2.Bölüm

1007 Words
Yiğit tayin istemişti; memleketi olan Aydın Bozdoğan’dan şimdi Türkiye’nin herhangi bir yerine gidecekti. Teyzesinin sevdiği mesleği gururla yapacaktı ve onu genç ömrümde ışığını söndürenlerin hepsinden intikamını alacaktı. Yiğit’in tayini Muş Merkez’e çıktı; orada terörle mücadelede görev alacaktı. Çok heyecanlıydı. Muş’a doğru yola çıkmıştı, annesi çok üzülüyordu. “Yiğit, yapma, anne üzülme.” “Ben yine gelirim, sen gelirsin,” dedi Yiğit. Yiğit, Muş’a gittiğinde, “Küçük ama tatlı bir şehir,” dedi içinden. Kışları çok soğuk bir yerdi. Çarşıda evini tuttu. Tayini ağustos ayıydı. Çarşıda Atatürk Parkı vardı; oraya akşamları gidip oturuyordu. Lokantaları güzeldi; kavurmalı kaşarlı pide favorisi olmuştu. Akşamları Atatürk Parkı’nda közde çay içmek çok hoşuna gidiyordu. Arada görevlere gidiyorlardı; kırsalda terörle mücadele olduğu için her an göreve hazır olmaları gerekiyordu. Birkaç defa operasyonlara da katıldı. Kış gelmişti; artık inanılmaz bir soğuk vardı. Eksi otuzlara kadar düşüyordu, kar çok yağıyordu, yollar sürekli kapanıyordu. Dört yıl Muş’ta çalıştı; çok güzel dostluklar biriktirdi. Şehri gezen Kale Parkı’nda yaz akşamları çay içmek inanılmaz keyif veriyordu. Asker arkadaşı ve hemşehrisi, Aydın Karacasulu Mehmet vardı; o da Muş’un Varto ilçesinde çalışıyordu. Üç yıl kader arkadaşlığı yaptılar; çok seviyordu Mehmet’i. O kadar iyi, temiz kalpli bir çocuktu ki; özü sözü bir harbi, bir delikanlıydı. Yiğit ile kardeş olmuşlardı; sürekli birlikte vakit geçiriyorlardı. Hayalleri birlikteydi: İleride Aydın’a gidip orada yan yana arsa alacak, zeytin bahçesi yapacak, akşamları birlikte mangal yakıp çay içerken saatlerce sohbet edeceklerdi. Çocuklarımız bahçemizde oynasa, geleceğe dair birbirlerine o kadar sözler verdiler ki; tayinleri çıksa, başka yerlere de gitsek bağlarını koparmayacaklardı diye birbirlerine söz verdiler. Mehmet, küçükken başına gelen olayı ona anlatmıştı; teyzesinin, anneannesinin ve dedesinin başına gelenleri anlattı. “Mehmet, kardeşim, senin derdin benim derdim. O katilleri bulup adalete teslim ettiğimizde iki salıncak yapacağız ve birlikte sallanacağız.” Muş’ta süreleri dolmuştu. Yiğit’in tayini İstanbul’a, Mehmet’in tayini ise Yalova’ya çıkmıştı. İkisi de çok sevinçliydi. Birbirlerinden çok uzaklaşmamışlardı. En azından ikisi de valizlerini hazırlamış, otogara gelmişlerdi. İkisi de memlekette sürelerini birlikte geçirerek yola çıktılar. “Mehmet, biz sürekli olarak izinlerimizi aynı zamana denk getirelim.” “Olur tabi ki,” dedi Mehmet. İstanbul’da holding sahibi Yaşar Bey şirket toplantısındaydı. Büyük bir ihale almıştı; bu ihaleyi alırken karşısında ihaleyi alabilecek bütün rakiplerini adamlarıyla susturuyordu, etrafa korku salıyor, ailelerini öldürmekle veya ölümle tehdit ediyor, çok direnen olursa da çeşitli işkence yöntemleriyle susturuyordu. Yaşar Bey, kendisine sadece “Yaşar” diyip “Yaşar Bey” demeyenleri perişan ediyordu. Evde karısı ve çocukları dahi “Yaşar Bey” diyordu. Gençken memlekette bir kızı seviyordu; ama kız ve kızın ailesi onu istemiyordu. Özellikle kızın babası Yaşar’ı hiç sevmezdi. Yaşar’ın zorba olduğunu, çevresindeki herkese korku saldığını biliyordu. Yaş olarak da kızından büyüktü ve bu işin olmayacağını çok söylemişti. Kızın naif, ince ruhlu, neşeli olduğunu biliyordu. Babası ise tam tersi; zorba ve şiddete meyilli, huysuz biriydi ve “yok” demişti. Yaşar küçüklüğünden bu yana kendisine hayır diyen, karşısında duran herkese saldırırdı. Kızın hayır demesi ve babanın onay vermemesi Yaşar’ı çok derinden etkilemişti. Kıza deliler gibi aşıktı; bir dakika bile aklından çıkaramıyordu. Kız işine gelmeyince memleketini terk etti ve çalışmaya başladı. Çalıştığı yerdeki patronu Hasan Bey buna çok güveniyordu. Patronu çok iyi bir insandı; herkese adil davranıyordu. Çalışanları onu çok seviyordu. İş yerinde biriyle kavga etmişti; Yaşar, o kişi sürekli patronun onu sevmesini kıskanıyordu. Patronu çok kibar bir insandı; Yaşar’a “Yaşar Bey” diyordu. Tartışma sırasında o çalışan, Yaşar’a: “Patron sana ‘bey’ deyince kendini bir şey mi sandın? Sen olsan olsan maraba olursun,” demişti. Yaşar, bu şekilde aşağılayıcı sözleri hiç sevmezdi ve o çalışanı bayağı bir hırpaladı. “Sana bunu yedireceğim, göreceksin,” dedi. Patronu Yaşar’a çok güveniyordu. Yaşar çok atılgan ve her işin altından kalkan bir yapıya sahipti. Patronu bir gün: “Yaşar Bey, ben yurt dışına gidip bir iş var, onu bağlayıp geleceğim. Buralar sana emanet,” dedi. O da: “Tamam,” dedi. Yaşar, patronu gittikten sonra, onun büyük bir işin ihracatı yapılmıştı; aşırı yüklü bir ödeme olacaktı. İşleri de patronu ona bırakmıştı. Yaşar, gelen o ödemeyi kendi hesabına attı ve depoda bulunan bütün malları bir firmaya satıp onun parasına da kendi hesabına attıktan sonra iş yerini terk etti. Orada çalışan, kendisini aşağılamaya çalışan o adamı da işten çıkarken yakaladı ve: “Sen benimle gel bakalım,” dedi. Aldı o adamı, sakin, kimsenin olmadığı bir yere götürdü ve adamı o kadar dövdü ki neredeyse sakat bırakacak hale geldi. “Özür dile benden, bana ‘Yaşar Bey’ diyeceksin,” dedi. Adam: “Tamam, Yaşar Bey, özür dilerim. Bir daha da kimseye bulaşmayacağım, adam ol, tamam mı?” “Tamam,” dedi adam. Yaşar, iş yerini terk ettikten sonra planını hemen uygulamaya koydu. Patronun bıraktığı ihracat işlerini, malların satışını ve ödemeleri kendi lehine çevirmişti. Kendi kurduğu bağlantılar sayesinde tedarikçilerle anlaşmalar yaptı, depodaki ürünleri hızlı bir şekilde piyasaya sürdü. Böylece kısa sürede ciddi bir sermaye biriktirdi. Artık bağımsızdı; kimsenin emir ve denetimine ihtiyaç duymuyordu. İşini büyütmek için farklı şehirlerde temsilcilikler açtı, büyük ihalelere katılmaya başladı. İnsanlar Yaşar’ı karizmatik ama tehlikeli biri olarak tanımaya başladı. Elde ettiği servet ve güç sayesinde, rakiplerini sindirmek için korku ve şantaj yöntemlerini ustaca kullanıyordu. Ancak bu yükselişin tehlikelerini de biliyordu. Patronunun ödemeleri kontrol edememesi ve ona karşı bazı kişilerde kuşku yaratması, Yaşar’ı tetikte tutuyordu. Bu yüzden tüm işlerini planlı ve hızlı bir şekilde yürütüyor, gerekirse yasal boşluklardan yararlanıyor, gerektiğinde kaçmayı da göze alıyordu. Bir süre sonra, işlerinin ulusal çapta tanınmaya başlamasıyla birlikte rakipleri ve düşmanları da çoğalmıştı. Bu yüzden gizliliği elden bırakmadı. Şehirler arası seyahatlerini gizli yollarla yapıyor, yakın çevresinden bile detayları saklıyordu. Bir gün, aldığı büyük bir ihale sayesinde İstanbul’dan uzaklaşması gerekti. Bu fırsatı değerlendirip yurtdışına çıkmayı planladı. Hazırlıklarını yaptı; yüklü miktarda nakit ve belgeleri güvenli bir şekilde paketledi. Arkasında kimseyi bırakmadan, tamamen izini kaybettirecek şekilde İstanbul’dan ayrıldı. Yaşar’ın İstanbul’u terk etmesiyle birlikte iş dünyasında büyük bir boşluk oluştu. Ancak kısa sürede, arkada bıraktığı güç ve bağlantılar sayesinde onun adını duymayan kimse kalmadı. Artık hem güçlü hem de ulaşılması neredeyse imkânsız bir isim haline gelmişti. Böylece Yaşar, hem işini büyütmüş hem de kendisini olası tehlikelerden koruyacak bir şekilde kaçmayı başarmış oldu. Artık yeni şehirlerde yeni planlar kurmak ve kontrolü elinde tutmak onun için sıradan bir iş haline gelmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD