunda kalabilirsin, sevgilim.” Eline çarpan soğuk çelik, Lara’nın avuç içlerini sızlattı. Silahın ağırlığı, sadece metalin kütlesinden değil, temsil ettiği o karanlık dünyadan geliyordu. Babası yıllar önce, Ankara’daki evlerinin arka bahçesinde ona atış yapmayı öğretirken, "Bu sadece bir araç değil Lara, bu bir son mühürdür," demişti. O zamanlar bu sözlerin ne anlama geldiğini kavrayamayan genç kız, şimdi bir mafya liderinin kucağından kalkıp elinde ölümcül bir güçle kapıya bakıyordu. Baran, kadının silahı tutuşundaki o profesyonelliği fark ettiğinde, gözlerindeki hayranlık katmerlendi. "Görünüşe göre baban sana sadece doğruyu yanlışı ayırmayı öğretmemiş, kendini savunmayı da öğretmiş," dedi sesi kısık bir takdirle. Baran, ceketini omuzlarına alıp Lara’nın yanına geçti. Eli, kadının silahı tutan elinin üzerine kapandı. Teninin sıcaklığı, çeliğin soğukluğunu bir anlığına kırdı. "Parmak boğumların beyazlaşana kadar sıkma. Serbest bırak. Sadece tetiğe basman gerektiğinde odaklan. Ve unutma; o mermiyi sadece kendin için değil, bizim için atacaksın." Lara, yutkunmaya çalıştı. Kalbi, asansördeki o şehvetli tempodan çok farklı bir hızla, bir savaş tamtamı gibi göğüs kafesini dövüyordu. Elbisesinin kırmızı kumaşı, vücuduna yapışmış, az önceki terle parlıyordu. Az önce yaşanan o yoğun tutku sahneleri sanki başka bir hayata aitti. Şimdi ise sadece hayatta kalma içgüdüsü vardı. Locanın kapısı açıldığında, dışarıdaki bas sesli müzik ve uğultu bir saldırı gibi üzerlerine çöktü. Vedat, elinde bir otomatik tüfekle kapıda bekliyordu. Gözleri Baran’ın üzerinde sabitlenmişti ama Lara’nın elindeki silahı görünce kaşları hafifçe havalandı. "Abi, arka çıkış tutulmuş. Kadir’in adamları binanın etrafını sarmış. Polisi aramaya cesaret edemezler ama bu gece burada kan dökmeye ant içmiş gibiler." Baran, sert bir küfür savurdu. "Kadir, bu kadar aptal olamazdı. Kendi bölgesinde bana saldırmak, tüm yeraltı dünyasına ilan-ı harptir." Baran, Lara’yı kolunun altına alıp onu korunaklı bir şekilde yürütmeye başladı. "Vedat, önden git. Işıkları kestir. Gece bizim dostumuzdur, onların değil." Koridorda ilerlerken Lara, topuklu ayakkabılarının çıkardığı sesin bir hedef tahtası oluşturduğunu hissediyordu. Her bir adımda, babasının ona anlattığı "pusu" hikayeleri zihninde canlanıyordu. Bir köşeyi dönerken, Baran aniden onu durdurup sırtını duvara yasladı. Nefesleri birbirine karışıyordu ama bu seferki çekim şehvetten değil, ölümün soğuk nefesinden geliyordu. "Korkuyor musun?" diye sordu Baran, gözlerinin içine derinlemesine bakarak. Lara, başını hafifçe iki yana salladı. "Korkuyorum... Ama geri adım atmayacağım. Seninleyim, Baran." Baran, kadının alnına hızlı ama mühürleyici bir öpücük bıraktı. "İşte benim lekem. İşte benim kadınım." Tam o sırada binanın tüm elektrikleri kesildi. Mahzen, bir saniye içinde mutlak bir karanlığa gömüldü. Müzik durdu, yerini derin bir sessizliğe ve ardından gelen panik çığlıklarına bıraktı. Karanlığın içinden ilk mermi sesi duyulduğunda, Lara yerinden sıçradı. Namludan çıkan ateşin çıkardığı ışık, bir anlığına Baran’ın o yırtıcı profilini aydınlattı. Baran, hiç tereddüt etmeden karşılık verdi. Silahından çıkan her kurşun, karanlıkta birer iz bırakarak hedefini buluyordu. Lara, Baran’ın talimatıyla yere çömelmiş, arkadan gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı tetikte bekliyordu. Ayak sesleri duydu; birisi ağır adımlarla, neredeyse sürünerek yaklaşıyordu. Kendi içgüdüleri, o ana kadar bastırdığı o vahşi tarafı uyandırdı. Silahı kaldırdı, namluyu sesin geldiği yöne çevirdi. Karanlığın içinde parlayan bir çift göz gördü; Kadir’in adamlarından biriydi bu. Adam silahını doğrulttuğunda Lara, düşünmek için kendine zaman tanımadı. Babasının sesini duydu zihninde: “Nefes al, odaklan ve bırak.” Tetiği çekti. Silahın geri tepmesi kolunu sarsarken, namludan çıkan o kuru gürültü kulaklarını sağır etti. Adamın acı dolu bir iniltiyle yere yığıldığını gördüğünde, Lara’nın midesi bulandı. Bir insanı vurmuştu. Baran Sancaktar’ın dünyasına girmek için ödediği ilk bedel, birinin kanını eline bulaştırmaktı. Baran hemen yanına çöktü, eliyle kadının yüzünü kavradı. "İyi misin? Vurdun mu onu?" "Vurdum," dedi Lara, sesi titreyerek. "Öldü mü?" "Bunu düşünme," dedi Baran, sesinde bir tür vahşi gururla. "Sen sadece bizi korudun. Şimdi ayağa kalk, buradan çıkıyoruz." Arka kapıya ulaştıklarında, yağmurlu İstanbul gecesi onları tüm soğukluğuyla karşıladı. Yağmur damlaları, Lara’nın üzerindeki o kırmızı elbiseyi tenine yapıştırırken, elindeki silahın dumanı hala tütüyordu. Limuzin, lastiklerini asfaltta çığlık attırarak önlerine durdu. Vedat, arka kapıyı açtı. Baran, Lara’yı içeri itip kendisi de hemen arkasından bindi. Araba hızla uzaklaşırken, Lara silahı koltuğun üzerine bıraktı. Elleri hala titriyordu. Baran, kadını kendine çekip sımsıkı sarıldı. Lara’nın yüzü, adamın ıslak gömleğine gömüldü. "Artık sadece benim lekem değilsin Lara," diye fısıldadı Baran, saçlarının arasına. "Artık benim suç ortağımsın. Ve suç ortakları, birbirinden asla vazgeçemezler." Lara, gözlerini kapattığında artık geri dönüşün olmadığını anladı. İnsan Kaynakları Uzmanı Lara Aydın, o gece Mahzen’in karanlığında ölmüştü. Onun küllerinden, Baran Sancaktar’ın dünyasına ait, eline kan bulaşmış ama kalbi tutkuyla yanan yeni bir kadın doğmuştu. Ve bu kadının en büyük yarası, kalbindeki o silinmez lekeydi: İlle de Baran.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD