Orman evinin üzerindeki o ağır sis tabakası yerini İstanbul’un kirli ve puslu sabahına bırakırken, Lara için artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Aynadaki yansımasına baktığında, birkaç gün önceki o İnsan Kaynakları Uzmanı kadını göremiyordu. Gözlerindeki masumiyet, yerini Baran Sancaktar’ın dünyasına ait o keskin ve karanlık kararlılığa bırakmıştı. Baran, odanın kapısında durmuş, siyah takım elbisesinin ceketini giyerken kadını izliyordu. Bakışları bir ressamın başyapıtına bakması gibi hayranlık dolu ama bir o kadar da sahipleniciydi. Lara, üzerine Baran’ın özel olarak seçtiği, vücudunu bir zırh gibi saran siyah, deri detaylı ve derin yırtmaçlı elbiseyi giymişti. Bu elbise bir kıyafet değil, bir savaş ilanıydı. Baran kadının yanına yaklaştı, elini çıplak sırtında gezdirip ensesindeki o mühürlenmiş lekeye bir öpücük bıraktı. "Bugün yanımda yürüyeceksin," dedi sesi bir yemin kadar ağır çıkarak. "Seni sadece yatağımda değil, masamda da istediklerini görecekler. İlle de sen dediğimde neyi kastettiğimi, bu şehrin tüm kurtları bugün öğrenecek."
Malikaneden ayrılıp İstanbul’un kalbine doğru ilerleyen limuzinin içinde, sessizlik bir elektrik akımı gibi titreşiyordu. Lara, Baran’ın elini sımsıkı tutmuştu. Baran’ın parmaklarındaki o sertlik, kadına tuhaf bir güven veriyordu. Yol boyunca Baran, yeraltı dünyasının "Kurtlar Sofrası"ndaki dengeleri tek tek anlattı. Kimin dost görünüp arkadan vuracağını, kimin sadece güçten korktuğunu... Ama en çok Kadir Ersoylu’dan bahsetti. "Kadir, babamın en yakınındaydı Lara. Bugün orada olması, babamın kanı üzerine inşa ettiği bir tahtta oturduğu içindir. O tahtı bugün altından çekeceğim." Limuzin, şehrin en kuytu ama en görkemli mekanlarından biri olan Mahzen’in önüne geldiğinde, kapıda bekleyen onlarca siyah takım elbiseli adam aynı anda baş selamı verdi. Baran araçtan inip Lara’nın elini tuttuğunda, o andan itibaren geri dönüşün olmadığını her ikisi de biliyordu.
İçeri girdiklerinde, ağır puro kokusu ve pahalı içkilerin aroması Lara’nın genzini yaktı. Devasa yuvarlak masanın etrafında oturan İstanbul’un yeraltı baronları, Baran Sancaktar’ın yanında yürüyen bu göz alıcı kadını gördüklerinde konuşmalarını bıçak gibi kestiler. Kadir Ersoylu, masanın başköşesinde, elinde tespihiyle oturuyordu. Gözleri Lara’nın üzerinde arsızca gezindiğinde, Baran’ın bedeninin bir yay gibi gerildiğini Lara bizzat hissetti. Baran, masanın boş olan diğer başucuna geçti ve Lara’yı kendi koltuğunun yanına, neredeyse kucağına yakın bir mesafeye oturttu. Bu, orada bulunan tüm adamlara verilen en net mesajdı: "Bu kadın benim mülküm değil, benim ortağım ve zaafım değil, gücümün kaynağıdır."
Baran, masaya yumruğunu vurmadan ama sesiyle tüm odayı titreterek konuşmaya başladı. "Bugün burada babalarınızın miraslarını değil, benim geleceğimi konuşmaya geldik," dedi. Kadir Ersoylu, küçümseyici bir gülümsemeyle araya girdi. "Vay vay Sancaktar... Gelecek dediğin şey, bir emniyet müdürünün kızı mı? Baban mezarında ters dönecek Baran. Katilinin kızını yanına alıp bize racon mu kesiyorsun?" Odada bir uğultu yükseldi. Baran, oturduğu yerden yavaşça kalktı. Masanın üzerinden Kadir’e doğru eğildiğinde, gözlerindeki o saf vahşet Lara’yı bile ürpertti. "Babamın katili," dedi Baran, sesi fısıltı kadar kısık ama bir mermi kadar deliciydi, "şu an tam karşımda oturuyor ve hala nefes alıyor olması benim merhametim değil, ona hazırladığım cehennemin büyüklüğündendir. Lara’ya gelince... O, bu masadaki herkesten daha çok Sancaktar. Çünkü o, benim 'ille de sen' dediğim tek gerçek. Ona bakan her gözü oymak, ona uzanan her eli kırmak benim için bir namus borcudur."
Kadir’in yüzündeki gülümseme dondu. Baran’ın bu kadar ileri gideceğini, tüm baronların önünde onu doğrudan hedef alacağını beklemiyordu. Tam o sırada, Mahzen’in ağır metal kapıları gürültüyle açıldı ve içeriye silahlı adamlar doluştu. Ortalık bir anda karıştı, herkes silahlarına sarıldı. Ama Baran, yerinden kıpırdamadı bile. Lara’nın elini hala tutuyordu. "Kadir, bu ucuz numaraların modası geçti," dedi Baran. Tam o anda, Mahzen’in tavanındaki gizli noktalardan Baran’ın keskin nişancıları namlularını aşağıya çevirdi. Güç dengesi saniyeler içinde değişmişti. Lara, babasından öğrendiği o soğukkanlılıkla elindeki küçük çantanın içinden Baran’ın ona verdiği tabancayı çıkardı ve masanın altından namluyu Kadir’in dizine hizaladı. Baran, kadının bu hareketini fark ettiğinde yüzünde gurur dolu, çarpık bir gülümseme belirdi.
"Herkes silahlarını indirsin," diye kükredi Baran. "Bugün burada kan dökülmeyecek. Bugün burada sadece bir biat töreni yapılacak. Ya benimlesiniz, ya da Kadir’in cesedinin yanında..." Masadaki diğer baronlar, Baran’ın kurduğu bu kusursuz pusu ve yanındaki kadının o korkusuz duruşu karşısında tek tek silahlarını masaya bıraktılar. Kadir Ersoylu, yalnız kaldığını anladığında gözlerindeki o kibir yerini saf bir nefretle karışık korkuya bıraktı. Baran, Lara’yı ayağa kaldırdı ve tüm odaya son kez baktı. "Bu kadın, bundan sonra benim sesim, benim nefesimdir. Ona yapılan her yanlış, bana yapılmış sayılacaktır. Dağılın şimdi."
Baran ve Lara, Mahzen’den çıkıp özel localardan birine geçtiklerinde, adrenalin hala damarlarında bir nehir gibi gürültüyle akıyordu. Kapı kapandığı an Baran, Lara’yı duvara öyle bir şiddetle yasladı ki, kadının ağzından küçük bir inilti kaçtı. Baran’ın elleri Lara’nın yüzünü kavradı, dudaklarını kadının dudaklarına hırsla, açlıkla bastırdı. Bu bir öpücükten çok, az önceki savaştan galip çıkmanın kutlamasıydı. "Harikaydın," diye fısıldadı Baran, soluk soluğa. "O silahı tutuşun, o bakışların... Beni benden alıyorsun Lara. İlle de sen derken ne kadar haklı olduğumu bana her saniye kanıtlıyorsun."
Lara, Baran’ın ceketini omuzlarından sıyırıp attı. "Senin yanındayken korku hissetmiyorum Baran. Sadece senin için yapabileceklerimin sınırı olmadığını görüyorum," dedi. Baran, Lara’nın siyah elbisesinin yırtmacını daha da yukarı çekti, elleri kadının ipeksi teninde bir yangın başlatırcasına gezindi. Onu kucağına alıp masanın üzerine oturttuğunda, etraftaki içki kadehleri yere düşüp paramparça oldu ama ikisi de bunu umursamadı. Baran, kadının boynuna, o en sevdiği noktaya dişlerini geçirdi. Lara, başını geriye atıp zevkin o yakıcı dalgasına kendini bıraktı.
İçinde hissettiği o muazzam dolgunluk ve Baran’ın ritmiyle sarsılırken, Lara ilk kez bu karanlık dünyanın içinde kendini gerçekten "tam" hissetti. Baran’ın her bir hamlesi, kadına bu dünyanın tek sahibinin kendisi olduğunu hatırlatıyordu. "Sen benimsin," diye hırıldadı Baran, Lara’nın kulak memesini dişleyerek. "Seni benden ölüm bile ayıramayacak." Lara, tırnaklarını Baran’ın sırtına geçirip onu kendine daha çok çekti. "İlle de sen," diye fısıldadı Lara, doruk noktasının eşiğindeyken. "Sadece sen, Baran..."
Sevişmenin ardından, localarının camından dışarıdaki İstanbul manzarasına baktılar. Şehir ayaklarının altındaydı ama ikisi de biliyordu ki asıl savaş şimdi başlıyordu. Kadir Ersoylu’yu öldürmemişlerdi ama onu onurundan etmişlerdi. Bir kurt, yaralandığında daha tehlikeli olurdu. Baran, Lara’nın arkasından sarılıp ellerini kadının karnında birleştirdi. "Yarın sabah her şey daha zor olacak Lara. Babandan gelecek haberler, Kadir’in karşı hamleleri... Ama bu gece sadece bizim. Bu gece, bu şehrin en karanlık köşesinde bile sadece senin ismin yankılanacak."
Lara, Baran’ın göğsüne yaslanırken, o eski hayatından kalan son kırıntıların da Mahzen’in loş ışığında yok olup gittiğini hissetti. Artık o sadece bir aşık değil, bir imparatorluğun yarısıydı. Baran’ın elindeki kan, artık onun da elindeydi; ama bu kan, onları birbirine daha sıkı bağlayan o 'ille de sen' mührünün ta kendisiydi. Baran telefonuna gelen bir bildirimi gördü. Vedat’tan geliyordu: "Kadir şehirden kaçmaya çalışıyor abi, ne yapalım?" Baran, Lara’nın gözlerinin içine baktı. "Bırakın gitsin," dedi Baran telefona. "Korkuyla yaşamak, ölmekten daha ağır bir cezadır. Ama onu izlemeyi bırakmayın."
Lara, Baran’ın bu stratejik zekasına bir kez daha hayran kaldı. Onu öldürüp bir şehit yaratmak yerine, kaçan bir korkak olarak tüm prestijini yok etmişti. Baran, Lara’yı tekrar kendine çekti ve alnına uzun, huzurlu bir öpücük bıraktı. "Hadi," dedi. "Kendi krallığımıza dönelim. Yarın bizi bekleyen çok kan var." Araba beklerken, Mahzen’in karanlık koridorlarından el ele geçtiler. Her bir adımda, o odadaki adamların saygı ve korku dolu bakışlarını üzerlerinde hissediyorlardı. Bu, onların ilk gerçek zaferiydi ama son olmayacaktı. "İlle de sen" yeminleri, İstanbul’un soğuk betonlarına kazınmıştı bile.