******
İnce ince örermiş etrafına ağlarını tırtıl, belki de dünyanın yargilarindan, kibrinden kurtulmak, çirkinliğinden saklanmak kendini sakınmak için bütün dünyaya küserek kendini hapsedermiş karanlık ağların arkasına.
İnsanda bir tırtıl misali öyle yavaş yavaş sığınır kendi karanlığına, canı yanınca, kırılınca, yalnız kalmak isteyince bir kaçış aradığında en çok korktuğu yere sığınır, kendi iç dünyasına. Öyle ki en zor yolculuk orayadır. Kendinle yüzleşmek, ve yine öyledir ki ; içine uzanan yolculuk en uzun yoludur insanın. Daldıkça daha da derinleşir. Karanlık odaları olan evler barındırır ruhunun içinde. Mecruh bir bedenin en gizli sığınağıdır orası.
Siz dışardan her şey bitti dersiniz onlar ise yeni hayatına hazırlanıyordur...
Tırtıl kelebek olur, insan küllerinden doğan bir Anka Kuşu....
***
Savunmak veya savrulmak,
Merkür'ün siyah mavisi gibiydi artık......
Karanlık ağın içinde ufak bir kıpırtı,
Kendi ördüğü ağlar,
Kendi karanlığı,
İçine girdiğinde bir tırtıldı,
Şimdi ise renkli kanatları olan bir kelebek,
Kozaya tutunan bir damlanın çaresizce yere düşüşü,
Güneş'in hayata attığı adımlar...
********
Ölü yapraklar kışın soğuğundan nasibini alıp tutundukları dallardan kopup toprağa örtünmüştü. Üzerine bastıkları Yapraklar geceden üzerine dökülen çiğin etkisi ile yumuşayarak toprak zeminde ayaklarının altında ezilip Ölüme uyuyordu.
Güneş montunun cebine soktuğu elleri ve ağzını kapattığı kalın kırmızı atkısı ile Rüzgar'ın üzerine düşen gölgesinde yürüyordu. Temiz havaya karışan Rüzgar'ın kokusu ise yünün arasından sızıp tebessüm oluşturuyordu dudaklarında.
Rüzgar elini uzatıp Güneş'in kafasını parmakları ile sıktı,
"Üşüyeceksin." Dedi kızar gibi.
Kuru ağaç dallarının arasından sızan gün ışığı yüzlerini okşuyordu.
Güneş umursamazca omuzlarını silkti,
"Bisikletin üzerinde iliklerime kadar dondum."
Yolda gelirlerken Rüzgar yarışmayı önermişti ve böylece küçük bir oyun oynayacaklardı, yani Anka öyle sanıyordu. Son hız ve kazanma hırsı ile Rüzgar'a meydan okurken öylesine komikti ki. Rüzgar'ın yarışmak gibi bir niyeti yoktu zaten her halükarda kendi kazanırdı.
Bu çok eski bir numaraydı Yetimhanede iken, Okula kadar koşma yarışması yapma gibi atılımlar olur herkes koşar Rüzgar koşmazdı. Kandırdığı arkadaşlarının o hali ile eğlenirdi.
Rüzgar kızın o haline o kadar çok gülmüştü ki, çığlık çığlığa pedal çevirmesine. Güneş kendini o kadar çok kaptırmıştı ki yarışıyorlar sanmıştı. Yolun yarısına geldiğinde Rüzgar'ın peşinden gelmediğini, kahkahalarla güldüğünü görünce kıpkırmızı olmuştu.
Anılardan sıyırılıp yanında yürüyen Güneş'e baktı göz ucu ile, Çatılan suratına gülümseyerek bakarken,
"Yapma Anka şakaydı." Dedi sesi keyifle. Hala eğleniyordu.
Anka olduğu yerde durup Rüzgar'a döndü,
"Kandırıkçısın!" diye çıkıştı.
Rüzgar'da durup ona döndü. kızın hırçınlaşan bakışlarına gülümsedi. Ellerini havaya kaldırıp Güneş'in taklidini yaptı.
"Yeeeesssssss!!!!!!!!" sesi tiz bir çığlığa uydurarak. Arkasından bir kahkaha patlattı.
Arkadan esen Meltem Güneş'in saçlarını savurup yüzüne dolayınca mutsuzca pufladı. Nefesinden nasibini alan bir tutam saç uçuşarak havalandı ve Rüzgar rengarenk uçuşan tutamı parmaklarının arasına alıp usulca tuttu.
Güneş uçuşan tutamdan alıp bakışlarını Rüzgar'a tırmandırdığında, ruhu sadece onun yanında yakaladığı dinginlikte salındı.
rüzgar her sabah onun gözlerinde ki bu bakışı arar olmuştu. Onun gülümsemesinde ki kıvılcımın huzurunda yaşamaya başlamıştı artık.
"Bana öyle bakma Anka!" dedi. öyle bir bakıyordu ki, derinlerinde gizlide bir yerde burukluk barındırıyor, o buruklukla daha da anlamlaşıyordu bakışları. Rüzgar'ın yıllar yılı saklayıp ruhunu bütün çıplaklığı ile gören, sakladığı her yarayı her sızıyı satır satır okurcasına. Öylesine bir bakış ki dokunduğu her yarayı sarıp iyileştiriyordu. En çok... en çok da terk edilmiş o çocuk yanını iyileştiriyordu.
Güneş onun sesinde ki kıvılcımın ateşinin farkındaydı.
"Neden?" dedi usulca.
Rüzgar renkli tutamları bırakıp. Parmaklarının her seferinde uçarcasına dokunmaya can attığı tene kanat çırptı. Çenesini parmak uçları ile okşayarak tuttu.
Güneş'in teninin altında oluşan alev yavaşça bedenine yayılıyordu. Rüzgarın gözbebeğinden akan her duygu Güneş'in en derin algılarına kadar sızıp en mahrem duygularına kadar yayılıyordu Her geçen gün aralarında duygusal bir kör düğüm bağı oluşup, Şefkat ve merhametle bezenerek zehirli birer tohuma dönüşüyordu.
O zehrin barındığı , terkedilme, bırakılıp gitme korkusu ikisinin de içinde büyüttüğü birer zehirli tohumdu...
"Alışırım." Alışırdı. Öyle korkuyordu ki Rüzgar birini hayatına almaktan. Ona alışmaktan ama en çok da kaybetmekten. Koca adam olmuştu ama yüreği hala çocuktu. O çocuk Kimseyi sevmek istemiyordu, bu korkusu yüzünden. Tekrar öksüz kalmakla sınanmaktan. Terk edilmekten, vazgeçilmekten. Öyle ki eşyalara, bir şehre, canlı veya cansız hiçbir varlığa zaafı yoktu.
Şimdi ise bu küçücük kız çocuğuna karşı koyamadığı, önene geçemediği bir tufana kapilmaktaydi. En büyük korkusu oluvermişti Güneş'te gider mi? karanlık bir yolda gece vakti yolunun kesiştiği Anka'sı onu bir gün bırakır mıydı?
Anka'nın aldığı cevap aniden düşen bir yıldırım kadar keskin. Kör bir bıçağın açtığı yara kadar küttü. Rüzgar alışırım diyordu ya. Aslında alışırsam bir gün bırakırsan diyordu, öksüz yüreğim yine öksüz kalırsa yasayamam diyordu sanki. Bu bilinç ruhunun en derinine kadar ulaştı. buz kesip kaskatı oldu. keskin soğuk her hücresine yayıldı. O kadar çok şaşırmıştı ki, afallayarak kaldığının farkında bile değildi.
Güneş bir gün Anka olmayı bırakıp, göçmen bir kuş olacaktı ve göçüp gidecekti. Ölüm vardı. Hasta bir beyin taşıyordu. Kara melek orada asılı duruyordu. Bir gün onu tutan bağlar çözülecek ve Güneş'in kanatlarını parçalayacaktı.
"Ü..üşşşüdüm." dedi. sarsıntı ile. İçi öyle bir ürperdi ki. Cehennem baş ucunda olsa yakmazdı sanki. Rüzgar'a ne diyebilirdi ki? Ben giderim, gitmek zorundayım diyebilir miydi? Niye onu kırmaktan bu kadar çok korkuyordu?
Rüzgar kızın tenine tutunan parmaklarını ayırıp montunu fermuarını indirip kollarını açtı ve gülümsedi,
"Gel."
Güneş ona açılan kucağa kendini bırakmak için öyle bir sabırsızdı ki. Burası öyle bir yer olmuştu ki, sığınak gibiydi, koruyor, kolluyor ve sarıyordu. Cennet'in en güzel kapısı orasıydı, Aden'e açılan kapı burasıydı... Ona ne zaman sarılsa, Hem iyileşiyor hem iyileştiriyordu....
İçinde ki heyecanı bastırıp usulca sokuldu Rüzgar'a. Bütün acılarına iyi gelen yıllardır aradığı ihtiyacı olan şifaya kavuştu. Rüzgar'ın kokusuna. Bir biri ile harmanlanıp karışan kokularına kanat çırptı içinde ki kelebekler. Soğuk kış gününe bahar geldi...
"Yine fırsatlarda."
Güneş ona atılan imaya gülümseyip biraz daha sokuldu.
"İyi alıştın."
"Ya Kirpik." Diye nazlandı.
"Ahh Anka ahhh." Diye homurdandı Rüzgar.
Güneş istemsizce de olsa geri çekildi. Masum kedi yavrusu gibi Rüzgar'a baktı,
"Ne?" dedi Rüzgar. Güneş'in sarılmayı bırakması sinir yapmıştı.
"Bisikletlere kadar koşmaya var mısın?"
Rüzgar ukalaca kıza bakıp güldü,
"Beni yenebileceğini düşünüyor olamazsın."
Güneş ona bakıp elini karnına vururken bağırıyordu,
"Yakala da görelim." Ve daha Rüzgar kendini toparlayamadan harekete geçti. Rüzgar kızın hızına şaşırmayı bırakıp peşinden koştu ama Güneş ondan önce bisikletine ulaşmıştı.
"Vay be baya hızlıymışsın farecik."
"Sen bir tazı değilsin ama."
"Tavşan olsaydın nasıl tazı oluyordum görürdün." Dedi Rüzgar altı imalarla dolu.
Güneş anında kızarırken. Bisikletine binip homurdandı.
"Ukala."
Rüzgar üzerine gitmeye devam etti,
"Çok tavşan kapmışlığım vardır. Cazibemde olunca."
Başka kızların iması ile Güneş'in kalbi hırçın bir kıskançlıkla kavruldu.
"Boğazında kalsınlar." Diye çemkirip Rüzgar'ın ukalalığına daha fazla maruz kalmamak için pedallarını çevirdi.
Rüzgar bir eli cebinde bir eli ile sakalını kaşırken arkasından keyifle bakıyordu. Tam bir çaylaktı. Babası kızı rapunzel kulesinde mi yoksa, denizin ortasında kız kulesinde mi saklamıştı da bu kadar saf kalmıştı diye düşünüyordu.
Yol boyunca Rüzgar Güneş'in etrafında dönüp bazen önüne geçti, bazen arkasında kaldı. çokça aynı hizada kullanıp rüzgarda savrulan renkli saç tellerine dokundu.
Karavana yaklaştıklarında kalabalık bir grubun ormana yayılan sesleri ile ikisi de bir birlerine baktılar ve oyuna bir son vererek pedallara yüklendiler.
Karavana ulaştıklarında göle daha yakın bir nokta da kalabalık bir grup kamp kurma hazırlığı yapıyordu.
****
"Kampçılar gelmiş." Dedi Güneş.
"Öyle görünüyor. " Deyip ekledi "Acıktım ben."
Güneş'in hala gözleri grupta idi. Gençlerden oluşuyordu ve şuanda herkes çadırlarını kurmakla meşguldü. Etrafa direktifler veren ve yaşı olgun görünen kadın vardı birde. Hocaları olmalıydı.
İlerde bir kız çocuğunun "Anneeee!" diyen çığlığı ve arkasından gülümseyen adama baktı.
"Acıkmadın galiba." Dedi Rüzgar.
Güneş sevimli kızdan ayırdığı bakışlarını Rüzgar'a çevirip. "Hıııı!" dedi.
"O prenses hanımlar öğlen yemeği için ne arzu ederler efendim." Dedi alayla gülümseyerek.
"Çok acıktım Rüzgar, yumurta mı kırsak."
"Melemene ne dersin?"
Güneş'in gözleri ışıldadı.
"Offff efsane."
Rüzgar kızın iştahtan nerdeyse ağzının suyu akan haline gülümseyerek karavanın kilidini açtı. Bir taraftan da keyifle homurdanıyordu.
"Küçük Tazmanya canavarı."
Rüzgar yapıyor Güneş bakıyordu. Becerikli erkek eşitti karizmatik ve coolluktu. Ellerinin lezzetine ise asla doyamıyordu. Yemek mi lezzetliydi yoksa Rüzgar yaptığı için mi bu kadar lezizdi....
Dumanı üstünde ki melemen sofraya konunca ikisi de aynı anda ekmeklerini bandılar koca tavaya. Rüzgar kızın iştahına hayretlerle bakarken gülümsüyordu.
"Sana tazmanya canavarı dedim ya."
Güneş koca lokmasının yanağında belirginliği ile Rüzgar'a kaldırdı bakışını. Yemek yerken kendini bu kadar çok kaptırdığı olmazdı normalde.
"Sözümü geri alıyorum. Fil eniği." Dedi.
Güneş ona ağzında lokması olmasa dilinin ucunu çıkararak cevap verirdi ama şu durumda bu mümkün değildi.
Lokmasını iyice çiğneyip gülümsedi,
"Sende bu kadar lezzetli yapma o zaman"
Rüzgar'ın keyiften koltukları kabardı.
"Ye hadi soğuyacak." Dedi.
Güneş'te yemeye devam etti.
Rüzgar zaten onu izlerken doymuştu bile...
*****