Nefes nefese kendimi lavaboya attığımda ilk işim ışığı açıp üstümdeki tişörtü çıkartmaktı. Aynadaki yansımama korkarak baktığımda elimi iki göğsümün atasına götürdüm, mızrağın tam saplandığı kalbimin söküldüğü yerde bir süre tuttum. İnce derimde sütyen izi hariç hiçbir çizik yoktu. Ne bir damla kan ne de herhangi anormal bir işaret bile yoktu. Kalbimin kulağımdaki sesine rağmen elimin altındaki atışını hissetmek biraz olsun sakinleşmemi sağlayınca çeşmeyi açtım.
"Siktiğim kabusu," diyerek avuç avuç sularla yüzümü yıkadım. Ellerim hala o kadar titriyordu ki lavabodaki bütün fayanslar sırılsıklam olmuş, pijama altı diye üstüme geçirdiğim eski eşofman altım sanki işemişim gibi ıslaktı.
Kendimi sakinleştirmek için derin bir nefes adlım, gözlerim aynadaki yansımama kilitlendi bir süre. Karman çorman olmuş, koyu kahve saçlarımın altında aklını kaçırmış gibi karşısına bakan bir çift göz ile bakışıyordum. Gözlerimin etrafına çöreklenen mor halkalar bu sabah daha da derindi, yüzüm de daha solgun. Sivilcelerim ise... Alnımın tam ortasındaki o iri sivilce, gördüğüm kabustaki ile aynı yerde pembe bir çemberin içinde sarı irin dolu tepeciği ile parlıyordu.
"Sikerim böyle işi ama," diyerek lavabodan çıktığımda bütün sakinliğim beni terk etmiş yerini panik hali devralmış bir haldeydim.
Her şey, odamda sandalyenin üstündeki dağınıklıktan mutfaktaki tezgahın içine edilmiş görüntüsünr kadar her şey rüyamda gördüğümün bire bir aynısı halde beni selamlıyordu. Çığlık atıp polisi aramak istiyordum, bir odama bir salona gittim geldim, duvarda duran "Has Un" yazılı o saçma saat farklıydı, işte bu biraz olsun sakinleşmeme yardım edince mantığım panik halime tenefüs izni verdi. Saat sekiz buçuğa beş dakika kalmıştı.
Hemen telefonu elime aldım, bir taksi çağırmadan asla yetişemeyecektim. Telefonun rehberinde "taksi" kelimesi aratırken hızla sandalyemin üstündeki giysilerden elime geleni üstüme geçirmeye çalışıyordum. Tam pantalonumu giyeceğim anda dengemi kaybedip sandalyenin üstüne yuvarlanınca yine kabusumdaki benzer bir anı tekrarlamış oldum. Bu sefer birkaç farklılık daha vardı elbette.
Ben düşünce sandalyenin sakat ayağı bu sefer geri dönüşü olmayacak şekilde kırıldı, masanın üzerindeki makyaj malzemelerim bütün kıyafetlerimi ve hatta saçlarla bezeli halımı mahvederek etrafa saçılmıştı. Bundan daha kötüsü ise elimdeki telefon havaya savrulup birkaç takla atarak önce duvara çarptı ardından sertçe yere düşerek ekranından kocaman bir kırıkla can çekişiyordu. Artık taksi çağırma şansımı tamamen kaybetmiştim.
Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. İstediğim tek şey çocuk gibi ağlamaktı, çok yorgun hissediyordum yine. Hem çok korkuyordum hem de bitiktim ve ne yapmam gerektiği hakkında en ufak bir fikrim bile yok... Öfkeyle yumruklarımı yere geçirdim, haykırdım, böğürdüm, ağladım. İçimdeki acı, kalbimdeki korku ve yorgunlukla orada ne kadar zaman geçirdim bilmiyorum. Bir tanrının kulu sesimi duymadı, hiç kimse kapımı çalmadı, orada bir başıma hıçkırıklarımın dinmesini bekledim. Çok acı verici bir şekilde o an orada yapayalnız olmaktansa gördüğüm kabustaki gibi birisinin kalbime mızrak saplasa bile yanımda olmasını istedim...
Çaresizce, eskisinden bile beter bir halde telefonu aldım elime. Daha doğrusu telefondan geriye kalan her neyse onu koydum çantama, evde durmak istemiyordum. Birisi ile konuşmaya ihtiyacım vardı, artık saate bakmanın anlamsız olduğunu bilerek evden çıktım, merdivenleri indim. Sokakta yürüyorken hıçkırmasam bağırmasam bile bir süre daha göz yaşlarım süzülmeye devam etti.
Avuç içim ile gözlerimi sildim, burnumu çekip biraz daha toparlandım. Köşeyi dönerken istem dışı çevremdeki her bir şeye çok daha dikkatli bakıyordum. Tam anlamıyla paronaya durumunda birinden bekleneceği gibi... Geçen arabalara, devam eden inşaata bakarken sağımda kalan dükkandan gelen öksürük sesi ile kalbim daha da hızlandı. O yana bakınca kepenkleri açan mahalle esnafını görüyorum, kabusumdaki gibi. Başımı sağa sola sallayıp büyük bir çaba ile kendi kendime telkin verdim. Yatışmayınca bir şeyler fısıldadım durdum, kendimi çok kaptırınca da sonra yüksek sesle konuştum. "Sakin ol! O gördüğün bir rüya sakin ol ve nefes al."
Panik halinde farkına bile varmadan o kadar hızlı yürüdüm ki ne ara o tanrının cezası yokuşu indim ne ara yolu yarıladığımı anlayamadım bile. Kafamın içindeki sualde başka bir rüyanın içinde olup olmadığımı sorguluyordum. Zihnimde uçuşan sayısız panik kapanı düşünceleriyle köşedeki büfeye baktım. Bir anda nereden geldiğini bilmediğim saçma bir cesaretle oraya girsem mi diye aklımdan geçirdim. Neyse ki sadece aklımdan geçirdim, sigara da çikolata da başka yerden alabilirim sonuçta dedim kendime ve yürümeye devam ettim.
Telefonumu kırdığım için saati bilmiyordum, her halde dokuz olmalı. Veya dokuza çeyrek var. Yoldan kimse geçmiyor, saati öğrenmem için kurs merkezine gitmem gerekiyordu şu anda. Kabusun yaşattığı korkunun da üstüne bir de şimdi kursa geç kaldığım için müdürle yaşayacağım sorunu düşününce karnım ağrımaya başladı. Gitmesem mi, bir bahane mi bulsam, telefonum kırıldı da alarmı duymadım mı desem... Kırk tilki kafamdaki ateşin etrafında horon tepiyordu artık. Artık oraya gidince bu düşüncelerimden en mantıklı olanları bir araya getirip konuşacaktım, ne de olsa rüyamda tek gözü olan bir amca kalbimi mızrakla söküp benden aldığı için geç kaldım diyemezdim. Yani sanırım, biri bana kulağa bu kadar saçma gelen bir şeyler söylese neremle güleceğimi şaşırıdım.
Bahaneleri bir kenara atıp rüyamı kabusa çeviren o sokağın girişine varınca koşar adım uzaklaştım. Yolu uzattım, oradan uzun bir süre geçemeyeceğime eminim. Zaten ne de olsa geç kaldım, artık daha hızlı gitmenin bir önemi yok. Yolum yaklaşık beş dakika daha uzadı ama hala hayatta olduğum için buna şikayet etmedim. Kurs merkezi tam karşımdaydı, kahrolası müdürün arabası yine her zamanki özel yerinde duruyordu. Ayaklarım geri geri gitse de kendi kendime fısıldayarak yürümek zorunda olduğumu hatırlattım; "Evi kirası, telefonun tamir parası, bir ay daha yaşayabilmek için bu işe mecburum!"
Demir parmaklıklı dış kapı yine sonuna kadar açıktı, kulübesinde tüttürmekle meşgul olan güvenlik görevlisi beni görünce sigarasını söndürdü. Yüzünde alaycı bir tavırla sırıtarak bakmaya başladığında bir şeyler söylemeye mecbur kaldım.
"Günaydın Samet abi."
"Günaydın Hoca, yine geç kaldın," efil efil is kokan nefesi ile kahkaha atıp devam etti, "Müdür hanım senin öğrencileri bu sefer yine sinema odasına aldı, bana da tembih etti gelince seni beklediğini söylemem için."
"Sağol abi," diyerek gülümsemeye çalıştım. Yüzümdeki bu zoraki ifade neşeli birinden daha çok kabız olmuş zorlanan birinin yüzünde görülürdü.
Güvenlik görevlisi halimi anlayarak el salladı, daha da uzatmadığına göre bu kez uzun bir fırça yiyecektim müdürden. Binanın parlak siyah camlı girişinden içeriye girer girmez cilalı mermer zemindeki danışma alanının karşısındaydım. Sağda ve solda kocaman çerçeveler içinde neşeyle gülerek matematik sorusu çözen, deney yapan veya enstrüman çalan çocukların fotoğrafları arasında son derece eğitici bir kurs yerinde oldumu hissettirecek bu tasarım bana daha çok birazdan yaşayacağım gerginliği fısıldıyordu. Danışman masasının boş olduğuna bakılırsa benim sınıfımla yine Başak hocamız ilgileniyordu. Bu kurumda gerçekten en masum, en saf kalpli tek kişinin o olduğunu düşünürdüm oysa zamanla hayır diyemediği için en çok ezilenin o olduğunu öğrenmem geç olmadı. Şimdi Başak hocayı düşünme zamanı değildi, şimdi müdür ile konuşacağım geç kalma bahanesinde ikna edici bir senaryo üretme zamanıydı. Kafamda şekillenen fikir için pek uzun bir zaman yoktu, üstelik son derece sinir bozucu bir durum daha vardı, danışman masasının üstündeki kameradan, binanın dışındaki kameradan müdür benim çoktan geldiğimi görmüştü.
"Hocam, müdürüm sizi çağırıyor," diyerek yanıma gelen hademe abladan bunu çok iyi bir şekilde anlayabiliyordum.
Giriş katında sağda kalan camlı paravanlarla birbirinden ayrılan odaların en sonunda adeta özel bir alanın içindeki "Müdür" yazan yere girmeden önce kapıyı tıkladım. Bir cevap beklemeden içeriye girdiğimde müdür hanım bir telefon görüşmesi yapıyordu. Kendisinden bile soğuk sarı saçları hiçbir kabartıya veya karmaşıklığa yer vermeyecek kadar düz duruyordu, işaret parmağı ile sol gözünün üstüne gelen bir tutamı kulağının arkasına yerleştirip konuşmaya devam etti. Üstündeki jilet gibi gömleği, incecik belinden dizinin birkaç parmak üstüne gelen siyah kalem eteği ile gerçekten de mankenlere benziyordu. Soğuk mizacı yanında inanılmaz çekici bir kadındı müdürümüz, güzelliğinden kat kat fazlasıyla da kibirli diyebilirdim. Ona bakarken bir yandan ne yapmam gerektiğini düşünerek masasının önündeki sandalyelerden birine oturdum. Bir süre daha beklerken istemeden de olsa konuşmasına kulak misafiri olduğumda benim öğrencilerimden birisinin velisi ile görüştüğünü anladım. Görüşme daha çok kızıp bağıran veliyi sakinleştirmeye çalışmak üzerineydi. E tabi, müdürün kibrinden daha çok olan şeyin para tutkusu olduğunu herkes bilirdi. Bir veliden aldığı tam kurs ücretini bile gözden çıkarmayacak kadar para sevdası olduğu için birkaç dakika daha konuşup veliyi ikna ederek telefonu kapattı. Masadaki ince çerçeveli gözlüğünü estetik ile küçülttüğü burnuna yerleştirip gözlerimin içine baktı. Birkaç saniyeliğine onunla bakışınca kabusumda gördüğüm ihityarın mavi gözünü görür gibi oldum. Nese ki uzun bir bakışma yaşamamızı engellemek için masa saatini görebileceğim şekilde bana çevirdi. Saat tam dokuzu gösteriyordu.
"Sizinle ders saatlerini, kursların kaçta başlayacağını, izinli olduğunuz günleri çok detaylı bir şekilde konuştuğumuzu hatırlıyorum hocam," diyerek ruhsuz bir sesle söze girdi ve devam etti, "sanırım siz pek hatırlamıyorsunuz."
"Çok üzgünüm müdürüm," diyerek sözünü kestiğimde benden bir açıklama beklemediği çok açıktı yine de içimdeki işimden olmama hissimle hareket ettim. Çantamdan telefonumu çıkartarak gösterdim, "Telefonum kırıldı, alarmı duyamadım gerçekten çok üzgünüm size söz veriyorum bir daha asla olmayacak!"
Müdürün yüzünde kinayeli bir gülümseme oluşunca bir şeylerin ters gittiğini anladım.
"Demek öyle hocam, ne ilginçtir ki kırık telefonunuzla derse neredeyse 20 dakika kala beni arıyorsunuz ama alarmınızı duymuyorsunuz."
Hay sikeyim... Kabus görünce panikle müdürü de aradığımı tamamen unutmuştum! Bir şeyler söylemem gerekiyor, hemen şimdi...
"Müdürüm, bu sabah berbat bir rüya gördüm. Öldüğümü gördüm. Berbat bir kabustu, o kadar gerçekçiydi ki sabah kalkınca çok korkmuştum..." bütün kalbimi açıp her şeyi söylemek biraz olsun iyi hissettirdi.
Oysa müdür hanım yüzüme bomboş bakıyordu. Ona en baştan gördüğüm rüyayı en ince ayrıntısına kadar anlattım, yine de değişen bir şey olmadı. Daha da kötü oldu her şey, müdür artık karşısında aklını kaçırmış biri var gibi bakıyordu bana.
"Hocam bu şekilde sizinle devam etmemiz mümkün değil, geç kalma zamanınız ve anladığım kadarıyla son zamanlarda yaşadığınız olaylarla psikolojik durumunuzu da etkilemiş. Geç kalma bahanesi olarak gördüğü bir rüyayı öne süren birisiyle çalışmak maalesef uygun değil..."
Bu sözlerle başladı konuşmaya, ardından bu ay geldiğim saatleri geç kaldığım süre kesintilerinden sonra hesabıma yatıracağını söyleyerek olabildiğince kibar bir şekilde beni odasından kovdu. Masasındaki saate tekrar baktığımda saat 09:09'u gösteriyordu. Dokuz dakika içinde işsiz kalmıştım.
Ne yapacağımı bilemeyerek çıktım dışarı, sinirliydim, öfkeli ve gördüğüm kabus yüzünden korkuyordum hala. Kafamı duvara vurmak istiyordum, müdüre içimden küfretsem de haksız demiyordum. Ayaklarım beni ağır ağır güvenlik kulübesine götürünce artık mantığımı kenara bıraktım.
"Samet abi, bir sigara verir misin?" dediğimde bu kez durumu anladı güvenlik görevlisi gömleğinin cebinden sigara çıkardı, elini siper edip yaktı.
"Üzülme be hocam, iş bulursun," dedi bana.
Bir şey demeden teşekkür niyetine başımı salladım. Doğruca bahçeye çıktım, binanın dışında kalan banka geçtim. Ağlamıyordum, dalgın dalgın ana caddeye bakarak sigaramı içtim. İçim yanıyordu, telefonum kırılmıştı ve yanına gidebileceğim kimsem yoktu. İçimi çektim tam o sırada bankın yanından bir ses geldi. Başımı çevirip baktığımda bir gözü mavi olan o kargayı gördüm.