10- Valhalla

1321 Words
Soğuk. Çok soğuk, bütün hücrelerim titriyor. Bedenimi yutan karanlık içinden çıktığımı hissediyorum şu anda. Gözlerimin üstünde bir ağırlık var, açamıyorum. Yorgunluktan öte bir his bu... Gittikçe azalıyor. Ciğerime dolan havayı hissediyorum, tuzlu ve kumlu. Çok tuhaf yağmur kokusu alıyorum. Hala gözlerim kapalı, yerdeyim, sırtımın altındaki yumuşak olmaktan oldukça uzaktaki zemini hissediyorum. Kum mu bu? Ellerimi ayaklarımı kıpırdatmaya çalıştığımda bir şey buna engel oluyor. Felçli bir beden gibi değil de sanki ellerimin ve ayaklarımın üstünde bir şeyler var gibi. Rahatsız edici bir şey bütün bedenimi yere sabitlemiş gibi... Efkarlanıp da bokunu çıkardığım o gecelerin sabahlarında yaşadığım baş ağrısı refakat ediyor bana bir de kulaklarım uğulduyor. Onun dışında bir acı hissetmiyorum. Yine saçma sapan bir rüyadan mı uyanıyorum? Tüm gücümle odaklandım kirpiklerimi aralamayı başardım... Tam olarak nereye bakacağımı bilmiyorum, tepemde griden hallice kara bulutlar hızla yol alırken bir ağacın altında, daha doğrusu köklerinin arasında olduğumu fark ediyorum. Kütüphanenin orada mıyım hala? Yoksa biri beni son anda kurtardı mı? Neler oluyor? Sakin olmalıyım, derin bir nefes daha alıp etrafa bakıyorum. Ağacın kökü öyle kalın ki, bir kuş kafesi gibi beni içine almış. Daha küçük kökler ise bütün bedenime dolanmış... Kahretsin! Ne kadar süredir buradayım? Cenin şeklinde durduğumu anlıyorum, bu oyukta anne rahmine düşen bir bebek kadar savunmasız hissediyorum. Ve anadan üryan... Denizin dalgalarına karışan gök gürültüsü sesleri kulaklarıma dolarken bedenimi kıpırdatmayı başarıyorum. Öyle ağır ki kollarım, sanki yıllardır burada uyuyorum. Bacaklarımda güç yok, hiç yürümemişim gibi hissediyorum. Kulaklarım ve burnum... Daha önce bu kadar net duyduğumu, koku aldığımı hatırlamıyorum. Aklıma hiç de iyi şeyler gelmiyor şu anda... Gerçekten de öldüm mü ben? Ahirette miyim şimdi? Okuduğum eski dini kitapları hatırlıyorum, ölülerin dirileceğini ve yaptıkları iyiliklerin kötülüklerin tartılacağını duymuştum. Sağımızda ve solumuzdaki bizi her zaman izleyen gözcüler... Dur biraz öldüysem nasıl oluyor da hala nefes alıyorum ben? Şimdi fark edince basbayağı nefes alıp veriyorum! Ama... Bir şeyler eksik. Nefesimi tutuyorum ve dikkatlice dinliyorum. Denizin üstünde bir gök gürültüsü işitiyorum, martıların çığlıkları, rüzgarın ağaç dallarına çarparken çıkardığı ıslık sesi ve dalgalar. Bir şey eksik! Korkuyorum, tam şimdi duymam gereken o güm güm sesi yok! Elimi çıplak tenimde iki göğsümün arasına ilerletiyorum. Hayır! Kalbimin olması gereken yerde kocaman bir boşluk ve yarık var. Korkarak bakmaya çalıştığımda tekrar aynıki berbat his içimi kaplıyor. Hançer kemiğim boylu boyunca yarılmış, kusursuz bir kesikle deriden kemiğe kadar biçilmiş... Ama kan yok, bir damla bile kan yok. Simsiyah sonsuz bir boşluk var. Göğsüm uzaya açılan bir pencereye dönmüş. Korkarak elimi oraya götürüyorum. Acımıyor ama korkunç bir hisle gözlerimi yumup daldırıyorum parmaklarımı. Buz gibi soğuk ve... Yok! Kalbim, yok! Derin derin nefes alıp verirken ellerim titreyince kendimi yere bırakmam bir oluyor. Nasıl olur bu? Kalbim yokken nasıl hala hayatta olabilirim. Sersem! Geri zekalı! Öldüm işte! Boku yedim şimdi! Gerçekten de ahirette miyim ben? Belki de bana öyle geldi sadece bir yara izi, elimle şöyle bir yoklasam... Ah, hayır ya! Hayır! Kalbim yok! Bir süre panik içinde yerde kalıyorum. Her neredeysem, burasının öldüğüm yer olmadığı kesin. İç sesime kulak vermek istiyorum, ancak o zaman anlıyorum kalbimle birlikte iç sesim de yok! Ne yapacağım ben? Ne yapmalıyım! Gerçekten de kusmuğumda boğulup ölürken Odin benim kalbimi söküp aldı. Bana dediği şeyi anımsıyorum; "Bir kalp almalıyım senden, vereceklerim için." Yoksa beni Valhala'ya mı almıştı? Üstümdeki tuhaf ağaca baktım, gerçekten de dünyadaki diğer ağaçlardan daha farklıydı. Beni sarıp sarmalayan kökler Yggdrasil olabilir miydi? İskandinav cennetinde miydim? Bunu anlamak için bir an evvel kalkmam lazımdı. Bedenim işleri hiç de kolaylaştırmıyordu. Bedenim demişken, oldukça tuhaf hissetmemin dışında gölgedeyken bile derimin bu denli beyaz olmaması gerekirdi. Belki kalbim söküldüğü için kan kaybından bu kadar yorgun hissediyordum, büyük ihtimalle de o yüzden bu kadar soluk tenliydim. Tüm gücümle doğrulmaya çalıştığımda üstümdeki ağacın dalları çatırdayarak hareketlendi. Yılanlar gibi sağa sola sürüklenerek çekildiler, bütün bedenim artık gözlerimin önündeydi. Çıplak tenimde başımı biraz önüme eğince göğüslerimin arasında gördüğüm siyah yarık asla alışabileceğim bir şey değildi. Birkaç saniye anca bakabiliyordum oraya, nasıl söyleyebilirim acımasa bile oraya bakınca canımın yandığını düşünüyordum. Başka bir yere bakmalıydım, yeni yer arayışım karnıma bakınca çok uzun sürmedi. Kalbim kadar mühim olmayan bir ayrıntıydı bu da ama göbek deliğim de yoktu. İşte bu hiç de sorun edilecek bir şey değildi. Kasıklarımda, bacaklarımda, derimin üstündeki hiçbir yerde tüy yoktu. Üstelik saçlarım popoma kadar geliyordu, ağaç dallarından tamamen uzaklaşınca bunu fark edebilmiştim. Kan kırmızısıydı renkleri. Ölürken birbirine giren kahverengi saçlarımdansa ipek gibi olan yeni saçlarım bile her nedense bana rengiyle bile kalbimin olmadığını hatırlatıyordu. Bütün bedenime dikkatlice göz gezdirince anlayabiliyordum, şu an kendi bedenimde değildim. Yoksa şöyle demem daha mı doğru olurdu; artık yeni bedenimdeyim... Bu saçma sapan ayrıntılara yine fazla takıldığımı fark ettiğimde başımı sağa sola salladım. Ne fark ederdi ki ölmüştüm zaten. Kızıl, sarı, kumral veya lacivert olsun ne önemi vardı... Bir an evvel nerede olduğumu anlamam lazımdı. Ben şu anda iyi yerde miydim yoksa öte tarafta mı? Ve neden Odin canımı almıştı. Ağacın kökünden sürünerek çıkarken düşüncelerime engel olamıyordum. Ulan onca din vardı, ortalama 4.300 din bütün bunların arasında Norse mitolojisi yani İskandinav Paganizmi doğru çıkmıştı! Kumların arasında sürünürken onca insanı düşündüm. Çoğu müslüman olan arkadaşlarımı, bir kısmı ateist ve eski sevgilim gibi agnostik olanları da andım. Ne kadar saçma diyip güldüğümüz o şeyler geldi aklıma, din üzerine saatlerce konuşmalarımız. Her birinde ne kadar da haksız olduğumu görünce ne diyeceğimi gerçekten bilemiyordum. Yerde sürünüyordum çünkü bu bedenimdeki bacaklarım daha önce yürümemişti, cılız ve güçsüzdüm. Kumların üstünde düşe kalka emekleyerek etrafa bakındım. Ahireti hiç de böyle hayal etmemiştim. Korkunç ateşlerin fışırdığı insanların yana yana eridiği o cehennemden eser yoktu. Veya her yerden şarap akan, bakir kızların cirit attığı cennetten de pek iz yoktu. Sürüklenerek ilerlemeye çalıştığım yerler hala ıslaktı ve tuhaf bir şekilde bu kumsal, az önce içinden çıktığım ağaç köklerini saymazsak, dünyaya çok benziyordu. Birkaç detay vardı, burası insanı buza çevirecek kadar ayazdı. Sadece çıplak olduğum için bu kadar üşümüyordum, nefesim buhar değil kırağı oluyordu. Titreyerek düşünmekten kendimi alıkoyamadım; acaba ahiretin kuzeyinde bir yerlerde miydim? Kafamı kaldırdım, tam tepeme baktım, nerede olduğumu anlamanın en iyi yolu buydu ne de olsa. Gri bulutlar denizin üstüne doğru akıyordu. Kümülonimbüs, isimleri bunlardı. Çok tuhaf daha önce bulut isimlerini araştırdığımı hatırlamasam da o bulutların gökte çok yer kapladığını ve fırtına habercisi olduğunu oldukça iyi biliyordum. Denize doğru ilerliyordu, yıldırımlarla şimşeklerle birlikte. Belli ki ben o köklerin arasında kendime gelirken fırtına çoktan üstümden geçip gitmişti. Ağacın kökleri sayesinde ıslanmaktan korunmuştum. Tuhaf bir şekilde ahirette de fırtınaların olduğunu öğrenmiş oldum. İlerlemeye devam ettim, artık emekleyebiliyorum. Dizlerim sivri taşlar ve kumlar yüzünden acıyordu, hatta ufak tefek yaralar bile oluştu. Bunu görünce şaşırarak ahirette acının ve yaralanmaların devam ettiğini de öğrenmiş oldum. Denizin kenarına gelip ellerimi buz gibi suya sokunca çok daha ilginç bir şey öğrenecektim. Ellerim suya değer değmez dizlerimi karnıma çekerek oturduğumda az önce oluşan yaraların kaybolduğunu fark ettim. Yaralarım iyileşmişti. Heyecanla göğsüme baktığımda kalbimin boşluğunda değişen bir şey olmadığını gördüm. Sanırım buraya geldiğim halimdeki yaralar iyileşmiyordu. Avucuma buz gibi suyu aldım, yansımasına bakmaya çalıştım, tepemdeki bulutlar ve rüzgar yüzünden su bulanıktı. Yine de gözlerimi görebildim. Şaşkınlıkla baktım. Tıpkı Odin ve beni takip eden o karga gibi bir gözüm mavi renge bulanmış parlıyordu. Diğeri ise eski renginde, kahverengi kalmıştı. Kalbimin olmayışı gibi gözüme de aynı şekilde şaşkınlıkla baktım, burada hiçbir şey beklediğim gibi değildi. Tamam, ölü birisi için bir şeylere tuhaf demek gerçekten saçma ama şu an gördüğüm, yaşadığım şey asla kanıksayabileceğim bir durum değil! Bir şeyler son derece yanlış, tam olarak bilmiyorum ama burası Valhalla olamayacak kadar sıradan, dünya olamayacak kadar da sıradışı ve ıssız. Kalbim yokken içgüdülerimin ne kadar eksik olduğunu anlıyorum, sadece kan pompalayan bir organım değil içimde benimle konuşan o ilhamın da benden sökülüp alındığını hissediyorum. Odin'in dediği gibi kalbimin benden alınması karşılığında bana verilenler de vardı. Güzel bir beden, sadece biri mavi renkle değişen gözlerimden de fazlası. Şu an için bunu bilmesem de bir şekilde anlayabiliyordum. Denize baktım, dalgalar arasında süzülen martılar balıkları avlıyordu. Devasa dalgalar arasında yanıp sönen parlak kırmızı şimşekleri görebiliyordum. Buz gibi hava bedenimi titretiyordu, kumlar uçuşurken arkamdaki ağacın kökleri çatırdıyordu. Bir süre daha baktım denize, gözlerim zihnime her şeyi iletiyordu. İşte o zaman Valhalla'da olmadığıma emin oldum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD