Son zamanlarda sosyal medyada sıklıkla gördüğüm kötü haberler geliyor gözümün önüne, kaçırılma, bıçaklama, gasp edilme veya sokak köpekleri... Hiçbiri o anda işe geç kalmak kadar korkunç gelmiyor bana. Seri adımlarla ilerliyorum, gerçekten de buradan gitmek bana zaman kazandıracak, ilerideki inşaattan sağa dönünce kurs merkezine varacağımı biliyorum. Zaten iç güdülerim öyle harika çalışır, manyak bir altıncı hissim vardır bir bilseniz! Tam o anda çığlığı basmamak için zor duruyorum, seçtiğim yola tüküteyim!
Sağa döner dönmez çöpün yanında simsiyah eski püskü giysilerle yerde uzanan birisini görüyorum, duruyorum. Bir adam bu, yaşlı zapzayıf bir adam! Ölmüş mü, yoksa yaşıyor mu? Ne yapmalıyım? İçimde kaybolduğuna inandığım vicdanım hortluyor, "amca," diyen titrek sesimle yanına yaklaşıyorum. Duymuyor beni, iyice yaklaşıyorum, ona eğilince nefes almadığını kıpırdamadığını daha iyi görüyorum. Bir kez daha "Amca," diyerek elimi uzatıyorum.
Bir avcı gibi yakalıyor elimi, o yaşta birisinin asla bu kadar hızlı hareket edemeyeceğini düşünerek donup kalıyorum. Aklım çıkıyor, bağırmak bir kenara üstüne ışık tutulmuş bir tavşan kadar avel bir şekilde kalıyorum, öne doğru eğilmiş, sağ eli yerde yatan adam tarafından esir alınmış bir halde. Gözlerini açıyor, kalbim, kalbim öyle hızlı atıyor ki anlatamam. Adamın bir gözü gökyüzü gibi mavi diğer gözü ise inci gibi bembeyaz parlıyor. Yaşlı cılız yüzünde hiçbir ifade yok, açılan gözleri uzay boşluğu gibi derin ve sonsuz... Bana bakıyor, nasıl olduğunu anlatamayacağım bir şekilde ayağa kalkıyor adeta uçarak. Bacaklarım titriyor, inanmadığım cinli masallardaki bir cin sanıyorum onu, birkaç saniye bana bir ömür gibi geçiyor. İkimiz de ayaktayız, ben nefes nefese bakıyorum yaşlı adama o hala nefes almıyor, tepkisiz ama ne tuhaftır eli yanan bir ocak kadar sıcak. Bütün bedenim kavruluyor adeta. Bir süre kararsızca bir beyaz göze bir mavi göze bakıyorum, beyaz gözünün görmediğini anlayınca mavi olanda sabitliyorum bakışlarımı. İşte tam o anda zaman, mekan, hayat, korku aklınıza gelecek her şey benim için anlamsızlaşıyor.
Yaşlı adamın gözüne bakınca hırçın okyanuslar, göğü kaplayan kargaların gürültüsü ile dolan buz tutmuş kıyılar, kanlı baltalar ve parçalanmış kalkanlar gördüm, yanan evleri gördüm, yaşanmış ve henüz daha yürümeyi bile öğrenmeden ölen yaşayamamış binlerce can gördüm. Durdurmak istedim tüm bu gördüklerimi "lütfen," bile demeden her şey aniden kesildiğinde soğuk buz gibi bir soğuk önce elimi yakarak bedenime doldu, ardından içimin donduğunu hissettim.
"Seni seçiyorum," dedi ağzından çıkan kelimeler bunlar olmasa da anladığım buydu.
Elimi bıraktı ve devam etti sözlerine.
"Vereceklerim için almalıyım," mavi gözü cehennem ateşleri gibi parlarken üzerindeki simsiyah giysisinin içinden daha önce hiç görmediğim parlaklıkta altın bir şeyin ucu gözüküyordu.
Şey dediğim için mazur görün bilgisayar oyunlarında tanrı silahı olarak görebileceğim bir mızrak gibi bir şey işte. Onunla ne yapacağını bilmeyerek ve korkuyla titreyerek bir adım geri çekildim. Tam o anda etrafta gaklayan kargaları fark ettim. Hay bu sokağa girerkenki aklıma diye içimden geçirirken tekrar konuştu.
"Gitmek mi kalmak mı? Tam şimdi yap seçimini. Anlam kalmayan o hayatına dönmek mi yoksa anlam katacağın bi hayat için vermek mi?"
"Amca, işe geç..." derken ne kadar saçma konuştuğumu düşündüm. Ne demek istediğini hala anlamlandıramayarak bomboş baktım ona. Gitmem gerekiyordu, sekiz buçuğa dokuz dakika kadar bir süre kalmış olmalıydı. Evimin kirası için, hiçbir anlamı olmayan saçma düzenim ve kimsenin bilemeyeceği bir hayat için arkamı dönüp ayaklarım popoma vura vura koşup oradan gitmem gerekiyordu. Durdum. Kaçmadım veya gitmedim. Bağırmadım da, birden bire kalbimin dört nala koşan bir at gibi coşkuyla dolduğunu hissettim. Karşımdaki bir cin mi yoksa hayal mi yoksa kafayı yemiş bir sapık manyak ruh hastası mı? Hiç biri değildi, bana deli diyebilir herkes ama onun bu kadar basit bir şey olmadığını bir şekilde kalbimle hissettim. Haftalar sonra ilk kez özlemek dışında kalbimi dolduran bir his vardı. Aptalca gelecek ama bu korku değildi bu... bu en son aşık olduğum zaman yaşadığım o coşkuydu.
Karşımdaki cılız ihtiyar orada durduğumu görünce ifadesiz suratına huzur dolu bir tebessüm yerleştirerek bana baktı. Yanıma geldi. Gözümü kapatıp açtığımda o cılız bedeni yerine sağlıklı, kaslı, güçlü bir vücut şekil aldı. Artık nasıl olduğunu sorgulamayı bıraktığım anlardı bu anlar. Mızrağını havaya kaldırdı, karga sesleri bir anda sustu. Mavi renkli gözü ile bana bakarak konuşmaya başladı.
"Dokuz diyar için seçtiğim sensin. Senden alacağım sana verdiklerim için," sözleri ile bir yıldırım gibi mızrağını indirdi.
Bütün bedenim boydan boya parçalayan kor alevleri hissettim. Derimi, derimin altındaki kemikleri ve kasları yumuşacık bir jöle gibi ikiye yardı. Acı içinde, fışkıran kanlarım ile birlikte dizlerimin üstüne çöktüğümde mızrağını bir kere daha savurdu ve doğruca kalbime sapladı. O an bütün bedenimin içinde asit kaynıyordu, o acıyı tarif edemiyorum hiçbir kelime bu şiddeti açıklamaya yetmeyecek, sadece şunu demek istiyorum. Daha önce geçirdiğim trafik kazasında kaval kemiğim kırılarak etinin dışına çıkmıştı onun acısıyla bayılmıştım. Şimdi ise o acı parmağıma iğne batması kadar masum geliyordu.
Acıyı bir kenara koyarsam mızrağının ucunda umutsuzca atmaya çalışan kalbimi gördüğümde hala yere düşemedim, sanki bir güç beni omuzlarımdan turuyor havada askıya asılı bir ceket gibi kalmamı sağlıyordu.
Ölecektim, ölüyordum, zamanın durduğunu hissettim. Ucunda kalbim olan mızrağını iki eliyle tuttu ihtiyar, artık anlamadığım bir dilde bir şeyler fısıldadı. Kanlar şıpır şıpır yere damlarken sağ eli ile sımsıkı kavradı kalbimi, Kalbim onun elindeydi, onun o elleri arasında şekil değiştirmeye başladı. Kırmızı kanlar mavi alevlere döndü, etten ve kastan oluşan kalbim yandı. Kül olmadı söndüğünde yerinde parlak eşsiz güzellikte mavi bir elmasa evrildi.
Elinde tuttuğu elmastan kalbimi yüzüme yaklaştırarak konuştu.
"Bir kalp almalıyım senden, vereceklerim için..."
Gözlerimin önünde uçuşan ışıklar gittikçe solarken bu sesleri duyuyordum. Konuşmak için verdiğim bütün çabalarım boşunaydı, bırakın ağzımın kıpırdamasını bedenimde tek bir hücre bile artık benim kontrolümde değildi.
Işık soldu, yaşadığım korkunç ızdırap sona eriyordu. Kargaların etrafta uçuşurken kanatlarından yayılan seslerini duyuyordum. Elindeki kalbimi narince tutup tebessüm etti.
Son kez onun sesi kulaklarımda yankılandı, son bir kere."Gittiğin yerde kalbini bulmalısın," dediğinde artık yere düştüğümü hissettim.
Ve tüm sesler sustu. Tüm ışıklar söndü, kalbim işte tam o anda artık yoktu. Kanlar içinde verdiğim son nefesimdi bu. Tam o anda bir mucize yaşandı...
Bir anda derin bir nefes alarak kendime geldiğimde terler içinde yatağımdan fırlayarak uyadım. Çığlık atarak elimi doğrudan göğsüme kalbime götürdüm. Davul gibi atıyordu kalbim, gözlerimden yaşlar dökülmeye başladığında saki yanımda biri var gibi bağırdım.
"Rüya!"
Derin derin nefes alarak kendimi düzelttim. "Hayır, bir kabustu bu!" içimden çok şükür diye ekleyerek ağlamaya devam ettim.
Göz yaşımı silerek derin derin nefes alıp vermeye başladığımda camdan gelen takırtı sesi ile kafamı kaldırdım. Bir karga, gak sesleri çıkartarak cama vuruyordu. Mavi gözü ile bana bakıyordu, kafasını çevirdiğinde küfrederek yere düştüm. Diğer gözü, tıpkı kabusumdaki ihtiyarın o gözü gibi inci rengindeydi.
Korku ve panikle telefonumu elime aldım, son aramalardaki herkesi aradım, bir yandan hıçkırarak ağlıyordum. Ne kadar süre orada öylece telefon bir elimde bir kulağımda gitti geldi bilmiyorum üstelik açan kimse de olmadı. Korkarak karganın olduğu cama baktığımda orada yoktu.