4 - Mavi Gözlü Karga

1337 Words
Elimdeki yarısını içtiğim sigaranın izmaritini ona atmak istedim, elimi kaldırdım ama yapamadım. Durdum, kargaya baktığımda mavi gözü doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Siyah gagası aralık bir şekilde soluyordu, hayal mi yoksa gerçekten mi orada olduğunu seçemiyordum. Sigarayı yere atıp elimi ona uzattım. Gagasını birkaç kere banka vurdu, tak tak sesleri ardından sanki ona dokunmama izin verir gibi gözlerini yumdu. Parmak uçlarım altında karganın gri ve siyah tüyleri sandığımdan da yumuşaktı. Sıcaktı ama rüyamdaki el gibi beni yakacak bir sıcaklık değildi. Büyük ihtimalle güneşin altında durduğu için kara tüyleri ısınmıştı. Üstüme atlayıp gözlerimi oymaya yeltenecek bir hali de yoktu. Ona dokunduktan sonra geri çekildi, gakladı ve uçtu gitti. Önce ana caddeye doğru ardından göğe yükseldi, gözüm artık onu seçemiyordu. Ben de gitmek için ayağa kalktığımda hala ne yapacağımı bilmiyordum. Yürümeye başladım, her nedense karga gibi ana caddeye ilerledim. Oradan sonrasında nereye kadar düşünmeden yürüdüğümü bilmiyorum. "Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?" Duvarında telefonlar olan küçük bir dükkana girip bir süre tepkisizce baktığım için bana karşı temkinle konuşan çalışanın sesi oldukça resmi geliyordu. Adamın sözleriyle kendime geldiğimde bir telefoncuda olduğumu fark ettim. Buraya kadar nasıl geldiğimi bilmiyordum. Bir şey demek yerine telefonumu uzattım ona. Garanti süresinin geçip geçmediğini, ürünü nereden aldığımı sorup ardından elinde orijinal parça olduğunu söyledi. Ekranı kırılmış, kamerası gitmiş, lipo pili şişmiş ve ne yazık ki belleği de hasar görmüş. Tamir etse bile içindeki fotoğrafları kurtaramayabileceğini söylediğinde ilk tepkimi verdim, istemsizce. "Babamla çekildiğim son fotoğraf..." kelimeler döküldü ağzımdan. Neredeyse ağlayacak gibi oldum. Kendime çok öfkelendim o anda, telefonundaki fotoğrafları yedeklememiştim. Şimdi de babamdan kalan son anım da ellerimin arasından kayıp gidiyordu. "Bir şansımızı deneyelim ama yinede düşerken fena kırılmış." Ona nasıl düşürdüğümü anlatmadım, sormadı. Ben konuşmak istemiyordum onun da işine geldiği halinden belliydi. Kelleşmiş kafasını ve armut göbeğini görüp karşımdaki adamı yargılamak bana düşmez elbette yine de biçimsiz sakallarına, dibine kadar yenmiş tırnaklarına, deodorant ile karışan ter kokusuna bakılırsa bazı şeylere karşı uç düşünceleri olan biri olduğunu anlayabiliyordum. Telefonla uğraşırken bana attığı o son derece rahatsız edici bakışlar yüzünden içinde bulunduğum durumu bile unutabilirdim. Küçümseyerek bakıyordu ama kişisel bir şey değildi bu bakış. Hani şu sosyal medyada kadın dediğin yok çay bardağına benzeyecek yok Türk kadını olmaz yabancı kadın olur yok clup kızı ile olmaz tweet'i atan, hayatında güzel kızı sadece uzaktan gören ve pislik düşüncelerine konu eden o tipler... İşte tam olarak onun vesikalığında birisiydi. Ne ilginçtir böyle tipler genelde duygusuz olur ve teknolojiyle herhangi bir kadınla olabileceklerinden daha haşır neşir olurlar. Onu kınamıyordum, karşımdaki otuzlarını geçen adamın sadece telefonumu tamir etmesini istiyordum. Oysa bana bakışlarından anladığım kadarıyla garipseme ile küçümseme biraz da acıma arasında bir şeyler hissediyordu bana. Telefon tamiri dışında kılıf sattığı tezgaha astığı o boy aynasından beni izlediğini bir yandan da aklından buna benzer şeyler geçirdiğini anlayabiliyordum. Obez ev kedilerinin yaş mama getirmeyen köleleriyle ilgilenmeyi bir süre sonra bırakması gibi bana bakmayı kesip elindeki küçük tornavida setiyle telefonumu sökmeye başladı. Telefon kılıflarının arasındaki yansımama bakmaya başladım, saçlarım feci haldeydi. Yüzüm gözüm ağlamaktan şiş, üstümdeki siyah tişört kırışıklıklarla dolu ve ayakkabı bağcığımın teki çözülmüş... Sanırım halı yıkmaya kalksam bu halimden daha paspal olamazdım. Dilencilerle aramda tek bir fark vardı, onların önünde mendilleri olurdu benim ise sırtımda kocaman bir sırt çantası vardı. Bu halde bırak öğretmenliği az önce kovulduğum kurs yerine öğrenci olarak bile alınmazdım. Berbat bir kabus yüzünden şu düştüğüm hale bak! Tam bir paranoyak gibiyim, aklım bir kuş gibi uçmuş gitmiş... Saçlarımı düzeltip üstüme başıma çeki düzen verdikten sonra bağcıklarımı düzeltmek için eğildiğimde yine bir sakarlık daha buluyor beni, tezgahın üstündeki kılıfların olduğu askıyı da düşürüyorum. Bir bu eksikti. Yüzümü ekşitip oflayarak kılıfları yerden alırken bir anda, tam karşımdaki fotoğrafla donup kaldım. Başında o eski püskü kapüşonlu tek gözü mavi ihtiyar! Elindeki altın mızrağımsı silahı ve etrafında da gözleri aynı onun gibi olan kargaları... Hayır, hayır bu... Benim kabusumda gördüğüm yaşlı adam bu telefon kılıfının üstündeki çizimin aynısı olmamalı... "Kim bu adam," panikle elimdeki kılıfı tamirciye gösterdiğimde sanki sevgilisini aldatırken yakalamış bir kızın sesi ve gerginliği vardı üstümde. Tuhaf hareketlerime bir yenisini eklemek karşımdaki adamın daha temkinli olmasını sağlamıştı hemen cevap vermedi bana. Müdürün odasından çıkmadan önce gördüğüm o bakışları şimdi de bu kel adamın kahverengi gözlerinden okuyordum. Çattık yine, diyordu içinden dışından ise sadece şunları söyledi; "Viking tanrısı Odin." Bir süre ağzım açık kalarak ona baktım, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Gördüğüm kabusu ona anlatmak istedim, ağzım kıpırdamadı. Neler olduğunu bilmiyorum sadece hareket edemedim, konuşamadım sesim çıkmadı. Garip tavrım adamı korkutmaya başlayınca telefonumu hemen toparladı ve bana tamir edemeyeceğini, teknik servise götürmemin daha iyi olacağını söyledi. Masanın üstündeki telefonuma baktım gözlerim yaşardı ve yine de tek kelime edemedim. Adam çıkmamı bekliyordu, telefonumu aldım ve arkama bakmadan sessizce kapıdan çıktım. Ona gördüğüm rüyayı anlatmamam daha iyiydi, kendimi ucube kadın diye Twitter da floyd olarak okumayı şu anda kanldıramazdım. Şu an hiçbir haltı kaldıracak bir halde değildim, otuz beş derece havada iliklerime kadar donduğumu hissediyordum, yürürken bacaklarım titriyordu. Hala o lanetli rüyada olup olmadığımı bilmiyordum. Kendimi çimdikledim, dilimi ısıra ısıra kanattım, nefesimi tuttum... Her biri ile uyumadığımı defalarca kanıtlasam da gördüğüm rüya da böyle hissettirmemiş miydi? Düşündüm, bir rüyada olmadığıma nasıl emin olabilirdim? Bir keresinde rüya gördüğümü fark edip rüyamın bitmesini beklerken uyanmıştım, bir keresinde de yine uykuda olduğumun bilinciyle zengin olduğum bir hayatın keyfini sürmüştüm. Ama hiçbir zaman uyandığım halde rüya gördüğümü düşünmemiştim, daha önce hiç böyle hissetmemi gerektirecek bir kabus görmemiştim. Sağa sola baktım, rüyada olsam veya olmasam da ölmeden ilerlemek istiyordum. Karşımdaki telefon tamiri yapılır yazan başka bir dükkanı görünce oraya girdim. Nefes nefeseydim içeriye girdiğimde. İçerisi o kadar kalabalıktı ki durumumu kimse fark etmedi. "Telefonum kırıldı," derken nefesimi düzenledim "tamir edebilir misiniz?" "Bir bakayım, ekranı gitmiş gibi duruyor sadece, bu markanın yedeğinden olacaktı elimde," tane tane ve gerçekten çok düzgün bir diksiyonla konuşuyor karşımdaki genç. Benden en az dört yaş küçük olduğu belliydi. Yüzüne bakınca işine pür dikkat odaklandığından çevresini görmediğini fark etmem gecikmedi. Hem oldukça genç hem de şu an korkudan bayılacağımı fark edemeyecek kadar meşguldü. Konuşmak yerine boş bir sandalyeye oturup beklemeyi tercih ettim ben de. Onu beklerken bir sigara ve soğuk su almak için bir üfeye uğradım, dışarıda peş peşe sigara içerken ellerimin titremesi yine azaldı. Sabahtan beri bir lokma yemediğim için iyice kan şekerim düşmüş olmalıydı. Belki de ellerim o yüzden bu kadar titriyordu. Bir şeyler yemek için yandaki tostçuya gidip zorla bir şeyler atıştırdım. Geri döndüğümde çok daha sakindim. Telefonum da neredeyse tamir olmuştu. İşin ilginç yanı diğer adamın dediğinin aksine kırık olan ekranı ve ön kamerasıydı. Hafızasına veya diğer saydığı şeylere hiçbir şey olmamıştı. Babam ile olan fotoğrafımızın hala orada olduğunu bilmek bana öyle iyi geldi ki tezgahtaki gence sarılmamak için zor durdum. Ön kamerayı kullanmadığımı söyledim sadece ekranı düzeltmesi benim için yeterliyidi. Ve peş peşe en az on kere teşekkür etmeyi ihmal etmedim. Telefonun tamir masrafı önceki teklife göre çok daha makuldü. Ne dediyse kabul edip telefonumu da alıp oradan çıktım. Doğruca diğer telefon tamircisinin yolunu tuttum. Kel adam içeride son derece gevşek bir üslupla yanındaki arkadaşlarıyla küfürle konuşuyordu ben içeriye girdiğimde. İçlerinden birisi "Bu o mu lan," diye fısıldadı. Gerçi boru gibi sesiyle buna fısıldama demeye bin şahit gerekirdi. Hiç o tarafa bakmasam da tekrar kıkırdamaya başladıklarında bu sefer bana güldüklerini anlayabiliyordum. Kel adam gülmüyordu bir tek, benim geri gelmemi garipsediği belliydi. Aynadaki yansımadan ona bakınca göz göze geldik. Terlikle ezilen bir hamam böceğine bakar gibi bakıyordu bana. Buraya o kılıfı almak için gelmiştim ve bıraktığım yerde olduğunu görünce sevinerek elime aldım. Aynadan beni izlediğini bilerek arkama dönmeden, "Bu kılıf ne kadar?" diye sordum. "O sizin telefonunuza uygun değil." "Biliyorum, fiyatı ne kadar?" sözünü bölüp tekrar sorduğumda içeride tuhaf bir sessizlik oluştu. "Elimde tek kaldı ondan, özel bir şey değerli biraz..." derken üstündeki etiketi fark ettim. "45 yazıyor üstünde," sözüyle arkamı dönüp göz göze geldiğimde bu piçin gerçekten de kadın düşmanı ve para tapar bir şeref yoksunu olduğunu çok iyi anladım. Daha da konuşmadık, ödemeyi yapıp çıktım dışarıya. Elimdeki sımsıkı tuttuğum kılıfın arkasına baktım. Rüyamda benim kalbimi mızrağıyla söküp alan o ihtiyarın ta kendisiydi! Gözlerine kadar, yanındaki bütün detayları ile... Bu nasıl olurdu aklım almıyordu. Mavi gözlü karga... Viking tanrısı Odin... Tam bu düşünceler kafama birer mızrak gibi saplanırken telefonum çalmaya başladı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD