Yaşar çoğu gece eve gelmiyordu; eskiden sevdiği o kıza benzeyen o kadının yanındaydı. Onunla evlenemese de sanki onunla evliymiş gibi bir ortam oluşturmuştu; ona benzeyen bir kadın bulmuş, evini ona göre dizayn etmişti. Onu sevdiği kızın yerine koymuş; onun giydiği kıyafetlere benzeyen kıyafetler alıp giydirmişti. Kendini öyle rahatlatıyordu.
Evde onunla birlikte olmayı çok seviyordu; onun yanına gittiğinde önce ona sarılıyor, ona geldiğinde her defasında “Hoş geldin kocacığım.” demesini istiyordu. Sonra kendisine kendi yöresine ait yemekler pişirmesini istiyordu; evin içinde kendi yörelerine ait bir dekor yaptırmıştı. Birlikte yemeklerini yedikten sonra “Ellerine sağlık, karıcığım.” diyor ve geçip oturuyordu; televizyon izliyor, kadın çayı demliyor; birlikte çay içip meyve yedikten sonra Yaşar, kadını belinden kavrayıp kendine çektikten sonra dudaklarından öpmeye başlıyordu. Kadına daha ürkek ve çekingen davranmasını söylüyordu; sevişirken kadın da onu dinliyor ve çok tepki vermiyordu. Yaşar onun kıyafetlerini çıkarıp yatağa alıyordu; önce o şekilde sarılıyor, birkaç saat öyle kaldıktan sonra kadının her yerini öpmeye başlıyor ve sonra da birlikte oluyordu. Kadına her zaman, “Sıcak suyu sen hazırla, beni bekle.” diyordu; sabah kalktığında, “Kahvaltımı hazırla.” diyordu ve şöyle ekliyordu: “Öyle alengirli şeyler koyma; peynir, zeytin, salatalık, domates, yumurta, patates ve biber kızartması olsun; köy ekmeği olsun.” Kadın her sabah evden çıkacağı zaman Yaşar’ı işe uğurlarken yanağından öperek uğurluyordu: “İyi işler, kocacığım, hoşça kal.”
Yaşar köyde sevdiği kıza kavuşamamıştı; ama kendisine o kızla evliymiş gibi simülasyon bir ortam hazırlatmıştı. Ona benzeyen bir kadın bulmuş, evini ona göre dizayn etmişti; onu sevdiği kızın yerine koymuş, onun giydiği kıyafetlere benzeyen kıyafetler alıp giydirmişti. Kendini öyle rahatlatıyordu.
Yaşar günlerce o kadına yıllarca gidip geliyordu. Evdeki ailesine karşı soğuk ve ilgisizdi. Çocuklarıyla vakit geçirmek aklına bile gelmiyordu; çünkü kafasında hâlâ o köyde bıraktığı yarım kalmış aşkın hayali vardı. Yanındaki kadına her baktığında, yıllar önce elinden alınan sevgiliyi görüyordu.
Kadın ise Yaşar’ın bu hâline alışmış gibiydi. Onu memnun etmek için her dediğini yapıyor, şikâyet etmiyordu. Ama içten içe Yaşar’ın gözlerinde kendisini değil de başkasını gördüğünü biliyor ve buna rağmen ses çıkarmıyordu. Çünkü Yaşar’ın verdiği hayat, onun daha önce hiç sahip olamadığı bir rahattı.
Bir akşamüstü Yaşar yine eve uğramadı. Kadının evine gidip kapıdan içeri girerken burnuna kızartılmış biber kokusu geldi. Yine istediği gibi sofrayı hazırlamıştı kadın. Yaşar oturdu, yemeğini yedi, çayını içti. Sonra kadının yüzüne dikkatlice baktı.
Bir an için durdu, içi ürperdi. Yüz hatları, saçını toplama şekli, oturuşu… Hepsi ona köydeki o kızı hatırlatıyordu. Birkaç saniyeliğine geçmişle bugünün birbirine karıştığını hissetti. Elini kadının saçına götürdü, gözlerini kapadı. Sanki yıllar önce kaybettiği aşkıyla baş başaymış gibi bir duyguya kapıldı.
Yaşar’ın içi daraldı. Bir sigara yaktı, derin bir nefes aldı. Kadın ona yaklaşıp, “Bir şeyin mi var?” diye sordu.
Yaşar başını iki yana salladı. “Yok, yorgunum.” dedi sadece.
O gece yatağa uzandığında, içindeki boşluğun büyüdüğünü fark etti. Sevdiği kız artık hayatında yoktu ve onun yerine koyduğu hiçbir şey o eksikliği kapatmıyordu ama o varmış gibi hissettiriyordu. Bazen çoğu şeye sahip olsanız da bazı şeylerin yerini dolduramıyorsunuz. Yaşar geçmişinde çok büyük bir günah işlemişti; bunu kendinden bile saklıyordu. Aklına getirmemeye çalışıyordu ama ne kadar bilinçaltına bastırsa da, hatırlamamaya çalışsa da gece rüyalarına geliyordu. Bu günahı büyük bir sırdı ve kimse de bilmeyecekti. Ömrünün sonuna kadar onunla gidecekti.
Yiğit iyice yerleşmişti İstanbul’a; işleri çok yoğundu, gecesi gündüzüne karışmıştı. İstanbul’u da sevmişti ama çok yorucu bir şehirdi, olayları bitmiyordu. Yiğit arkadaşlar edinmişti, Yalova’da Mehmet de sürekli yanına geliyordu. O da Yalova’ya onun yanına gidip geliyordu, çok güzel vakit geçiriyorlardı. Mehmet çok mert ve dürüst bir çocuktu. Yiğit, İstanbul’a ilk geldiği gece gördüğü rüyayı Mehmet’e anlattı. Mehmet: “Kardeşim, teyzen rahmetlik sana bir mesaj vermek istemiş.” dedi.
Yiğit: “Acaba ne demek istedi Mehmet, acaba katili İstanbul’da mı, yaklaştın derken bunu mu demek istedi acaba?”
Yiğit: “Evet, olabilir; bunca yer gezdim, rüyama gelmedi. İstanbul’a gelince rüyama geldi.”
Mehmet: “Uyanık ol kardeşim, bu rüya başka da yorumlanabilir. Çok az kaldı deyince, acaba senin de onun yanına gitmene mi çok az kaldı demek istedi kardeşim? İstanbul tehlikeli bir şehir.”
Yiğit: “Doğru söylüyorsun. Canım teyzem ya… Nasıl kıydılar! Ne kadar mutlu, merhametliydi; çok severdim onu. Dedemlere gittiğimde o yoksa ağlardım.”
Mehmet: “Üzülme kardeşim, onu bulacağız.”
Yiğit: “Nasıl ama, elimizde hiçbir ipucu yok ki.”
Mehmet: “Dışarıdan kimse gelip öldürmez ki; dediklerine göre evden bir şey de çalınmamış. Eğer evden bir şey çalınsaydı derdik ki başka şehirden ya da köyden birileri gelip yapmıştır. Eğer hırsızlık yoksa o köyden birileridir.”
Yiğit: “Dedemlerin düşmanları yoktu ki.”
Mehmet: “Bilemezsin ki; belki de dedenle hukuku olan bir insandır, deden kimseye anlatmamıştır.”
Mehmet, Yiğit’e: “Biz ne yapalım biliyor musun? Seninle izne çıktığımızda dedenlerin köyüne gidelim. Ah ah, keşke olay anında orada olabilseydik, her şeyi detaylı incelerdik.”
Yiğit: “Kardeşim, jandarma çok araştırdı; dayımlar, annemler çok peşinde koşturdular, en iyi avukatları tuttular ama bulamadılar.”
Mehmet: “Bir şey bulunur; kusursuz cinayet yoktur. Muhakkak bir kusur işlemiştir ama üzerinden zaman çok geçmiş.”
Mehmet savcı olmak istiyormuş küçüklüğünden bu yana ama durumları kötü olduğu için babası okutamamış. O da hemen askerliğe geçmiş ama içinde hâlâ ukde kalmış. Çok hukuk kitabı okumuş, kanunları, suçları çok iyi biliyordu. Madde madde sayıyordu; neredeyse çoğu avukata, savcıya taş çıkartacak kadar bilgisi vardı. “Er geç hukuk da okuyacağım.” diyordu. Kafaya bir şey taktı mı onu sonuna kadar götürüyordu. Hele bu konu bir de canı ciğeri, canından çok sevdiği arkadaşını ilgilendiriyorsa, bunu araştırmak onun en asli görevi olmuştu.
Mehmet: “Kardeşim, izinlerimizi birlikte alalım. Ben memlekete gitmeyeceğim, senin memlekete geleceğim sırf bu olay için.”
Yiğit: “Gerçekten mi kardeşim?”
Mehmet: “Tabii ki, senin için can feda.”
İzinlerine az kalmıştı ve izinleri geldi çattı. Mehmet ve Yiğit Aydın’a, Bozdoğan’a gittiler. Yiğit’in annesi onları o kadar güzel karşıladı ki… Yemekler yapmış, onları bekliyordu. Yiğit’in evinin olduğu yer o kadar güzel bir yerdeydi ki: yemyeşil, kapının önünde zeytin ağaçları, mis gibi tertemiz hava.
Mehmet: “Siz cennette yaşıyormuşsunuz.”
Yiğit: “Evet, bizim buralar böyledir.”
Mehmet ve Yiğit yemeklerini yedikten sonra oturup çaylarını içiyorlardı. O sırada Mehmet konuya giriş yaptı:
“Teyzeciğim, biliyorum sizin için çok acı ama Yiğit bana anlattı. Öncelikle başınız sağ olsun. Allah kimseye böyle bir acı yaşatmasın.”
Annesi: “Amin.” dedi.
Mehmet kararlıydı; bu olayı çözecekti. Kimse kimsenin ciğerine ateş düşürüp ortadan kaybolamazdı. Üç can ve geride acı dolu bir aile vardı.
“Teyzeciğim, biliyorum, aileniz yerine gelmez ama en azından o katiller dışarıda dolaşmasın, cezalarını çeksin istiyorum.” dedi.