Göktuğ, Lale ’nin bakışlarını gördü ama bir şey demedi. Motora tekrar atladı ve gazı hafifçe çevirdi. Lale, kendini biraz daha ileri atıp kollarını Göktuğ ’un beline doladı. Sarhoştu ama rüzgar iyi gelmişti. Kafasının içi bulanık olsa da, Göktuğ’ un varlığı ona garip bir güven veriyordu.
Motorun sesi gecenin sessizliğinde yankılanırken, yolları hızlıca aştılar. Lale gözlerini kapattı, rüzgarın yüzüne çarpmasını hissetti. Kendini kaybolmuş gibi hissediyordu. Nereye gittiğini bilmese de, Göktuğ ’un onu götürdüğü yerin güvenli olacağını biliyordu. Aslında yıllarca onun tehlikeli olduğunu düşünürken neden böyle hissettiğini anlamıyordu.
Göktuğ motoru küçük, loş bir sokağın başında durdurduğunda, Lale gözlerini araladı. Başını kaldırıp etrafa bakındı ama görüşü bulanıktı. Neon ışıkların yansıması, rüzgarın hala yüzünü yalaması ve içinde taşıdığı hafif boşluk hissi… Sarhoş olduğu kesindi. Ama şu an alkolün de ötesinde, her şey ona fazlasıyla gerçek dışı geliyordu.
“Neresi burası?” diye sordu, sesi biraz uykulu çıkmıştı.
“Benim yerim.” dedi Göktuğ, kaskını çıkarırken.
Lale biraz sendeleyerek motorun arkasından inmeye çalıştı ama ayakları zemine bastığında vücudu öne doğru kaydı. Göktuğ anında kolunu uzattı, belinden tutup onu sabitledi. Lale başını kaldırıp ona baktı.
“Beni evime götürecektin.”
“Az önce eve gitmeyeceğim diye tutturdun ne çabuk unuttun. ” Göktuğ onu hafifçe kapıya doğru yönlendirdi. “Sana kahve yaparım, biraz kendine gelirsin. Ondan sonra eve bırakırım. Çok uzak değil zaten. ”
Evlerin arasında bir kaç sokak olmasına rağmen aslında bambaşka birer dünyaya ait gibiydiler.
Lale gözlerini kıstı. “Sen… iyisin.”
Göktuğ anahtarlarını çıkarırken kaşlarını kaldırdı. “Sarhoşken mi fark ettin bunu?”
Lale hafifçe güldü ama konuşmadı. Kapı açıldığında içerisi tamamen karanlıktı. Göktuğ ışıkları yaktığında, Lale gözlerini kıstı ve etrafı süzmeye başladı. Burası… garipti.
Göktuğ’ un açtığı kapının gıcırtısı, Lale’ nin tüylerini ürpertti. İçeri ilk adımını attığında burnuna metal, ter ve eski ahşabın karıştığı tuhaf ama keskin bir koku doldu. Kapının eşiğinde durup gözlerini etrafa gezdirdiğinde, içerinin loş ışıklarla aydınlandığını fark etti.
Burası gerçekten bir depoydu. Ama terk edilmiş ya da işe yaramaz bir yer değildi. Göktuğ’ un burayı sahiplendiği, her köşesine kendi varlığını kazıdığı belliydi.
Tavan oldukça yüksek, yukarıda eski halinden kalma gibi görünen büyük metal borular var. Çoğu paslanmış ama içlerinden hala bir şeyler akıyormuş gibi bir his veriyor. Tavanın birkaç yerinde, içeri çok az ışık sızdıran kırık cam paneller var. Işık süzmesi tam olarak aydınlatmıyor, aksine gölgeleri daha keskin hale getirerek mekqna kasvetli ama büyüleyici bir hava katıyor.
Depo, ortasında geniş bir alan barındırıyor. Bir köşede eski bir boks ringi vardı; halatları aşınmış ama hala sağlam. Kenarlarında kum torbaları asılıydı. Bazıları yıpranmış, içlerinden pamuk ve kumaş çıkmış ama hâlâ kullanılabilir durumdaydılar.
Yerde birkaç dambıl, barfiks demiri ve mekik sehpası dağınık şekilde duruyor. Ama bu dağınıklık düzensiz değil, tam aksine her şey sanki bir düzen içinde bırakılmış gibi. Tıpkı Göktuğ’ un kendisi gibi. Kendi içinde kaotik ama dışarıdan bakıldığında belli bir sistem içinde işleyen bir yapı.
Depoyu çevreleyen duvarlar, buranın sadece bir yaşam alanı değil, aynı zamanda bir sığınak olduğunu gösteriyor. Bir duvara yaslanmış büyük bir metal dolap var. Kapakları hafif açık ve içindeki askılar düzgün sıralanmış. Çoğunlukla siyah ve gri tonlarında spor kıyafetler, birkaç askerî bot ve bir çift boks eldiveni göze çarpıyordu.
Diğer duvarda ise eski, soluk fotoğraflar ve birkaç gazete kupürü asılı. Fotoğrafların çoğu solmuş, üzerlerindeki yüzler seçilemiyor ama bazıları net; antrenman yapan adamlar, belki eski dostlar ya da kayıp anılar… Göktuğ’ un geçmişinden kopup gelen ve sessizce burada bekleyen parçalar.
Sol tarafta, küçük bir mutfak bölmesi vardı. Ocağın üzerinde birkaç tencere ve tava üst üste yığılmıştı. Küçük bir buzdolabı vardı, üzeri çiziklerle doluydu. Tezgâhta ise birkaç su şişesi, protein tozu kutuları ve kahve kavanozu var. Her şey işlevseldi ama hiçbir şey sıcak bir ev hissi vermiyordu.
Depoda en ilginç olan şey, hiçbir yerde gerçek bir yatak olmamasıydı.
Yalnızca bir köşede, büyükçe bir kanepe vardı. Üzerine rastgele atılmış bir battaniye ve bir yastık bulunuyordu. Belli ki Göktuğ burada uyuyordu. Ama bu bir seçim mi, yoksa bir zorunluluk mu, belli değildi.
Kanepeye yakın bir yerde küçük bir sehpa , üzerinde birkaç kitap, boş bir su şişesi ve eski bir çakmak duruyordu. Sehpanın kenarında da hafif yanık izleri vardı.
Bu yer, Göktuğ ’un hem kendini sakladığı hem de kendini bulduğu bir alan gibiydi. Dış dünyadan kopuk ama içinde büyük bir düzen barındıran bir kaosun parçası. Karanlık, ama karanlığın içinde gizli bir huzur vardı.
Lale, gözlerini yavaşça kapatıp açıp etrafa bir daha baktığında, bu loş ve soğuk ortamın içinde garip bir rahatlık hissetti. Dışarıdan bakıldığında burası sert ve acımasız görünüyordu, ama içinde bir ağırlık vardı. Bir geçmiş, bir hikaye… Ve belki de Göktuğ’ un saklamak istemediği ama paylaşmayı da bilmediği bir dünya.
O an içinden geçen tek şey şuydu:
"Bu yer tıpkı Göktuğ gibi. Sert, karanlık ama içinde derin bir şeyler gizli."
“Burası… senin mi?” diye sordu Lale, ayakta durmakta zorlanarak.
Göktuğ montunu çıkarıp bir sandalyeye attı. “Evet.”
Lale iç çekti, gözlerini gezdirdi. “Ne kadar… şey…” Kelimeyi bulamıyordu. Sonunda başını kaldırıp ona baktı. “Tuhaf ama güzel.”
Göktuğ hafifçe güldü. “Büyük bir iltifat, teşekkürler. Senden beklenmeyecek kadar iyi en azından. ”
Lale ellerini ceketinin ceplerine sokarak çevresine bakındı. Gözleri sonunda odanın en rahat görünen kısmına, bir kanepenin olduğu köşeye takıldı. Yanında atılmış battaniyeler ve bir yastık vardı.
“Burada mı yaşıyorsun? Yani… gerçekten mi?”
“Evet.”
Lale kaşlarını çattı. “Hiç yatak yok?”
Göktuğ kanepeyi işaret etti. “Gördüğün gibi var.”
Lale gözlerini kıstı. “Bu kanepeyi mi yatak olarak kullanıyorsun?”
Göktuğ omuz silkti. “Alıştım.”
Lale bir an duraksadı, sonra sendeleyerek kanepenin yanına gitti, battaniyeyi kenara ittirdi ve kendini üzerine bıraktı. Ayaklarını çekti, başını yastığa yasladı. Gözleri kapanıyordu ama tam uyuyacak gibi de değildi. Sadece orada, o anın içinde kalmak istiyordu.
Göktuğ mutfağa yöneldi. “Sana kahve yapacağım, sonra da biraz su içeceksin.”
Lale gözlerini kapattı, mırıldandı ama Göktuğ onun ne dediğini anlayamadı. Sadece iç çektiğini duydu.
Göktuğ su kaynamasını beklerken bir an başını çevirip Lale ’yi izledi. O, lüks içinde büyümüş bir kızdı. İpek çarşaflar, kristal avizeler, gösterişli evler… Ama şu an eski bir boks salonunda, bir kanepede kıvrılmış yatıyordu. Ve garip olan, buraya hiç uymuyormuş gibi görünse de, bir şekilde buraya ait gibiydi.
Bir şeyler mırıldandı, gözlerini açmadan.
Göktuğ başını yana eğdi. “Ne dedin?”
Lale hafifçe gülümsedi, gözlerini araladı. “Burası… rahat.”
Göktuğ, elindeki bardağa baktı.
"Başımı belaya sokuyorum." diye kendi kendine mırıldandı. Kahveyi Lale' nin yanına götürdü. Sehpanın üzerine koydu. Usulca doğrulmasına yardım ederken gözleri birbirine kitlendi. Dudakları adeta birbirine kavuşmak istiyor gibi usulca yakınlaşıyordu.
....
Gönül ne kadar yorulduğunu söylese de Ayhan Gönül' ü yürütmeye devam etti. Sonunda deniz kenarına ulaştılar. Esen serin rüzgar Gönül' ün biraz açılmasına neden olsa da yine de hala ayık sayılmazdı.
"Kimseyi tanımadım ben senden daha öküz." diye şarkı söylemeye başladı. Ayhan şarkıda geçen öküzün kendisi olduğunu elbette biliyordu.
"Kimseyi tanımadım ben senden daha güzel." diye mırıldandı Gönül' ün durmayacağını düşünerek ama düşündüğü gibi olmadı.
"Ne?" diye sordu Gönül şaşkın bir şekilde.
" Şarkıyı yanlış söylüyorsun onu düzelttim." diye toparladı Ayhan.
" Ben lezbiyen miyim güzeli seveyim?"
" Bilmem. "
Gönül sustu. Onunla tartışmak istemiyordu. Çünkü canı yanıyordu. Aklına eski günler geliyordu. Yine öyle oldu.
" Ayhan. "
" Abiye ne oldu?"
Ayhan bu lafı söylerken içinde oluşan yangını görmezden gelmeye çalıştı.
" Ben sana abi demeyeli çok uzun yıllar oldu. "
" Belki artık dediğin günlerdeki gibi olabiliriz Gönül. Sürekli aynı ortamdayız. Arkadaşlar bizim yüzümüzden arada kalıyor. "
Diyemedi ben benden nefret etmenden acı çekiyorum ama en çok senden nefret etmekten acı çekiyorum diye. Aynı anda hem deli gibi sevmeyi hemde ölesiye nefret etmeyi nasıl başardığını bir türlü anlamıyordu Ayhan ama artık yorucu olmaya başlamıştı.
" Bizden dost olmaz Ayhan. "
" Neden olmasın?"
" Çünkü çok şey yaşandı. Mesela sen beni reddettin. Biliyor musun geçen gün kafeye 17 yaşında bir çocuk geldi ve bana aşık olduğunu söyledi. Ben senin davrandığın gibi davranamadım ona. Olacak iş değildi ama yapamadım. Her kelimeyi dikkatle seçmek için mücadele edip durdum. Üstelik öyle tanıdığım biri de değildi. Öylesine bir müşteriydi. Ama sen benim kalbimi çok kolay kırmıştın. Yani o eski günler dediğin günlerde de o kadar iyi değildik biz. Sahi Ayhan neden insan gibi davranmadın da kalbimi kırmayı tercih ettin? Nasıl sadece bir kaç gün sonra gelip başka birinin beni sevdiğinden bahsedebildin? Neden birazcık bile saygı duymadın?"
......
Bir hafta sonra...
Lale, akşamın serin havasında yürürken kollarını göğsünde kavuşturdu. Tam bir ara sokağa sapacakken motor sesi duydu. Başta önemsemedi ama sonra fark etti ki motor sesi ona yaklaşıyor ve yavaşlıyordu. Ardından bir arabanın fren sesi duyuldu. Siyah camlı, koyu renk bir araba yolun kenarında durdu. İçinde kimlerin olduğunu göremedi ama içgüdüleri bir şeylerin ters gittiğini söylüyordu. Kalbi hızlandı.
Adımlarını hızlandırdı. Sokaktaki tek lambanın altında yürürken, içinden “Sakin ol, Lale” diye geçirdi. Ama içindeki huzursuzluk büyüyordu.
Tam karşı sokağa geçecekken arabanın kapıları açıldı ve içinden iki adam çıktı. Lale bir an duraksadı, ama kaçmak için fırsat bulamadan adamlar hızla ona yöneldi.
Biri bileğini yakalayıp sertçe çekti, diğeri ise ağzını kapattı. Lale tırmalamaya, tekme atmaya çalıştı ama adamlar güçlüydü. Çırpınmasına rağmen kolları acı içinde arkaya büküldü. Gözleri öfkeyle parladı.
"Bağırma." diye fısıldadı adamlardan biri, sesi buz gibiydi. "Sadece işimizi yapıyoruz."
"Pislik herifler! Bırakın beni!" diye hırladı Lale, ama sesini duyuramadı. Sadece boğuk bir ses çıkmıştı.
Adamların biri belinden bir silah çıkardı ve soğuk metali Lale’ nin kaburgalarına bastırdı.
"Hadi ama..." dedi, hafif bir gülümsemeyle. "Bunu zorlaştırma."
Lale nefesini tuttu. Bu adamlar ciddi görünüyordu. Direnmeyi sürdürse de silahın varlığı, çaresizliğini hatırlatıyordu.
Adamlar onu hızla arabanın içine ittirdi. Kapılar hızla kapandı ve motor sesiyle birlikte araç hareket etti. İçerisi loştu, sadece ön paneldeki ışıklar ortamı aydınlatıyordu. Lale hemen kapıyı açmaya çalıştı ama çocuk kilidinin devrede olduğunu fark etti.
Öndeki adam dikiz aynasından ona bakarak alaycı bir gülümsemeyle başını yana eğdi.
“Bakalım o sevgilin hala ‘sizin için dövüşmem’ diyebilecek mi?”