6.Bölüm

1018 Words
Sabah güneşi yavaş yavaş gökyüzünü turuncuya boyarken, Yiğit’in içinde garip bir telaş vardı. Çocukluğundan bu yana zihnine kazınan o karanlık hatıralar, bugün yeniden canlanacaktı. Mehmet’le birlikte aldığı kararın ağırlığı, kalbinin tam ortasında koca bir taş gibi duruyordu. O gece uyumadan önce Mehmet’e dönüp, “Yarın sabah dedenlerin köyüne gidelim, her şeyi araştıralım,” demişti. Mehmet ise yüzünde kararlı bir ifadeyle, “Tamam, hadi uyuyalım; yarın çok işimiz var,” diye karşılık vermişti. Sabah olduğunda ikisi de erkenden kalktı. Kahvaltılarını sessizce yaptılar; çay bardaklarının tıkırtısı, evin içindeki sessizliği daha da derinleştiriyordu. Yola koyulduklarında, arabanın motoru köy yollarına vurdukça Yiğit’in gözleri uzaklara, çocukluğunun geçtiği dağlara kayıyordu. Yol boyunca ikisi de pek konuşmadı. İçlerinde söylenmeyen yüzlerce cümle vardı ama ikisi de birbirine yük olmak istemiyordu. Köye vardıklarında Yiğit’in gözleri istemsizce doldu. Tanıdık taş yollar, yaşlı dut ağaçları, köy meydanındaki eski çeşme… Hepsi çocukluğunun sessiz tanıklarıydı. Mehmet, onun halini görünce koluna dokundu: — Metin ol kardeşim, asıl şimdi güçlü olman lazım. Mehmet o sırada, “Kimler vardı, herkese ulaşalım. Dedenlerin borçlu olduğu ya da alacaklı olduğu kimse var mı, ona bakacağız,” dedi. Yiğit, “Dayıma gidelim. O şimdi köye muhtar oldu, onunla gideriz; herkesi çok iyi tanıyor,” diye karşılık verdi. Mehmet cebinden bir ajanda defter çıkardı. Kiminle hangi tarihte ne konuşmuş, hepsini yazacaktı. Yiğit, Mehmet ile birlikte dayısının evine giderken, dedesinin evinin önünden geçerken, “Mehmet, bak işte dedemlerin evi burası,” dedi. Mehmet bahçede duran salıncağı görünce duygulandı; gözlerinden yaşlar yanağına doğru süzülmeye başladı. Yiğit zaten çoktan ağlamaya başlamıştı. Mehmet’e dönerek, “Bak işte kardeşim, o kabus bu evde yaşandı. Şu salıncağı görüyor musun? Sadece bir defa sallanabildim, o da canım teyzeciğim sallamıştı beni,” dedi. Mehmet, “Dedenlerin evinin kaç girişi var?” diye sordu. Yiğit, “Bir de bahçeden girişi vardı,” dedi. Mehmet, “Anladım. Biz köylülerle konuşalım. Bu olaydan sonra köyden hemen başka yere göç eden olmuş mu, ona da bakmak lazım,” dedi. Yiğit, “Tamam kardeşim, sen istediğin gibi araştır. Yeter ki sonuca ulaş; o katilleri bulalım, o da güneş yüzü görmesin,” diye yanıtladı. Yiğit ve Mehmet dayısının yanına gittiler, biraz sohbet ettiler. Mehmet, “Dayıcığım, ben senden o olay olduğunda kimler vardı, hepsini öğrenmek istiyorum,” dedi. Dayısı herkesi tek tek söyledi ve Mehmet herkesin ismini yazdı; herkes için üç sayfa boşluk bıraktı. Herkesle tek tek konuşacaktı. Yiğit, “Kardeşim, bu iş uzun sürmez mi?” diye sordu. Mehmet, “Sürsün kardeşim. Masum üç can gitti, kolay mı? Ben gerekirse gecemi gündüzüme katar, bu olayı aydınlatırım. Bu olay benim kardeşimin ailesiyse, ben canımı dişime katar o pislikleri bulurum,” dedi. Mehmet, isimlerini aldığı çoğu kişiyle bir bir görüştü. “O saatte neredeydiniz, ne yapıyordunuz, aile ile bağınız nedir?” diye en ince ayrıntısına kadar sorular soruyordu. Dayısı, “Bir de gurbette olup köye gelenler de oluyordu, o sıralar kimler vardı, onları tam hatırlamıyorum,” dedi. Mehmet, “Onların da isimlerini verebilir misiniz?” diye sordu. Dayısı, “Tabii ki veririm,” dedi. Mehmet kararlıydı; herkesle konuşacaktı. Köyde tabi o süre zarfında ölenler de olmuştu; onların da çocuklarıyla konuştu. Herkes aileyi çok seviyor, kimseyle husumetleri yoktu. Mehmet, “Bu iş iyice alengirli olmaya başladı. Çok farklı şeyler çıkacak ve bizi çok zorlayacak,” dedi. Yiğit, “Haklısın kardeşim, kolay değil. Yıllardır herkes çok mücadele verdi ama sonuç bulunamadı,” diye yanıtladı. Mehmet, “O gurbette olup yazları buraya gelen aileleri araştıralım, bakalım kimmiş bunlar,” dedi. Mehmet hepsinin isimlerini aldı ve nerede yaşadıklarını, ne iş yaptıklarını dayısına sordu. Dayısı muhtar olduğu için kolaylıkla ulaştı herkesin bilgisine. Mehmet ve Yiğit bir haftada köydekilerle konuştular. Mehmet, “Kardeşim, biz gurbette olanlardan önce İstanbul’da yaşayanları araştıralım,” dedi. Yiğit, “Tamam kardeşim, gittiğimizde bir bir hepsini buluruz,” dedi. Birlikte izinden sonra yine çalıştıkları yere tekrardan döndüler. İstanbul’a geldiklerinde birkaç ay uğraşıp Mehmet’in not aldığı her isimle görüştüler. Sadece bir kişi kalmıştı; o kişiye bir türlü ulaşamıyorlardı. Her yerden baktırdılar ama bir türlü bulamadılar. O kişinin adı Ömer Demir’di. Ne yaptılarsa bu isimde birini bulamadılar. Annesine, babasına sordular; onlar da ondan yıllarca haber alamadıklarını söylediler. En son yurt dışına çıktığını söylemişlerdi. Birkaç kez mektup aldıklarını, o mektupların adresiz olduğunu söylediler. Kaçak yolla gittiği için geri dönemedi herhalde, yoksa haber verirdi. En son ablasını aramış; geçen yıl, “Ben iyiyim,” demiş. Yurt dışında keyfinin yerinde olduğunu, işlerini çok büyüttüğünü söylemiş. Arada para atarmış ablasına, bize ulaşsın diye onu da yabancı bir adamın adıyla atıyormuş. “Yoksa yakalanırım,” diyormuş. Olayla onun bağlantısı olamaz. Ömer o aileyi çok tanımıyordu; sadece yaz tatillerinde giderdik. “Biz köyümüze üç dört ay kalırdık; hanım ve çocuklar kalırdı, ben dönerdim. Benim hanım ve çocuklar da onları çok tanımazdı. Bizimkilerin alakası yoktur evladım,” demişler. Mehmet, “Herkes masum görünüyor, dışarıdan birileri değil. Bu olay köyün içindekiler tarafından yapıldı. Dışarıdan birileri olsaydı bir şeyleri çalardı ve onları tek kurşunla ölümüne sebep olacak şekilde vurmazdı. Bu kişi köyden ama kim?” dedi. Yiğit, “Ben de öyle tahmin ediyorum Mehmet kardeşim. Onca yıl bekledin, biraz daha bekleteceğim seni. Bulacağım o şerefsizleri,” dedi. Yiğit, “İnşallah kardeşim, onlar görecek gününü.” Yiğit, “Kardeşim, çok yoruldun. Gel sana bir yemek ısmarlayayım.” Mehmet, “Olur, gel güzelce yemeğimizi yiyelim, biraz bu atmosferden çıkalım,” dedi. İstanbul’un çok eski köftecilerinden birine girdiler. Sohbete daldılar, o kadar dalmışlardı ki sohbete, o sırada yan masada bir adam tek başına oturmuş köfte yiyordu. Tam o sırada nefes almakta zorlanmaya başladı. Yanında da hiç kimse yoktu, konuşamıyordu. Eli ayağı titremeye başladı, gözleri büyüdü, soluğu kesilecek gibi olmaya başladı. Sandalyeden tam düşecekti ki Yiğit fark etti, hemen harekete geçti. Tam yere düşecekken yakalayıverdi. Adam hâlâ atak geçiriyordu. Herkes etrafına dolmaya başladı. Yiğit adamın ceplerine bakın bilinci yerindeydi. Adamın sürekli kullandığı ilaç var mı diye bakındı ve en sonunda ceketinin içinde özel dikilmiş ve fermuarlı cebin içinde fıs fıs şeklinde ağızdan verilen bir ilaç buldu ve hemen ağzına verdi. Üç defa fıslattı ağzına. Adam derin bir nefes çekerek rahatladı, biraz öyle kaldı. Yiğit adamı yere yatırmıştı, başının altına masa örtülerinden birini sermişti. Adam kendine geldiğinde Yiğit’e baktı: “Teşekkür ederim, senin sayende kendime geldim. Hiç böyle olmazdım, ilacımı kullanırdım ama ilk defa böyle oldum. Baygınlık geçirecek gibi oldum.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD