bc

Kiralık sevgili

book_age18+
2
FOLLOW
1K
READ
dark
family
opposites attract
second chance
friends to lovers
mafia
gangster
heir/heiress
drama
bxg
serious
kicking
campus
city
office/work place
enimies to lovers
lies
surrender
like
intro-logo
Blurb

Hayatta asla yapmam dediğim ne varsa başıma gelmişti. Birinin kiralık sevgilisi olmak da buna dâhildi.Oysa tek istediğim geçmişimden kaçmak, yalanlardan uzak, kendime ait bir hayat kurmaktı.Şimdiyse yalan söylemek için para alıyordum.Üstelik Aras… O sarışın belayı, bulaştığı tehlikenin içinden çekip çıkarmam gerekiyordu.Ne ironik, değil mi?Çünkü o mafyatik yakışıklının henüz bilmediği küçük bir ayrıntı vardı:Onu kurtarmaya çalışan kadın, belki de hayatındaki en büyük tehlikeydi.

chap-preview
Free preview
1. Bölüm — Üç Ay
ELARA Ayakkabılarımı üç gündür odanın içinde çıkarmıyordum. Bunu düşününce insanın aklına önce titizlik geliyordu. Benim aklıma halı geliyordu. Koyu kahverengi olması gereken zemin, kapının önünde griye, yatağın yanında belirsiz bir sarıya dönmüş; pencerenin altında ne olduğunu anlamamayı özellikle tercih ettiğim iki leke oluşmuştu. Resepsiyondaki adam ilk gün odayı gösterirken “Temizdir,” demişti. Ardından yatağın üzerindeki saç telini avucuyla süpürüp yere atmıştı. Temizlik konusunda farklı inançlara mensuptuk. Yatağın örtüsünü de kullanmıyordum. Nisa’nın bana verdiği açık mavi havluyu üzerine seriyor, geceleri onun üstünde uyuyordum. Havlu artık yatağın yarısından biraz fazlasını kaplıyordu; dönmemeyi öğrenmek için yeterliydi. Zaten son haftalarda uyurken fazla hareket ettiğimi sanmıyordum. İnsan bir yere gerçekten yerleşmediğinde bedeni de fazla alan kaplamamaya çalışıyordu galiba. Pencerenin karşısındaki plastik sandalyeye oturup elimdeki paraları üçüncü kez saydım. İlk sayışımda artmamışlardı. İkincide de. Üçüncüye mucize beklemek iyimserlikti ama insan parasız kaldıkça matematiğe değil, batıl inançlara yaklaşıyordu. Beş yüzlükleri ayrı koydum. Yüzlükleri düzeltip yanlarına dizdim. Bozuklukların olduğu küçük fermuarlı cüzdanı açmaya gerek görmedim. İçinde toplasan bir kahve parası vardı; o da hangi kafede olduğuna bağlıydı. Telefonun hesap makinesini açtım. Pansiyon. Yemek. Ulaşım. Bir sonraki hafta. Bir sonraki hafta konusunda elim ekranda kaldı. Odayı bir hafta daha uzatırsam elimde kalan para, İstanbul’da özgürlükten çok kontrollü bir düşüşe benziyordu. Uzatmazsam nereye gideceğimi bilmiyordum. Nisa’nın evine yeniden dönmek istemiyordum. Bunu bana hiçbir zaman hissettirmemişti ama iki insanın tek kişilik hayatına uzun süre sığmaya çalışması, dostluğun kaldırabileceği bir sınav değildi. İlk günler beni yanında tutmuş, ardından bu pansiyonu bulmama yardım etmişti. Daha fazlasını istemek, onun iyiliğini kullanıyormuşum gibi hissettiriyordu. Paraları tekrar cüzdana koydum. Çekmeceyi açınca köşede duran çikolatayı gördüm. Dün gece yarısını yemiştim. Kalan kısmını bugün için saklamıştım; bugün yersem yarına bir şey kalmayacağı düşüncesiyle çekmeceyi yeniden kapattım. Üç saniye sonra tekrar açtım. Bir kare kopardım. Kendime karşı iradeli olma konusunda hâlâ çalışmam gerekiyordu. Çikolata ağzımda erirken sırtımı duvara yasladım. Duvarın serinliği ince bluzumdan geçti. Karşıdaki aynanın kenarında eskiden beyaz olduğu tahmin edilebilecek plastik bir çerçeve vardı. Aynada yüzüm solgun görünüyordu. Saçlarımı sabahtan beri toplamamıştım; koyu teller omuzlarımın üzerine dağılmış, gözlerimin altındaki hafif morlukları daha belirgin hâle getirmişti. İstanbul’a geleli birkaç hafta olmuştu. Hâlâ bazen sabah uyandığımda nerede olduğumu anlamam birkaç saniye sürüyordu. Sonra tavandaki çatlakları görüyordum. Koridordan televizyon sesi geliyordu. Alt kattaki adamın boğuk öksürüğü duyuluyordu. Ve hatırlıyordum. Antep değildi. Bazen bu tek başına yetiyordu. Annemle babam öldüğünde küçüktüm. İnsanlar çocukken yaşanan şeyleri zamanın törpülediğini söylerdi. Bence zaman bazı şeyleri törpülemiyor, yalnızca insanın onlarla yaşamayı öğrenmesini sağlıyordu. Onlardan sonra amcamın evinde büyümüştüm. Uzun yıllar boyunca kötü olduğumu düşündüğüm bir hayatım bile yoktu; yalnızca bana ait hiçbir şeyin olmadığı bir hayatım vardı. Odam yoktu. Param çok uzun süre benim değildi. Bir şeyi nereye koyacağıma ben karar vermezdim. Sonra hayatıma biri girmişti. Aslında “girmişti” fazla nazik bir kelimeydi. Kendisini yerleştirmişti. İstemediğim kadar yakına, istemediğim kadar hızlı. Bir süre sonra kalmakla kaçmak arasındaki farkı düşünmeyi bırakmıştım. Çünkü düşünmeye devam edersem korkacaktım; korkarsam da hareket edemeyecektim. Ben hareket etmiştim. Gerisiyle şimdilik ilgilenmiyordum. Telefonum yatağın üzerinde titreşti. Ekranda Nisa’nın adı vardı. Mesajı açtım. Nisa: Sana iş buldum. Kaşlarımı çattım. Ben: Ceset taşımıyorsak bakabilirim. Üç nokta hemen belirdi. Nisa: Para iyi olursa? Ben: Kaç ceset? Telefonun diğer ucunda güldüğünü tahmin edebiliyordum. Nisa’yı iki yıl kadar önce çalıştığım kafelerden birinde tanımıştım. İnsanların çoğu arkadaşlığımızın ne zaman başladığını sorarsa cevap veremezdim. Bir gün aynı vardiyada çalışıyorduk, birkaç ay sonra ona başka hiç kimseye söylemediğim şeyleri söylüyordum. Bunun arasında büyük bir olay yaşanmamıştı. Belki de bu yüzden ona güvenmiştim. Maaş aldığım bir günün ertesi sabahı cebimde hiç para kalmadığını ilk fark eden oydu. “Nereye harcadın?” diye sormak yerine bana öğle yemeği ısmarlamıştı. Daha sonra borç verdiğinde de yüzündeki ifadeyi hiç değiştirmemişti. İnsan bazen kendisine yardım eden kişiyi değil, yardım ederken kendisini küçük hissettirmeyen kişiyi unutmuyordu. Yeni mesaj geldi. Nisa: Şaka yapmayı bırak. Ciddiyim. Altında bir ekran görüntüsü vardı. Açtım. İlanın başlığını okuyunca çikolatayı çiğnemeyi bıraktım. UZUN SÜRELİ SOSYAL EŞLİK / ÖZEL ANLAŞMA Bir süre ekrana baktım. Sonra Nisa’ya döndüm. Ben: Sen beni satıyor musun? Nisa: Ben de ilk onu düşündüm. Ben: Bu hiç rahatlatmadı. İlanı yeniden açtım. Metin düşündüğümden daha düzgündü. Kadın aday arandığı, belirli sosyal ortamlarda ve etkinliklerde eşlik edilmesinin beklendiği, sürecin uzun süreli olduğu, gizliliğin önemli olduğu yazıyordu. Fiziksel yakınlık veya cinsel hizmet içermediği özellikle belirtilmişti. Ayrıntıların yalnızca yüz yüze görüşmede paylaşılacağı, ücretin standart günlük işlerden yüksek olduğu söyleniyordu. İki kez okudum. Üçüncüde daha da şüpheli geldi. Ben: “Cinsel hizmet içermez” yazmak zorunda kalınmış bir işin cinsel hizmet içermediğine ne kadar güveniyoruz? Nisa: Sordum. Ben: Kime? Nisa: İlanı verene. Ben: SEN BUNLARLA KONUŞTUN MU? Nisa: Birinin akıllı olması gerekiyordu. Burnumdan nefes verdim. Nisa devam etti. Nisa: Kadın. Seninle halka açık bir kafede görüşecek. Adres istemiyor. Kimlik fotoğrafı istemiyor. Önce dinleyeceksin. Beğenmezsen kalkıp gideceksin. Mesajın altında bir konum vardı. İstanbul’un kalabalık bölgelerinden birinde, insanların sürekli girip çıktığı bir kafe. Telefonu dizimin üzerine bıraktım. İş arıyordum. Aslında “iş aramak” yaptığım şeye fazla düzgün bir isimdi. Resmî kayıt isteyen yerlere yaklaşmıyor, sigorta konuşulduğunda geri çekiliyor, form doldururken mümkün olduğunca az bilgi isteyen işleri seçiyordum. Birkaç günlük servis, organizasyon, kafe vardiyası gibi şeylerle idare edebilirdim ama idare etmek de belli bir yere kadar işe yarıyordu. İstanbul pahalıydı. Saklanmak daha pahalıydı. Bir şehirde görünmez olmaya çalışırken en komik şey, görünmezliğin de paraya ihtiyaç duymasıydı. Ulaşım parası. Kalacak yer. Yemek. Yeni bir telefon gerektiğinde telefon. Bir gün hastalanırsan çözmen gereken başka meseleler. İnsan parasız kalınca özgürlüğünün ne kadarının aslında satın alınabilir olduğunu çok hızlı öğreniyordu. Telefonu yeniden aldım. Ben: Ne kadar veriyor? Cevap bu kez biraz gecikti. Nisa: Söylemedi. Gözlerimi devirdim. Ben: Harika. Böbreğimin piyasa değerini görüşmede öğreneceğim yani. Nisa: Elara. Parmaklarım ekranda durdu. Adımı görmek bile bazı günler garip geliyordu. Nisa: Git dinle. İşi kabul etmek zorunda değilsin. Bunu biliyordum. Yine de bir süre cevap vermedim. Kalkıp odanın kapısına gittim. Kilidi kontrol ettim. Kilitliydi. Sonra zincire baktım. Zincir diye takılan metal parçası, kararlı birinin omuz atmasıyla muhtemelen duvardan çıkardı ama yine de gece yatarken takıyordum. Pencereye yaklaşıp perdeyi iki parmak araladım. Aşağıda İstanbul devam ediyordu. Simitçi bağırıyordu. Bir kadın çocuğunun elinden çekiştirerek kaldırımdan geçiriyordu. Taksi korna çaldı. Karşı dükkândan iki adam kasa taşıdı. Kimse benim kim olduğumu bilmiyordu. Bunu kaybetmek istemiyordum. Ama elimdeki parayla bu hissin kaç gün daha süreceğini de az önce hesaplamıştım. Telefonu kaldırdım. Ben: Saat kaçta? Nisa yalnızca bir gülen surat ve ardından saati gönderdi. “Bundan nefret ediyorum,” diye mırıldandım. Odada cevap verecek kimse yoktu. Şimdilik bunun iyi bir şey olduğuna karar verdim. ⸻ Kafeye on dakika erken gittim. Bunu iş görüşmelerinde disiplinli olduğum için değil, yanlış bir şey hissedersem ortamı önceden görebilmek için yapıyordum. Giriş kapısı genişti. İki çıkış gördüm. Tuvaletler arka taraftaydı. Masaların çoğu doluydu. Cam kenarında bilgisayarla çalışanlar, ortada iki çocuklu bir aile, kapıya yakın masada yüksek sesle konuşan üç üniversiteli vardı. İyi. Kalabalık iyiydi. Telefonumdaki mesajı tekrar açtım. Pencere tarafı. Siyah saç. Kırmızı telefon kılıfı. Pencereye doğru baktım. Ve birkaç saniye kimseyi bulamadım. Sonra siyah saçlı kızı gördüm. Bir an durdum. Hayır. O olamazdı. Masada oturan kızın teni neredeyse porselen kadar açıktı. Uzun siyah saçları omuzlarından aşağı düzgünce dökülüyordu. Önünde kahve vardı; bir eli kırmızı kılıflı telefonunun üzerindeydi. Başını kaldırdığında gözleri uzaktan bile dikkat çekti. Yeşil. Daha doğrusu ışığa göre su yeşiline yaklaşan tuhaf, açık bir ton. Beni görünce telefonuna bakmadı. Doğrudan yüzüme baktı. Masaya yaklaşırken içimdeki şüphe büyüdü. “Alisa?” Gülümsedi. “Elara?” Sandalyeye oturmadım. “Kaç yaşındasın?” Gülümsemesi biraz daha büyüdü. “Merhaba sana da.” “Merhaba. Kaç yaşındasın?” “On sekiz.” Bir süre yüzüne baktım. Sonra arkamdaki boş masalara göz attım. “Yanlış masaya oturmuş olabilirim.” “Henüz oturmadın.” Bu kızla beş saniye içinde sinirlenebilmem etkileyiciydi. Sandalyeyi çekip karşısına oturdum. “İlanı sen mi verdin?” “Evet.” “On sekiz yaşındasın.” “Bunu az önce konuştuk.” “On sekiz yaşında olup uzun süreli sosyal eşlik ilanı veriyorsun.” Alisa kahvesinden küçük bir yudum aldı. “Böyle söyleyince gerçekten kötü geliyor.” “Başka türlü mü geliyor?” Bir an düşündü. “Hayır, aslında.” İstemeden ağzımın kenarı kıpırdadı. Hemen toparladım. Buraya eğlenmeye gelmemiştim. Alisa bunu fark etmiş olacak ki kupasını masaya bırakıp biraz ciddileşti. “İlan düşündüğün şey değil. Sana bir şey yaptırmaya çalışmıyorum. İstemediğin hiçbir fiziksel yakınlık olmayacak.” “Bunu ilanda da yazmışsın.” “İlanı okuman sevindirici.” “Normalde müşterilerinin okumadığını mı düşünüyorsun?” “Normalde müşterim yok.” İlk kez kısa bir sessizlik oldu. O sessizlikte Alisa’yı biraz daha dikkatli inceledim. İlk bakışta çok genç görünüyordu. On sekiz olduğunu söylediğinde şaşırmamın sebebi yalnızca yaşı değildi; yüzünde hâlâ yetişkinlikle çocukluk arasında kalmış bir yumuşaklık vardı. Buna rağmen karşısında oturduğum kişi konuşmayı tesadüfen yönetmiyordu. Ben ne kadar konuşursam o kadar dinliyordu. Bazı sorularıma hemen cevap veriyor, bazılarında bekliyordu. Ve bana bakarken yalnızca yüzüme bakmadığını hissediyordum. Tepkilerimi izliyordu. Küçük şeytan. Henüz onun için bunu düşünmem gerektiğine karar vermemiştim ama kelime zihnimin bir kenarına yerleşti. “Peki,” dedim. “Ne istiyorsun?” Alisa ellerini fincanının iki yanına koydu. “Bir abim var.” “Geçmiş olsun.” Kaşını kaldırdı. “Henüz hiçbir şey anlatmadım.” “Bu iş için yabancı bir kadın tutmaya çalışıyorsan bir sorun olduğunu tahmin ettim.” Bu kez gerçekten güldü. Sonra yüzü yeniden değişti. “Bir süredir iyi değil.” Cümleyi söylerken şakacı hâlinden eser kalmamıştı. “Hasta mı?” “Hayır. Yani… fiziksel olarak değil.” Bekledim. “Çok çalışıyor,” diye devam etti. “Eskiden de çalışırdı ama son zamanlarda başka bir şey oldu. Restoranı var. Bir de aileden kalan işlerle uğraşıyor. Günün neredeyse tamamını işe veriyor. Eve geldiğinde bile kafası orada.” “Ve çözüm olarak ona kadın almaya karar verdin.” Alisa yüzünü buruşturdu. “Öyle söyleme.” “Nasıl söylemem gerekiyor?” “Birini hayatına sokmaya çalışıyorum.” “Para vererek.” “Evet.” İtiraf ederken gözünü bile kırpmaması garip biçimde hoşuma gitmedi. “Abin bunu biliyor mu?” “Hayır.” Cevap o kadar hızlı geldi ki arkamı sandalyeye yasladım. “Tabii ki bilmiyor.” “Bilse kabul etmez.” “Bunda şaşırtıcı bir şey yok.” “Ben de biliyorum.” “Yine de yapıyorsun.” Alisa birkaç saniye sustu. “Evet.” İşte o an ilk kez bu işin eğlence olmadığını düşündüm. On sekiz yaşındaki zengin bir kızın can sıkıntısıyla yaptığı saçma bir plan olsa kendisini savunurdu. Şaka yapardı. “Abim çok yalnız ya,” diye saçma bir hikâye anlatırdı. Alisa yapmadı. Yanlış olduğunu bildiği bir şeyi yapıyordu. Ve bunu yapmaya yine de karar vermişti. “Kadın kim?” diye sordum. “Nereden kadın çıktı?” “Bir adam üç hafta içinde hayattan kopup çalışmaya gömülüyorsa ya para batırmıştır ya biri vardır.” Alisa’nın gözleri hafifçe daraldı. “Avukat.” “Tabii ki.” “Adı Selen.” İsmi zihnime kaydettim ama üzerinde durmadım. “Bizim bazı işlerimiz için çalışıyor. Abim ondan hoşlandı. Fazlasıyla. Selen de çok net bir şekilde istemediğini söyledi.” “Kadın kötü bir şey yapmamış yani.” “Hayır.” Bunu o kadar kesin söyledi ki Alisa hakkında ikinci notumu aldım. Selen’i suçlamıyordu. “Abim de peşinden gitmedi,” diye devam etti. “Israr etmedi. Bir şey yapmadı. Sadece…” Parmakları fincanın kenarında bir tur attı. “Daha fazla çalışmaya başladı. Sonra biraz daha fazla. Sonra sanki hayatında iş dışında ne varsa kapattı.” Birinin reddedilmesinin ardından kardeşinin sevgili kiralaması hâlâ delilikti. Ama en azından deliliğin bir mantığı vardı. “Peki benim görevim ne? Gidip yanlışlıkla omzuna çarpıp kahvemi üstüne mi döküyorum?” “Hayır.” “İyi. Kahveyi ziyan etmek istemem.” Alisa yine gülümsedi. “Doğal bir karşılaşma ayarlayacağız. Sonrası sana ait.” “Sonrası derken?” “Seni fark etmesini sağlayacaksın. Konuşacaksınız. Birbirinizi tanıyacaksınız. İlişki ilerlerse ilerleyecek.” “İlerlemezse?” Alisa bunu düşündü. “Zorlamayacağız.” Bu cevabı beklemiyordum. “Benden onu kendime âşık etmemi istemiyor musun?” “İnsan siparişle âşık olmuyor.” “Bunu duyman sevindirici.” “Ben yalnızca onun hayatına yeniden birini sokmak istiyorum.” “Birini değil. Beni.” “Eğer kabul edersen seni.” İlk kez para meselesini kendisinin açmasını bekledim. Açmadı. Bu da beni sinirlendirdi. “Ücret?” Alisa hiç utanmadan söyledi. “Aylık yüz bin.” Bir an gerçekten yanlış duyduğumu düşündüm. Masadaki kahve makinesinin sesi yükseldi. Arka tarafta biri sandalye çekti. Pencerenin dışında kırmızı bir otobüs geçti. Ben yalnızca Alisa’ya baktım. “Ne kadar?” “Yüz bin.” Zihnim benden izin almadan çalışmaya başladı. Yirmi beş bin civarında düzgün bir oda bulsam. Bir o kadar depozito. Elli. Telefonu değiştirmem gerekiyordu. On. Altmış. Yeni hat, ulaşım, birkaç parça kıyafet, yemek… Yetmiş beş. On bin dokunulmayacak para. Seksen beş. Hâlâ on beş bin kalıyordu. Ve bu yalnızca bir aydı. İkinci ay yüz bin daha. Üçüncü ay— “Az mı?” Başımı kaldırdım. “Ne?” Alisa yüzümü izliyordu. “Rakamı söylediğimden beri konuşmuyorsun.” “Düşünüyorum.” “Parayı.” Kız gerçekten sinir bozucuydu. “Karşılığında ne yapmam gerektiğini.” Bu tamamen yalan değildi. Alisa sandalyesinde biraz geriye yaslandı. “Minimum üç ay.” “Üç yüz bin.” Bunu sesli söylememeyi tercih ederdim. Alisa duymuştu. “Evet.” Üç yüz bin. Bu para lüks bir hayat kurmazdı. Ama bana birkaç aylık zaman satın alırdı. Başka bir semt. Başka bir oda. Yeni telefon. Gerekirse başka şehir. Bir kapı. Anahtar. Kendi anahtarım. Düşünceyi orada kestim. “Masraflar?” “Bu işle ilgili olanlar benden. Ulaşım, kıyafet gerekiyorsa kıyafet, birlikte gideceğiniz yerler… ücretinden düşmez.” “Başlangıç ödemesi?” “İlk ay peşin.” Parmaklarımı masanın altında birbirine geçirdim. Yüz bin lira. Bir görüşme önce biterse? “Üç ay dolmadan bırakmak istersem?” Alisa’nın bakışında ilk kez daha ciddi bir şey belirdi. “Şartlara bağlı.” “Ne demek o?” “Güvenlik sorunu olursa veya abin sınırlarımı aşarsa?” “Bırakırsın.” Tereddüt etmedi. “Ödeme?” “O güne kadar aldığını geri istemem.” “Sen istemezsin. Ailen?” “Bu anlaşmayı ailem yapmıyor.” Bu cümlede bilmediğim bir şey vardı ama sormadım. “Peki sadece canım isterse?” “O zaman sonraki ödemeleri almadan çıkarsın.” Mantıklıydı. Bu durum beni rahatsız etti. Saçma olmasını istiyordum. Kalkıp gidebilmem daha kolay olurdu. “Öpüşmek zorunda mıyım?” “Hayır.” “Onunla yatmak?” Alisa’nın yüzü ilk kez açıkça rahatsız oldu. “Hayır.” “Evinde kalmak?” “Hayır.” “Bana dokunmasına izin vermek?” “Sen istemiyorsan hayır.” Bakışımı üzerinden çekmedim. “Tehlikeli bir şeyin içine giriyor muyum?” Alisa da bana baktı. “Hayır.” Bunu söylerken yalan söylüyor gibi görünmüyordu. Bu yüzden inandım. İleride bu cevabı hatırlayacağımı o sırada bilmiyordum. “Abin nasıl biri?” Alisa telefonunu eline aldı. “Bunu anlatmaktansa göstereyim.” Ekranda birkaç kez kaydırdıktan sonra telefonu bana çevirdi. Fotoğraf, bir restoranın içinde çekilmişti. İlk fark ettiğim şey sarışın olması değildi. Yorgun görünmesiydi. Yirmili yaşlarının ortasında olduğu belliydi ama gözlerinin çevresinde yaşından değil, uykusuzluktan gelen bir sertlik vardı. Açık renk saçları düzenli olmaya çalışıp vazgeçmiş gibi duruyordu. Üzerinde koyu bir gömlek vardı. Bir kolunu sandalyenin arkasına atmış, fotoğrafı çeken kişiye tam gülümsemeden bakıyordu. Yakışıklıydı. Bunu fark etmemek için gözlerimi kapatmam gerekirdi. Ama fotoğrafın rahatsız edici tarafı bu değildi. İlanı ilk gördüğümde kafamda daha yaşlı, parasını kullanarak kadınlarla ilişki kurmaya alışmış, kendini beğenmiş bir adam canlandırmıştım. Ekrandaki adam ona benzemiyordu. “Bu mu?” “Bu.” “Kaç yaşında?” “Yirmi beş.” Telefona tekrar baktım. “Benden sevgilisi olmamı istediğin kişi bu?” “Teknik olarak—” “Teknik kısmı sakın anlatma.” Alisa dudaklarını bastırarak güldü. Telefonu ona geri verdim. “Bana onunla ilgili ne vereceksin?” “Bilmen gereken şeyleri.” “Adres?” “Gerekirse.” “İşi?” “Evet.” “Nerelere gider?” “Evet.” “Eski sevgilileri?” “Selen dışında gerekmiyor.” “Ne sever?” “Onu da.” Kaşlarımı çattım. “Bunun doğal görünmesi gerektiğini söylemiştin.” “Evet.” “Adamın hayatıyla ilgili dosya verirsen doğal olan ne kalıyor?” Alisa birkaç saniye düşündü. Bu kez cevabı hoşuma gitti. “Dosyayı onu oynamak için kullanmayacaksın. Hata yapmamak için kullanacaksın.” “Aradaki fark?” “Mesela kahvesini nasıl içtiğini biliyor olabilirsin. İlk gün gidip aynı kahveyi önüne koyarsan aptal değilsen şüphelenirsin.” “Abin aptal değil yani.” “Maalesef.” “Senin için üzüldüm.” “Ben alıştım.” İlk defa ikimiz de aynı anda gülümsedik. Sonra ben sustum. Çünkü bu masanın başından beri yapmamaya çalıştığım şey olmuştu. Rahatlamıştım. Alisa bunu fark etmiş olabilir. Fark etmemiş olmasını tercih ettim. “Bir şartım daha var,” dedim. “Söyle.” “Geçmişimi araştırmak yok.” Bu kez cevap vermeden önce bekledi. Yalnızca iki saniye. Ben saydım. “Abim araştırabilir.” Karnımın içinde bir şey gerildi. “Sen?” “Ben senden istemediğin bilgiyi almam.” “Aras araştırırsa?” “Onu kontrol edemem.” En azından yalan söylemedi. Parmaklarımı masanın altında gevşettim. “O zaman ona araştıracak bir şey vermem.” Alisa’nın bakışında belli belirsiz bir merak oluştu. “Adın?” Sorunun geleceğini biliyordum. Yine de hazırlandığım kadar kolay çıkmadı. “Lara.” Alisa başını hafifçe yana eğdi. “Lara?” “Evet.” “Soyadın?” Bu kez önümdeki fincanın kenarına baktım. Yarım saniye. Belki bir. “Yalçın.” “Lara Yalçın.” İsmi onun ağzından duyunca tuhaf geldi. Yeni ayakkabılar gibi. Ayağıma oluyordu. Henüz benim değildi. Alisa bunu not almak için telefonuna uzandı. Ben çantamın fermuarını istemsizce kontrol ettim. İç gözlerden birinde küçük, sert bir şey diğer eşyaların arasında hafifçe yer değiştirdi. Elimi hemen geri çektim. Alisa fark etmedi. Ya da fark ettiğini göstermedi. “Bugün imzalamıyoruz,” dedi. “İyi.” “Şartları hazırlayıp sana gönderirim. Okursun. Değiştirmek istediğin şey varsa konuşuruz.” “Avukatın var mı?” “Var.” Aklıma Selen geldi. “Umarım o değildir.” Alisa bir an ne demek istediğimi anlayamadı, sonra gözlerini devirdi. “Hayır.” Kalkmak için çantamı omzuma taktım. “Bir şey daha.” “Ne?” “Abin beni beğenmezse?” Alisa gözlerini yüzümde gezdirdi. Bu bakışı sevmedim. “Ne?” “Hiç.” “Alisa.” “Bu konuda endişelenmiyorum.” Bir an ona baktım. Sonra kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Özgüvenin iğrenç.” “Benim özgüvenim değil.” Ayağa kalktım. İşte küçük şeytan. Kesinlikle. “Düşüneceğim.” Alisa da kalkmadı. Beni tutmaya çalışmadı. “Bu fırsatı kaçırma,” demedi. Parasını yeniden hatırlatmadı. Yalnızca başını salladı. “Tamam.” Tam dönüyordum ki arkamdan seslendi. “Lara?” Durup ona baktım. Yeni isme dönmem yarım saniye gecikti. Alisa bunu gördü. Gözlerinden anladım. Ama hiçbir şey söylemedi. “Bu geceye kadar cevap vermek zorunda değilsin,” dedi. “Acele karar verme.” Bu sefer gerçekten güldüm. “Bana yüz bin lira teklif edip acele karar verme demen biraz ahlaksızca.” “Ben rakamı sen sorduktan sonra söyledim.” Haklıydı. Bu daha da sinir bozucuydu. Kafeden çıktım. ⸻ Pansiyona dönerken kendime işi kabul etmeyeceğimi söyledim. Metroya inerken de aynı şeyi söyledim. Aktarma yaparken saçma olduğunu düşündüm. Bir yabancının hayatına sahte şekilde girecektim. Adam beni gerçek sanacaktı. Kardeşi arkamdan para ödeyecekti. Üç ay boyunca bir yalanı taşımam gerekecekti. Bundan daha kötü iş fikirleri vardı elbette. Daha önce bazılarını yapmıştım. Ama hiçbirinde bir insanın yüzüne bakıp kim olduğumu bu kadar uzun süre saklamam gerekmemişti. Pansiyonun merdivenlerini çıkarken kararımı vermiş olduğuma neredeyse inanıyordum. Odaya girdim. Kapıyı kapattım. Kilidi çevirdim. Zinciri taktım. Ayakkabılarımı çıkarmadan yatağın kenarına oturdum. Sonra telefonumu açtım. Kiralık oda ilanlarına baktım. Bunu son günlerde istemsizce yapıyordum. Para yetmediği hâlde ilanlara bakmak bir çeşit kendine eziyet sayılırdı ama bırakamıyordum. Bir tanesini açtım. Fotoğraflar kötü çekilmişti. Oda küçüktü. Duvarlardan biri açık sarıydı. Tek kişilik yatak pencerenin dibine sıkıştırılmış, yanında iki çekmeceli eski bir komodin vardı. Gardırop yeni değildi. Perde biraz kısaydı. Güzel değildi. Mükemmel değildi. Ama fotoğraflardan birinde kapı görünüyordu. Kapının üzerinde kilit vardı. Başparmağımı ekranda büyüttüm. İnsanların yüz bin lirayla ne alacağını düşündüğünü bilmiyordum. Ben o an bir kapıya bakıyordum. Yirmi beş bin kira. Yirmi beş depozito. Elli. On bin telefon. Altmış. Yemek. Ulaşım. Yeni bir hat. Bir miktar kenarda para. Ve ay sonunda hâlâ nefes alabilecek kadar bir şey. Üç ay. Telefonu kapattım. Beş saniye sonra yeniden açtım. Alisa’nın sohbetine girdim. Mesaj kutusuna önce: Kabul ediyorum. yazdım. Uzun süre baktım. Sonra sildim. Başka bir şey yazdım. Şartları yazılı görmek istiyorum. Göndermeden önce bir kez daha düşündüm. Ekranın üzerinde başparmağım hareketsiz kaldı. Kaçmak için yeterince şey bırakmıştım arkamda. Belki insan bir noktadan sonra kaçmayı değil, nereye varacağını düşünmek zorundaydı. Gönderdim. Cevap otuz saniye sürmedi. Alisa: Bu bir evet mi? İstemeden gülümsedim. Ben: Bu, sözleşmeyi gönder demek. Üç nokta belirdi. Ben cevap gelmesini beklemeden telefonu ters çevirdim. Çekmeceyi açıp kalan çikolatadan bir kare daha kopardım. O gece henüz Aras’ı tanımıyordum. Alisa’nın ne kadarını bilmediğini de. Üç ayın, hayatımın geri kalanına bulaşabileceğini hiç bilmiyordum. Ben yalnızca yüz bin lirayı düşünüyordum. Bir yatağı. Bir komodini. Ve içeriden kilitlenen bir kapıyı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

GÖLGEDEKİ PATRON

read
7.1K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
108.0K
bc

SENİ DUYMADAN SEVDİM

read
45.1K
bc

SAKLI

read
1K
bc

SUSKUN GELİN

read
149.7K
bc

Naz'lı Sevgilim (Türkçe)

read
4.3K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
599.5K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook