3.Bölüm

1017 Words
Yaşar işlerini büyüttü. Patronu ise ona güvendiği için kendisine kızıyordu: “Ne yaptım ben? Mahvoldum…” Patronu, her yerde kendisini dolandıran Yaşar’dan sonra küçülmeye gitmişti. Yılların şirketi ve baba yadigârı, tırnaklarıyla kazıya kazıya üç kuşağın alın teriyle büyütülmüş o şirketi, Yaşar bir haftada dolandırarak iflas eşiğine getirmişti. Patronu Hasan, öfkeyle ona seslendi: “Sen benim paramı aldın ama sende benim tecrübem yok Yaşar. Ben yine bağlantılarımı bulur, yine büyürüm. Ama senin karşına çıkacağım ve elbette bir yerde yollarımız kesişecek. İşte o zaman sana ne gerekiyorsa yapacağım ve hiç acımayacağım. Göreceksin!” Yaşar ise inanılmaz derecede büyütmüştü şirketini. Paraya para demiyordu. Hangi işe girse karşısında rakip tanımıyordu ve onları alt etmeyi başarıyordu. Karısını ve çocuklarını da bu despot tarzıyla eziyor, karısını sürekli aşağılıyordu. Ona sürekli tehditler savuruyordu: “Ben seni yoktan var ettim. Benim istediğim gibi giyineceksin, benim istediğim gibi davranacaksın!” Karısı da ne yapsındı? Hem annesi hem de babası o küçükken ölmüştü. Gidecek yeri, kimsesi yoktu. Hal böyle olunca Yaşar bunu fırsata çeviriyor ve her defasında karısını eziyordu. Geceleri çoğu zaman eve gelmezdi. Gece âlemlere akardı. Dışarıda zengin avcısı bir dostu vardı; bu kadın oldukça seksi, erkeklerin dilinden anlayan ve onları mutlu edebilen biriydi. Kadın para karşılığı çalışıyordu ama Yaşar’la birlikte olduğundan beri, “Benimle iken başka kimseyle görüşmeyeceksin. Ne ihtiyacın varsa ben karşılayacağım,” diyordu. Kadın erkeklerin dilinden o kadar iyi anlıyordu ki Yaşar’ı avucunun içine almıştı. Yaşar birkaç gecede bir yanına gidiyordu. Kadına en güzel yerleşim yerlerinden birinde daire tutmuş, daireyi çok lüks döşetmişti. Ona kredi kartı vermiş, “Senin işin bir tek beni memnun etmek olacak. Benim sevdiğim kokuları al, saç rengini benim istediğim gibi boyat,” diyordu. Yaşar çok takıntılı bir insandı. Köyde sevdiği ama kavuşamadığı kıza benzetmeye çalışıyordu kadını. Kadın da para avcısı olduğu için onun her istediğini yerine getiriyordu. Yaşar kadının yanına geldiğinde ona sarılıyor, öpüşüyor ve soyunup yatağa geçiyordu. Belli bir süre öyle kalıyor, o halde kadına saatlerce sarılıp ağlıyordu. Sonra sevişiyordu. Kadının ona tamamen teslim olmasını istiyor, kendi istediği şekilde davranmasını bekliyordu. Kadın da sesini çıkarmıyordu ve onun istediği gibi yapıyordu. Geçmişte işlediği günahlar, psikolojisine yansıyordu. Tedavi olmak istemiyordu. Yatakta önce çocuğunun annesine sarıldığı gibi sarılıyor, sonra deliler gibi sevişmeye başlıyordu. Şu an ev tuttuğu kadın, onun sevip de kavuşamadığı kıza benziyordu. Bu yüzden ondan vazgeçemiyordu. Yaşar’ın karısı, onu aldattığını biliyordu. Bir defasında bunu dile getirdiğinde Yaşar öyle bir tepki vermişti ki sanki aldatılan kendisiymiş gibi… Kadın o günden sonra bu konuyu hiç açmadı. Çünkü Yaşar’dan çok korkuyordu. Yiğit’in İstanbul’a gelişi: Yiğit’in tayini İstanbul’a çıktıktan sonra Sarıyer İlçe Jandarma Komutanlığı’na atanmıştı. Oralara yakın küçük bir 1+1 ev tutmuştu. İçine eşyalarını aldı. Annesi köyden ne varsa doldurmuş, Yiğit de hepsini dolabına yerleştirmişti. İlk defa İstanbul’a gelmişti. Çok heyecanlıydı. Kocaman şehir biraz onu ürkütmüştü. “Burada da olaylar bitmez,” diye düşündü. Eve uzandı, dinlenmek istedi. Yatağa uzandığı yerde uyuyakaldı. Rüyasında teyzesini gördü. Teyzesi, “Az kaldı Yiğit, çok yaklaştın,” dedi. Yiğit şaşkınlıkla: “Teyze, neye yaklaştım, neye az kaldı?” diye sordu. Ama teyzesi arkasını dönüp gitti. Yiğit birden uyandı. Her tarafı ter ve kan içerisindeydi. Kalbi küt küt atıyordu. Hemen koştu, bir bardak su aldı, derin derin nefesler aldı. Teyzesi çocukluğundan bugüne hiç rüyasına girmemişti. İstanbul’a geldiği ilk gece bu da neydi böyle? “Acaba teyzem ne demek istedi rüyamda?” diye düşündü. Yiğit bir daha uyuyamadı. “En iyisi çıkıp biraz gezeyim,” dedi. Sahile gitti. Orada bir bank buldu ve oturdu. Saatlerce denize bakarak teyzesini, anneannesini ve dedesini hatırladı. Dedesinin her marketten geldiğinde ona en sevdiği şey olan çikolatalı gofreti getirdiğini düşündü. Her çikolatalı gofret gördüğünde dedesini hatırlıyordu. Anneannesi ise o kadar hamarat kadındı ki yazın balkonları fabrika gibi olurdu. Kışlık hazırlıklar yapardı: reçeller, salçalar, kurutmalıklar, tarhanalar… Dedesi: “Ya şu balkon biberler, salçalar benden daha çok kullanıyor,” derdi. Sonunda evin arka tarafına bir balkon daha yaptı ve: “Bu balkonu kimse kullanmayacak,” dedi. Ama anneannesi yine durmadı. Dedesi kızsa da anneannesi: “Bey, ama bu balkon güneşi daha iyi alıyor,” der dururdu. Aralarında hep tatlı bir çekişme olurdu. Yiğit bunları hatırladıkça gözleri doldu. Yanağından gözyaşları art arda süzüldü. Tam o sırada yanında oturan ellili yaşlarda bir adam ona mendil uzattı. “Teşekkür ederim,” dedi Yiğit. Adam: “Bir şey değil. Kötü bir şey yok değil mi?” Yiğit: “Yok…” Adam sohbet etmeye başladı: “Ben Hasan. Sen yeni misin İstanbul’da?” Yiğit: “Evet, yeni geldim. Nasıl anladınız?” Hasan: “Belli oluyor. O ilk gelmenin garibanlığı çökmüş üstüne.” Yiğit: “Çok mu belli ediyorum?” Hasan: “Yok, sen belli etmiyorsun. Ben anlıyorum. Artık yılların tecrübesi diyelim…” Sonra Hasan ekledi: “Askersin galiba.” Yiğit gülerek: “Abi, seninki tecrübe değil kahinlik artık.” Hasan: “Çok da zor değil, tıraşından anlıyorum.” Hasan, Yiğit’in İstanbul’da tanıdığı ilk kişiydi. Yiğit: “Abi biraz da sen kendinden bahset. Beni zaten çözdün. Ben seni çözemedim. Sen de kendini anlat.” Hasan içini çekti: “Ne anlatayım… Yıllar önce çok büyük bir aile şirketim vardı. Durumum gayet iyiydi. Çoğu ülkeye ihracat yapıyordum. Bir gün iş yerime Yaşar adında birisi geldi. İlk başlarda o kadar dürüst ve çalışkan gösterdi ki kendini… Ha, çalışkan olmasına çalışkandı ama dürüst değilmiş. Ben de ona o kadar güvendim ki yurt dışına çıktığımda işleri ona teslim ettim. Mali işlerle, görüşmelerle o ilgileniyordu. Bir geldim ki ne göreyim! Kasadaki bütün paralarımı almış, alacaklarımın hepsini toplamış, fabrikaların aylarca ürettiği bütün malları anlaştığı şirketlere satmış ve yurt dışına kaçmış. Bir de gidip benim alışveriş yaptığım bütün firmalardan benim adıma borç toplamış. Onlar da onu önceden tanıdıkları için inanmışlar.” Hasan’ın sesi titredi: “Sonra döndüm ki… her şeyimi kaybetmişim. Bir de dünyanın borcunu bana takmış ve kaçmış.” Yiğit: “Abi… çok ağır bir şey bu.” Hasan: “İflasın eşiğine geldim. Çalışanlarımı çıkarmak zorunda kaldım. Yıllarca yanımda çalışan o insanlara tazminatlarını bile ödeyemedim. Yani benim ve onlarca insanın günahına girdi.” Yiğit: “Peki şimdi durumların nasıl? Düzelttin mi?” Hasan: “Evet, eskiye doğru gidiyorum. İş tecrübem ve birlikte iş yaptığım insanların yeniden benimle çalışması beni kendime getirdi. Eski çalışanlarımı tek tek işe geri aldım. Hatta o boşta kaldıkları sürenin parasını da sonradan verdim.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD