"Baş başa kalma fikri..."

2852 Words
* * * * Yüzümde hissettiğim acıyla birlikte odama koştum. Nefesim düzensiz, göğsümde bir yumru vardı. Makyaj masasına oturduğumda aynaya bakmaya cesaret edemedim. Ellerim titreyerek çekmeceyi açtım, pamuk ve kolonya aldım. Görmem gerekiyordu. Kendimi, bu hâlimi... Korkarak kafamı kaldırıp aynaya baktığımda gördüğüm manzara midemi bulandırdı. Gözümün altındaki morluk, kaşımın kenarından süzülen kan... Alt dudağım patlamıştı. Gözyaşlarım, yanağımdaki acıyı daha da körükler gibi süzülüyordu. "Bu kadar acımasız olmayı nasıl beceriyorsun, Ayaz?" dedim, sesim bir fısıltıdan ibaretti. Kolonyayı pamuğa döküp yüzüme bastırdığımda yanık gibi bir acı yayıldı. İçim daraldı, nefes almak bile zordu. "Ben sana ne yaptım ki?" dedim aynadaki siluetime bakarak. "Ne kadar kötü biri olabilirim? Beni bu kadar ezip geçmeni nasıl hak etmiş olabilirim?" Her pansuman yapışımda içimde bir şeyler kırılıyor gibiydi. Kendime dokunurken bile sanki onun darbelerini yeniden hissediyordum. Aynaya baktım, o yansımayı görmek bile canımı acıtıyordu. "Ben sana her şeyimi verdim. Peki ya sen ne yaptın? Bana sadece nefret, şiddet ve yalnızlık verdin." Sesim çatallandı, gözyaşlarım hızlandı. Aynadaki gözlerime bir kez daha baktım, ama bu kez farklıydı. İçimde yavaş yavaş yükselen bir şey vardı. Belki öfkeydi, belki çaresizliğin artık taşma noktasıydı. "Bir gün," dedim, dişlerimi sıkarak, "bir gün bu acıyı sana geri ödeteceğim. Senin hissettirdiğin her şeyi, sana aynen geri vereceğim." Elimdeki pamuğu masaya bıraktım. Gözyaşlarımı silerken aynaya bir kez daha baktım. Bu kez orada zayıf bir kadın görmedim. O kadın, ayağa kalkmaya hazır biriydi. Ben, yeniden başlamak için daha da güçleneceğim. Ve bunu Ayaz'a göstereceğim. Ayaz, benim başarılı olmamı çekemiyordu. O, beni ezikleyip, tüm negatif enerjisini üzerime dökmeyi, gece çıkıp gittiğinde ve başkalarıyla birlikte olduğunda, hatta beni dövdüğünde bile ona mecbur olduğum için susmamı seviyordu. Ben içeride kendime aynada bakarken ve güç toplamaya çalışırken birden kapının zili çaldı. Zilin sesi, zihnimde yankılanan karmaşayı daha da körükledi. Kim olabilirdi ki bu saatte? Nefesimi tuttum, bir an için kapının çalınması bir kurtuluş gibi geldi ama aynı zamanda yeni bir tehlike olabileceğini de düşündüm. Yavaşça yatak odamızın kapısına yaklaştım. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Kapıyı hafifçe araladım ve salona doğru baktım. Ayaz kapıyı açmıştı. Kapının önünde duran kişi Kılıç’tı. Kılıç’ın sesi duyuluyordu ama kelimeler bir sisin içindeymiş gibi bana ulaşmıyordu. Sadece silüetini görebiliyordum. Beni bu hâlde görmemeliydi. Ellerimi istemsizce yüzüme götürdüm, morluklarımı saklama ihtiyacıyla. Hemen kapıyı kapattım ve derin bir nefes aldım. Ayaz, kesin bir bahane uydurup onu gönderirdi. Hem zaten Kılıç beni böyle görseydi, açıklayamazdım. Bu utancı taşıyamazdım. O sırada salondan gelen Ayaz’ın sert sesiyle irkildim. "Bu gece hiç uygun değil, abi. Başka bir zaman konuşuruz." Bedenim titrerken kapının arkasında sırtımı duvara yasladım. O an, ne kadar çaresiz olduğumu bir kez daha anladım. Bu evde beni savunacak kimse yoktu. Ve dışarıdaki hiçbir şey, içeride yaşadığım kabusu değiştiremeyecekti. Kapının çarpılma sesiyle irkildim. Ayaz’ın gitmiş olduğunu anladım. Oysa ki ne olursa olsun kalıp benimle konuşmasını beklerdim. Ama her zamanki gibi benden kaçmayı tercih etmişti. İçimde giderek büyüyen bir boşluk vardı; onun yokluğunun değil, ilgisizliğinin, umursamazlığının yarattığı bir boşluk. Ayaz bir kez daha beni yalnız bırakmıştı, hem bu odada hem de hayatımda. Ayak seslerinin tamamen uzaklaştığını duyunca kapıya doğru birkaç adım attım, ama kapıyı açacak cesareti kendimde bulamadım. Kapatıp kilitlediğim kapı sadece odayı değil, beni de dış dünyadan izole etmiş gibiydi. Bir an aynadaki yansımama döndüm. Gözlerimdeki nefret ve dolan gözyaşları, içimde birikmiş tüm öfkenin dışavurumuydu. “Beni böyle bir hayata mahkûm eden sensin,” dedim sessizce, ama bu kez Ayaz’a değil, kendime. Onun her gidişi, her umursamaz tavrı beni biraz daha tükenişe sürüklüyordu. Asıl canımı acıtan, onun peşinde koşmam, onun sevgisini dilenmem değildi. Canımı yakan şey, Ayaz’ın hayatımda oluşturduğu kara delikten hâlâ kaçamıyor olmamdı. Beni sevmediğini biliyordum, tıpkı benim de onu sevmediğim gibi. Ama bir türlü bitiremediğimiz, koparıp atamadığımız o bağ, bizi birer mahkûm gibi birbirimize bağlıyordu. Ayaz’ın abisi Kılıç gözümün önüne geldi. Onunla ilgili hissettiklerimi inkar etmeye çalışsam da her defasında kendime yalan söylemiş oluyordum. Kılıç, Ayaz’ın tam tersiydi; güçlü, kararlı ve ilgisini hissettiren bir adam. Onun varlığı bile içimde fırtınalar koparıyordu. Ayaz’ın sevgisini ve ilgisini dilenmek yerine, Kılıç’ın bana bir kez bile bakmasının hayalini kuruyordum. Ama bu hayalin içinde olduğum durumdan çıkış yolu olmadığını da biliyordum. Başımı öne eğip iç çekerek aynanın önündeki pansuman malzemelerine uzandım. Yüzümdeki acıyı dindirmeye çalışırken, Ayaz’a olan nefretim büyüyordu. O ne benim iyileşmemi önemserdi ne de hayatımı kolaylaştırmayı. Yine de bu gece, bir şekilde, kendi içimde güçlü kalmam gerekiyordu. Çünkü bu savaşta artık yalnız olduğumu biliyordum. Elim, pansuman malzemelerini titreyerek yerleştirirken, her bir hareketimde içimdeki öfke biraz daha büyüyordu. Ayaz’ın beni sadece bir oyun gibi görmesi, tüm varlığımı küçümsemesi… Yavaşça yüzümü temizlerken, acının, hıçkırıklarla boğulmadan geçmesi gerektiğini düşündüm. Ama her şeyin üst üste gelmesi, bu kadar darbe almam, bıkkınlık ve çaresizlik hislerini içimi sarmaya devam ediyordu. Yavaşça yüzümdeki kanı temizledim, ama acı, bir iz gibi kaldı. Bunu bana yaşatan Ayaz’a karşı her şeyimle nefret ediyordum. Bir süre sadece aynaya baktım. Yüzümdeki ağrıların yerini, onun bana yaşattığı yalnızlık ve hayal kırıklığı almıştı. Bu kadar çok sevdiğim bir adam, beni umursamıyordu. Onun ne kadar kaybolduğunu görmek, beni her geçen gün daha da küçültüyordu. “Neden?” diye sordum sessizce, ama cevabını almak gibi bir beklentim yoktu. O, her zaman olduğu gibi sessizdi, beni duymazdan geliyordu. Birden, aklımda bir düşünce belirdi. Kılıç. Onun bakışlarını, kelimelerini hayal etmeye başladım. O, bana her zaman cesaret verici bir şekilde bakmıştı. Kendisini tam anlamıyla tanımamış olsam da, bir insanın içinde bulabileceği güven duygusunu bana hissettirdiği anlar vardı. Kılıç’ın varlığı, Ayaz’ın umursamaz tavırlarından daha gerçekti. Ama bu da başka bir yanılgıydı; onun da bana ait olamayacağı gerçeği, gözlerimin önüne duruyordu. Ayaz’a olan kızgınlığımın bir kısmı, Kılıç’a olan ilgimin yarattığı karmaşaydı. Bütün bunlar bir iç savaş gibiydi. Hem Ayaz’a olan öfkem hem de Kılıç’a duyduğum çekim arasında sıkışmıştım. İkisi de bana yabancıydı, ama aynı zamanda onları bir şekilde hayatımda tutuyordum. Her iki erkek de, bana bir şeyler vaat etmişti, ama hiçbirini tam anlamıyla almadım. Belki de asıl kaybettiğim şey, kendi kimliğimi bulma yoluydu. Artık ne olursa olsun, Ayaz’dan ve Kılıç’tan uzak durmak zorundaydım. Çünkü kalbim, kendi değerimi bulana kadar onlardan hiçbir şey alamayacaktı. Yavaşça masanın üstündeki malzemeleri topladım, ama hareketlerimdeki titreme geçmek bilmedi. Yüzümdeki acıyı pansumanla geçirebilirken, ruhumda biriken kırıklar hiçbir şekilde iyileşmiyordu. Gece boyunca kalbimdeki bu boşlukla baş başa kalacağımı biliyordum. Artık içimdeki yalnızlıkla nasıl başa çıkacağımı, kimseye güvenmeden, sadece kendime nasıl tutunacağımı öğrenmem gerekiyordu. Gözlerim, aynada kendime bakarken hüsran içinde kayboluyordu. Yüzümdeki morluklar, acı izleri… Bir zamanlar sevdiğim, bana en değerli hissettiren kişi, şimdi karşımda yabancı birine dönüşmüştü. Ayaz’ın bana yaptığı her şey, her hareketi, bana ne kadar değersiz olduğumu hatırlatıyordu. Onun beni sevdiğini düşündüğüm her an, aslında onun bana sadece sahip olduğunu fark etmeye başladım. O sahiplenmişti, ama asla değer vermemişti. Gözlerimdeki yaşları silmedim. Ağlamak, belki de biraz olsun rahatlamama yardımcı oluyordu. Ama ne kadar ağlasam da, içimdeki boşluk büyümeye devam ediyordu. Ne kadar güçlü olmaya çalışsam da, içimdeki çaresizliği görmezden gelmek imkansızdı. Kendi yansımauma baktım; o eski ben değilim. Bir zamanlar neşeli, umut dolu, herkesin içinde parlayan bir kadınken şimdi burada, acıyla baş başa kalmış birisiydim. Kendime karşı hissettiğim öfkeyle, sanki herkes bana sırtını dönmüş gibiydi. Oysa kimseye hiçbir zaman ihtiyaç duymamıştım. Ama şimdi, karanlıkta kaybolmuş gibiydim. Beni görmek, Ayaz'ın bana verdiği acıyı görmek, belki de beni yeniden keşfetmek anlamına geliyordu. Oysa ben, onun gözlerinde kaybolmaya başlamıştım. Her geçen gün, daha fazla düşüyordum. Birden, aklıma Kılıç geldi. Yavaşça, karanlıkta düşüncelerimin içinde, onun yüzünü hayal ettim. Kılıç'ın bana bakışlarındaki gizem, her şeyin ötesindeydi. Onun gözlerinde bir güven vardı. Bir süre önce, onun bana sarıldığı anı düşündüm, ne kadar özel olduğunu hatırladım. Ama bu da bir yanılsama olabilir miydi? Kılıç bana ne kadar doğru görünse de, ben yine aynı şekilde kaybolan bir kadındım. Belki de ne Ayaz ne de Kılıç bana ait olabilirdi. Bir yandan Kılıç’ı düşünürken, diğer yandan Ayaz’a duyduğum nefret bir daha göğsümde yankı yapıyordu. Ellerimi masanın kenarına koyup derin bir nefes aldım. Şimdi her şeyin içinde, yalnızca kendime kalmıştım. Başka kimseye, bir tek onlara bile ihtiyacım yoktu. Bu karanlık, bu içimdeki boşluk, sadece bana ait olmalıydı. Başkalarının varlığıyla değil, kendi içimdeki gücü bulmalıydım. O an, içimdeki nefreti ve boşluğu, yavaşça kabul ettim. Ayaz’a duyduğum öfkeyi, Kılıç’a duyduğum karmaşayı bir kenara bırakıp, yalnızca kendimi bulma kararı verdim. Bütün bu olanları geride bırakacak, yeni bir yol çizecektim. Gözlerim, yansımasına odaklanırken, bir an önce iyileşmek, bu karanlık duygulardan kurtulmak istedim. Bunu yapabilmek için önce kendimle barışmalıydım. Ama ne kadar sürerdi, bilmiyorum. Yavaşça gözlerimi kapattım, sadece sessizliğe gömülüp bir süre hiçbir şey hissetmeden kalmak istedim. Bunu hak ediyordum... * * * Bana saygı duyulmasını istiyorsam önce kendime saygı duymalıydım ve ilk olarak kendimi salıp sürekli kanepede oturup televizyon izleyerek tatlı ya da abur cubur yediğim için aldığım o kiloları vermekle başlamalıydım. Sabah işe gitmeden önce bir saat erken kalktım ve telefonu televizyona bağlayıp YouTube'da bulduğum bir egzersiz programını izleyerek yarım saat spor yaptım. Elbette uzun zamandır fazla aktif olmadığım için vücudum 10 dakikanın sonunda yorgun düşmüştü, ama pes etmedim. Dinlenerek de olsa videoyu tamamladım ve ardından kendimi duşa attım. Hiçbir şey düşünmemeye çalışarak saçlarımı yıkadım, kremledim, vücudumu önce sabunla, daha sonra duş jeliyle yıkayıp mis gibi kokarak banyodan çıktım. Aynanın karşısına geçtiğimde "Kendine güven," dedim, "bunu başarabilirsin. Hiçbir erkeğe tutunarak yaşamak zorunda değilsin. Bu işe gideceksin, çalışacaksın ve kendi paranı kazanacaksın. Bunu yapabilirsin." Tabii tüm bunları bana başkası söylemediği için ben kendime söylemeliydim. Ben kendimi gaza getirmezsem kim getirecekti? Üstelik gazla çalışan biri olduğumu biliyordum. Yaklaşık yarım saat süren saç ve makyaj yapımının sonunda güçlü bir kapatıcı ve fondötenle, kat kat geçerek de olsa, yüzümdeki izleri, dudağımın kenarındaki o yaraları kapatabilmiştim. Fakat ağzımı çok fazla açamıyordum, bu da bugün bana bir eksi yazabilirdi. Yine de özgüvenli olmaya çalıştım. Yani, bir senedir elimden alınan o özgüveni geri kazanmaya çalışacaktım. Saçlarımı güzelce dalgalandırıp omuzlarıma saldım. Üzerime beyaz bir gömlek, altıma ise siyah bir kalem etek giydim. Gömleğimi eteğimin içine koyarak altıma bilekten bağlama rugan siyah topuklu ayakkabılarımı geçirdim. Her şeyin sonunda iyi görünüyordum. Bilerek iyi giyindim ki bu bana biraz olsun özgüven katsın. Zaten Ayaz benim özgüvenimi kazanmamı istemiyordu. Öyleyse onun istediğinin tam tersini yapacaktım. Ne isterse tam tersi. Resmen abisinin yanında çalışacağım için, daha doğrusu onun ulaşamadığı bir mertebede çalışacağım için, beni kıskanıyordu. Evet, insan karısını ya da kocasını kıskanabilir ama işinde yükselmesini, hatta iş bulmasını neden kıskansın ki? Tipik bir narsist. Bana bağlı yaşamamı istiyor, başka bir şeyden değil. Evden çıkıp otobüs durağına gittim. Ayaz'ın arabası vardı ama benim yoktu. Her gün taksiyle de gidemezdim. Üstelik şu an arabam olsa bile içine benzin koyacak para bile yoktu. Şu anlık cüzdanımdaki para beni birkaç gün otobüse binecek kadar idare edebilirdi. Aslında biraz Kılıç’tan borç alabilirdim. Dün bana yaşattıklarından sonra Ayaz'dan isteyemezdim elbette, ama Kılıç'tan istemeye de utanıyordum. Otobüs geldiğinde binip yola çıktım. Şirketin orada indiğimde, iner inmez karşımda Kılıç'ı gördüm. O da arabasından iniyordu. Bu duruma sıkılarak yanına yaklaştım. Yüzümdeki izleri ve gözlerimdeki kızarıklıkları görecek diye utanıyordum. Aslında bugün ona uğramayı düşünmüyordum, ancak kader bizi burada da bir araya getirmişti. Yanıma yaklaşıp, yüzümdeki kibar gülümsemesiyle "Günaydın Tutku, nasılsın?" diye sordu. Çantamı iki elimle önümde tutarak "İyiyim, sen nasılsın?" dedim. "Ben de iyiyim de," dedi kaşlarını hafiften çatarak, "sen otobüsle mi geliyorsun? Ayaz da buraya geliyor, neden beraber gelmediniz?" Ona Ayaz'ın dün gece beni dövdükten sonra evden çıkıp gittiğini ve bir daha dönmediğini söyleyemeyeceğime göre "Ben biraz erken gelmek istedim," dedim. "İyi ama neden otobüsle geliyorsun? Arabayı alıp gelseydin. Bildiğim kadarıyla ehliyetin vardı, sürmeyi de biliyordun." "Şey..." dedim düşünürcesine. "Ha, ben arabayı Ayaz’a bırakmak istedim." "Tutku," dedi bir şey fark etmiş gibi, "sen benden bir şey mi saklıyorsun? Bir derdin, bir sıkıntın varsa söyleyebilirsin." "Yok, nereden çıkardın? Bir sıkıntı yok," dedim hemen telaşla. "Bilmem, bana öyle geldi. Dün seni gördüğümde daha farklıydın, şu an daha farklısın. Bir sorun yok, değil mi?" "Yok tabii ki, ne sorunu olacak? Sadece ilk maaşımı alana kadar otobüsle gidip geleceğim," dedim. Gözlerini sıkıca kapatıp açtı. "Ah, ben bunu nasıl düşünemedim," dedi ve hemen elini cebine attı. Ancak elimle dur işareti yaparak bir adım geri çekildim. "Hayır, Kılıç, lütfen bunu yapma. Yaparsan kendimi kötü hissedeceğim. Bana para vermesi gereken kişi sen değilsin ki! Ben çalışıp kazanmalıyım. Koskoca insanım, çocuk değilim ki." Ama o beni dinlemedi. Cüzdanını çıkarıp içinden bir miktar para aldı. Bunların dolar olduğunu görünce gözlerim fal taşı gibi açıldı. Birkaç 100 doları zorla çantama tıkıştırdı ve "Yok öyle bir şey. Bunları avans olarak düşün. Hem sekreter sana yol ve yemek konusundan bahsetmedi mi? İşe yeni giren elemanlara prim verilir. Giysi primi, yol primi, yemek primi... İstersen yemekhane kullanırsın, istersen dışarıda bir yerde yersin. Sen bilirsin artık," dedi ve gülümsedi. "Bilmiyordum. Bana bahsetmedi," dedim. "Çok teşekkür ederim." Ama yine de Kılıç’ın söylediği şeyin gerçek olup olmadığını kontrol edecektim. Elbet sekretere soracaktım. "Teşekkür etmene gerek yok. Bu senin hakkın zaten. Herkese verdiğimiz bir prim. Ama sana neden vermediklerini bilmiyorum. Bu konuyu araştıracağım. Şimdi fazla geç kalmadan içeri geçelim," dediğinde, heyecandan kalbim küt küt atmaya başladı. Sanki beni şirkete çalışmaya değil de özel bir suite götürüyormuş gibi bir heyecan sardı içimi. Ne kadar da şapşalım! Beraber yan yana şirkete doğru yürüdük. Güvenlik, Kılıç için kart bastı. Ben ise kendi kartımla içeri girdim ve birlikte asansöre bindik. O yanımda duruyordu. Ara sıra birbirimize bakıp gülümsüyorduk. Ben hemen tekrar önüme dönüyor, fazla yüzüne bakmamaya çalışıyordum. Birkaç gün ondan uzak durmaya çalışacaktım çünkü o inceleyen bakışları yüzümdeki yaraları fark etmesine sebep olabilirdi. Şimdi köşe kapmaca zamanıydı. Asansör yukarı çıkarken Kılıç lafa girdi. "Sen son zamanlarda kilo mu verdin? Bayağı bir süzülmüş görünüyorsun." Ah, bunu söylemesi bile vücudumu inceler bakışlarla ezdiğini açıklıyordu. Bu beni hem utandırıyor hem de mutlu ediyordu. Ona bakmadan başım önümde "Bilmem. Aslında tartıya çıkmayalı uzun zaman oldu," dedim. "Evde olduğum için bayağı kilo aldım ve tartılara küstüm." "Bu vücutla mı tartılara küstün? Şaka yapıyor olmalısın," dedi. Omuzumun üzerinden dönüp ona baktım. "Evet, bu vücutla. Çünkü bayağı kilo aldım." "Saçmalama. İstersen kilolu falan değilsin. Aslında önemli olan kilo değil, ne kadar sağlıklı olduğun. Spor yapıyor musun?" Gülümseyerek "Aslında bugün başladım," dedim. "Yani biraz kendimi değiştirme kararı aldım. Evde egzersiz falan yapıyorum ama sen kesin spor salonuna gidiyorsundur. Bu iyi vücudu korumak için." Bu dediğim hoşuna gitmiş olacak ki teşekkür etti. "Evet, spor salonuna gidiyorum. Sen de benimle gelebilirsin." "Ah, yok, kalsın. Senin gittiğin spor salonunun ücreti beni aşar," dedim gülerek. "Peki, bu ay ben ısmarlasam? Suzan sporla ilgilenmiyor ve tek başıma gidiyorum. Bana eşlik edersen çok sevinirim." "Yok, Kılıç, bu kadarını kabul edemem. Tamam, parayı prim olarak verdin ama bunu gerçekten kabul edemem. Beni mahcup ediyorsun." Tam elini omzuma koymuştu ki kapı bir anda açıldı. Karşımızda sekreter, elinde dosyayla gözleri kocaman açılmış halde bize bakıyordu. Kılıç hemen omzumu bıraktı ve diğer eliyle sırtımdan destek verircesine tutarak, "Merhaba Şevval Hanım," dedi sekreterine bakarak, beraber asansörden çıkarken, "Sen de bizimle gel," diye ekledi. "Günaydın, tabii efendim," dedi Şevval. Üçümüz, Kılıç'ın odasına geçtik. Kılıç, bizi ayakta tutmayıp, kibarca koltuklara oturmamız için davet etti. Karşılıklı oturduk, Kılıç da kendi koltuğuna oturdu. "Şimdi, Şevval Hanım, ben çalışanlara yeni işe girdiğinde yol ve yemek primi verilmesi gerektiğini söylememiş miydim?" Şevval telaşla, "Söylemiştiniz efendim, ama ben unutmuşum," dedi. "Pekala, insanlık hali olabilir, ama bir daha olmasın. Aklında bulunsun, anlaştık mı?" dedi Kılıç kibarca. Ah, bu adamın insanlara olan davranışı bile beni çok etkiliyordu. Aslında birini tanımak için ona değil, başkalarına nasıl davrandığını önce öğrenmek gerekirdi. Kılıç, hem bana hem de başkalarına çok kibar davranıyordu. Hatta ona, benim fikrimce yeterince eşlik yapmayan karısına bile çok iyi davranıyordu. "Peki efendim, lütfen kusuruma bakmayın," dedi Şevval. "Tabii, çıkabilirsin," dedikten sonra, sekreter çıktı. İkimiz kalınca ayağa kalkıp, "Ben de işime döneyim," dedim ama Kılıç, "Dur," diyerek tekrar cüzdanını çıkardı ve içinden bir kart çıkarıp bana uzattı. "Burada gittiğim spor salonunun adresi yazıyor. Akşam 9'da oraya gel. Ben de 9 gibi orada oluyorum. Birazdan arayıp senin adına üyelik başvurusu yapacağım. Gerçekten itiraz etmez ve bana eşlik edersen çok mutlu olurum. Bence patronunun bu isteğini kırmazsın." Ah, o beklentili bakışları, o güzel kapkara gözleri karşısında elbette nutkum tutulmuştu; bir şey diyemiyordum. Ancak derin bir nefes alarak, "Tamam, gelirim," dedim gülümseyerek. "Şimdi izninizle, Kılıç Bey, işler beni bekler," diyerek odasının kapısına doğru ilerledim. Tam kapıyı açmıştım ki, tekrar sesini duydum. "Tutku, aslında kabul eder misin, bilmiyorum ama bu akşam spordan sonra benim eve gider miyiz?" Bir anda donup kaldım. "Sizin eve derken?" "Bildiğin, her zaman geldiğiniz ev işte." "Tek başıma mı geleceğim, yoksa Ayaz'la mı gelmem gerekiyor? Şimdi tek başıma gelirsem Suzan'ın pek hoşuna gitmeyebilir. Biliyorsunuz, bizim aramızda pek iyi bir arkadaşlık yok." "Suzan evde değil," dedi. "İkimiz baş başa olacağız." Kalbim bir anda küt etti. Öylece kalakaldım, ne diyeceğimi bilmiyordum. "Şey, ben..." diye mırıldandım. "Ama Ayaz..." "Ayaz bir şey demez," dedi. "Ben onunla konuşurum. İş yemeğine gideceğimizi söylerim." Buna Ayaz'ın ne tepki vereceğini bilmiyordum. Ancak beni umursasa, gece benim o hale getirdikten sonra çekip gitmezdi zaten. Muhtemelen evdeki yokluğum ona tam tersi bir huzur verecektir. Nasıl olsa varlığımdan rahatsız oluyor. "Peki efendim," dedim, dip odadan çıkacakken. "Bana böyle seslenmeni istemiyorum." Durup tekrar ona baktım. Kömür karası gözleri üzerimdeydi. Deli gibi dudaklarına ıslattı ve ben, dudaklarına bakmadan edemedim. "Bana Kılıç demen yeterli," dedi. "Sen alelade bir çalışanım değilsin, bana istediğin gibi seslenebilirsin." "Peki... Kılıç," dedim ve o bundan memnun olunca gülümseyerek önüme dönüp odadan çıktım. Kalbim ağzımda atıyordu. Beni resmen evine davet etmişti ve Suzan'ın da evde olmayacağını söylüyordu. Yani baş başa olacaktık ve bu bir ilkti. Daha önce hiçbir zaman böyle bir şey olmamıştı. Hep dörtlü olarak takılırdık ya da Ayaz evdeyken Kılıç bize gelirdi. Acaba gerçekten iş için mi beni çağırmıştı yoksa başka bir şey için mi?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD