Yiğit Hasan’ın hikâyesini dinleyince, “Abi ya, yeniden toparlanamasaydın; onca insanın emeği boşuna mı gidecekti? Dünyada ne kadar acımasız insan varmış.”
“Hasan ne dersin, Yiğit?”
“Peki, bir daha görmedin mi o pislik insanı?”
“Hasan, önce yurt dışına kaçmış, epey bir süre orada kalmış. Duyduğuma göre sonradan yine İstanbul’a dönmüş.”
“Yiğit, peki abi, hiç görmedin mi bir daha?”
“Hasan, görmedim ama duyumlarını alıyorum. Ben onu güzel göreceğim; ama o beni nasıl bitirdiyse ben de onu öyle bitireceğim. Ha, ben bir tek onu bitireceğim. Ailesine, çoluk çocuğuna; onun işinde çalışan garibana dokunmadan — bir tek onu yakacağım. Onu ekmeğe muhtaç hâle getireceğim. En çok da benim çalışanlarımı yıllarca işsiz bıraktığı için o insanlar onun yüzünden aylarca evlerine ekmek götüremedi. O çok çekecek benden; şimdi o lale devrini yaşasın, ben ona karanlık çağını yaşatacağım. Yakında, Yiğit abi, hak etmiş; senin ciğerini yakmış. Haksız da sayılmazsın, Hasan. Ya hep ben konuştum; biraz da sen konuş, abi.”
“Ne anlatayım; ben de subayım. Burada Sarıyer’e çıktı tayinim. Hasan, ben de Sarıyer’de oturuyorum. Baba yadigârı bir evim var, çok şükür ki o evim var; yoksa o işlerimin kötü olduğu günlerde ne yapardım.”
“Yiğit, Hasan abi, ben seni çok sevdim. Ben Sarıyer Jandarma Komutanlığı’nda görevliyim; bir sıkıntın olursa bana gel, haberleşiriz. Telefon numaramı vereyim, sen de numaranı ver abi. Biliyorsun, şimdilik İstanbul’da tanıdığım kimsem yok; ilk sen varsın abi.”
“Hasan, istersen gel bize, yemek ye sonra eve geçersin.”
“Yiğit abi, ilk günden rahatsızlık vermeyeyim; başka zaman.”
“Hasan, yarın yengeye söylerim; güzel yemekler hazırlar, gelirsin.”
“Yiğit abi, yengemi yorma; her zaman ne yiyorsanız onu yapsın.”
“Tamam, yarın akşam birdesin; itiraz istemiyorum.”
“Yiğit gülerek: Tamam abi, teşekkür ediyorum. Ben kalksam olur mu? Yeni taşındım, evimi yerleştireyim.”
“Hasan: Hadi ben de kalkayım, işlerim var benim.”
“Yiğit abi, hadi, iyi akşamlar; sohbetin için teşekkürler.”
“Hasan: Ben de dertlerimle başını ağrıttım.”
“Yiğit abi: Estağfurullah, olur mu öyle şey? Hadi, iyi akşamlar, Hasan.”
Yiğit’e çok iyi gelmişti. O akşam Yiğit, Hasan’ın evine yemeğe gitmişti. Karısı çok güzel yemekler yapmıştı. Yiğit, Hasan ile epey sohbet etti; o kadar iyi gelmişti ki koca İstanbul’da kendisini o kadar yalnız hissetmişti ki, Hasan’ın karşısına çıkması ve onu ağırlaması çok iyi gelmişti. Yiğit yemeğini yedikten sonra sohbete daldılar.
“Hasan, sen hep beni dinledin; biraz da sen anlat, biz de seni dinleyelim: Nerelisin, neler yapıyorsun?”
“Yiğit abi, ben Aydınlıyım. Abi, ben askerliği çocukluğumdan beri o olaydan sonra istedim.”
“Hasan: Hangi olay?”
“Yiğit abi, ben daha sekiz yaşındayken başımızda çok hazin bir hikâye geçti.”
“Yaşar üzülmeyeceksen anlatsana.”
Yiğit’in gözleri doldu: “Abi, benim teyzem vardı; çok severdim. Adımı da o koymuş zaten. Teyzem askerleri çok severmiş. Ben salıncağa binmeyi çok severdim; filmlerde görürdüm hep. Teyzeme söylerdim; köy yerinde salıncak yok, park yok. O da gitmiş, o yaz bahçelerde çalışmış; bahçeye kocaman bir salıncak yaptırmış ve bana sürpriz yapmıştı. Beni salladı o salıncakta ve her geldiğinde ‘Seni sallayıp göklere çıkaracağım’ derdi. Biz eve gittik. O gece dedemi, anneannemi ve teyzemi katiller — üçünü de kalbinden tek kurşunla — öldürdüler. Ben çok ağladım. Teyzem çok güzel bir kızdı; daha yirmi yaşındaydı, hayatının baharındaydı. Biz oraya vardığımızda üzerlerini kapatmış, sedyeyle yanımızdan geçirdiler. Teyzemin saçları upuzundu; üzeri kapanmıştı ama saçları sedyeden sarkmıştı. Onu öyle görünce çok ağladım. Kısa zaman geçmedi, dedemlerin evini sattılar; o salıncak hâlâ duruyor bahçede ve ben bir daha hiçbir salıncakta sallanamadım. O günden sonra ne teyzem beni göklere çıkararak sallayabilirdi ne de ben o günden sonra sallanabilirdim.”
Bunu anlatırken hem Yiğit hem Hasan hem de karısı ağlıyordu.
“Hasan, katilleri bulundu mu?”
“Yiğit: Maalesef abi, bulunamadı. Ben de yemin verdim: Teyzemin katilleri bulunmayana kadar salıncağa binmeyeceğim. O katiller dört duvara girdiği gün ben de gökyüzüne ayaklarımı uzatarak sallanacağım. Annem yıllarca ağladı ve her yere, param yettiği kadar, salıncaklar yapacağım.”
“Hasan: Ah benim güzel oğlum,” dedi ve sarıldı Yiğit’e.
“Hasan: Oğlum, dedim, kızmadın değil mi?”
“Yiğit: Yok, olur mu abi; söyle tabi. Hasan, sen bana demiştin ya seni dolandıran o adama cezasını vereceğiz; ben de sana söz veriyorum: Senin ciğerini yakan o katilleri bulup adalete teslim etmene yardım edeceğim.”
Yiğit meyvesini de yedikten sonra oradan ayrıldı. “Her şey için teşekkür etti.” Hasan kapıdan ayrılırken, Yiğit’e: “Her zaman gidip gel; burası senin de evin; beni ara, her zaman.”
“Yiğit: Tamam abi, Allah razı olsun; sen de beni ara. Hadi, hoşçakal.”
Yaşar işlerini iyice büyütüyordu. Etrafına o kadar korku salıyordu ki her işi tehdit ve zorla alıyordu; bu da düşmanlarının çoğalmasına sebep oluyordu. O da çevresinde onu koruyacak adamlarla donatmasına sebep oldu. Yavaş yavaş eli silah tutan, güçlü, korkusuz ve para için her şeyi yapacak, gözü kara insanlar bulundurmaya başladı; çevresinde mafyavârî bir hâle bürünmüştü. Her alanda işe atılmıştı, çok hırslanmıştı; büyüdükçe büyümek istiyordu. Kendini koruyan korumaları vardı; artık etrafında duran küçük işletmeler fazla dayanamıyordu. Yaşar artık korkusuz ve acımasız olmuştu.
Yaşar’ın içinde iki duygu aynı anda büyüyordu: korku ve kötülük. Yaşar, yaptığı kötülüklerden ötürü geceleri ağlıyor; sabahlara ise biraz daha acımasız uyanıyordu. İki zıt duyguyu taşıyordu bedeninde; en çok da geçmişte, yıllar önce işlemiş olduğu günahlar yalnız kalınca canını yakıyordu. Geceleri yalnız yatamıyordu; her zaman yanında birisini istiyordu. Yaşar evde karısı olmadan yatamazdı. Karısı çok merhametli, çok iyi bir kadındı. İki çocukları olmuştu; ondan bir oğlu ve bir kızı vardı. Kadın, çocuklarını bilerek Yaşar’dan uzak yetiştirmeye çalışıyordu. Çocukları öyle ayarlıyordu ki babalarını aynı evin içinde daha az görmelerini sağlıyordu; çünkü çocuklarının da ona benzemesinden çok korkuyordu ve bunu başarmıştı da. Çocukları babalarına benzememişti; çocukları o kadar iyi ve merhametliydi ki anneleri onları öyle gördükçe mutlu oluyordu. Özellikle oğlunun babasına benzemesini hiç istemiyordu; yaz tatillerinde çocuklarını aldığı gibi memleketin yolunu tutuyordu. Oğlunun babasının işine merak salmasını istemiyordu. Yaşar ise oğlunu varisi olarak görüyordu; o öyle gördükçe annesi onu tam tersi yönde yetiştiriyordu.
Yaşar karısını asalak, iş bilmez, saf bir kadın olarak görüyordu; yıllardır birlikte olduğu karısını tanımıyordu. Aslında karısı oldukça zeki, akıllı, geleceği öngören bir kadındı; bunu sadece Yaşar’a hissettirmiyordu çünkü onunla tartışacak ne de savaşacak gücü yoktu ve o da ona yaptıklarını bir gün bedelini ödeyecekti. Yaşar’ın onu aldattığının ve karanlık işler çevirdiğinin farkındaydı; boşanamıyordu da — kendisini boşayıp çocukları ondan alacağını biliyordu; o da çocuklarını ona bırakmak istemiyordu.