Asmin Karaca
“Kız, Asmin, ne yapıyor bu oğlan senin odanda? Ne yüz veriyorsun buna?”
Annemin sinirli sesi kulaklarımda patladığı anda birazdan olacaklara hazır olmam gerektiğini anladım.
“Anne, kendisi de söyledi ya. İlyas’ın gömleği sökülmüş,” dedim sakin olmaya çalışarak.
“Sen de hemen hevesli gibi diktin mi? Akılsız seni!”
Annem peşimden ayrılmıyordu. İlyas gelince aceleyle tesettürümü bağladığımdan başımı o kadar da düzgün toplayamamıştım. Aynanın karşısında şimdi dikkatle eşarbımı düzeltmeye çalışıyordum. Annemin yüzüne bakmak istemiyordum. Çünkü bakarsam susamazdım.
Meryem ablamın ölümüne onlar, yani annemle babam neden olmuştu. Para hırsları olmasaydı, ablam şimdi Yaman abiyle mutlu mesut yaşayacaktı. Ama şimdi ablam toprak altındaydı, Yaman abi ise dört duvar arasında çürüyordu. Bu yüzden anneme sırf annem olduğu için ve bazen tehdit gibi kullandığı ‘sütümü sana helal etmem’ sözü yüzünden katlanıyordum.”
“Anne, neden bu kadar abartıyorsun?” dedim sonunda. “İlyas benim abim gibi. O da bana başka gözle bakmıyor. Yıllardır da değişen hiç bir şey yok.”
“Sen çalışmaya başladığından beri iyice başına buyruk oldun,” dedi sertçe. “Yok, benim seni en kısa sürede kocaya vermem gerek. Sen iyice edepsiz oldun!”
Bu sözle içimdeki sablr taşı çatladı. Çünkü bunu söylerken gözlerinde zerre kadar annelik yoktu. Anneme yüzümü döndüm.
“Anne, senin benimle derdin ne?” dedim sinirli bir sesle. “Ne yaptım da edepsiz oldum? Namussuz olup birinin koynuna mı girdim? Birinin kocasını mı ayarttım? Ha anne?” Bir an durdum, yutkundum, devam ettim. “Yoksa Meryem ablamı babamla birlikte öldürdüğünüz gibi şimdi sıra bende mi?”
Sözüm biter bitmez yüzümde şiddetli bir acı patladı. Annemin tokadıyla başım sola döndü. Tokadın sesi odada yankı yaptı. Elimi vurduğu yanağıma götürdüm. Canım çok yanıyordu. Ama canımı yakan, tokat değil annemin gözlerindeki yabancılıktı. Beni evlat olarak değil, satılacak bir yük gibi gördüğü içindi. Tıpkı Meryem ablam gibi.
“Anne,” dedim dişlerimi sıkarak, “bu bana vurduğun son tokat olsun. Yoksa affetmem seni.”
“Merak etme,” dedi soğuk bir sesle. “En kısa sürede evleneceksin. Gidersin, kocana anlatırsın bunları. Ağa konağında yaşıyoruz diye kendini bir şey zannetme. Yıllardır buradayız diye bir halt mı sandın kendini? Ben bunları senin iyiliğin için yapıyorum. Zengin, güçlü bir kocan olursa bu Karamanlara asla boyun eğmeyiz. Aklını başına topla!"
“Bu dediğin insanlar yıllardır bize kucak açtı anne!” dedim. “Aziz abi, Marin abla benim tedavim için yıllarca çalıştı. Nasıl söylersin bunu? Bir gün olsun 'yeter artık' demediler.”
“Ben sana söyleyeceğimi söyledim,” diye kestirip attı. “O İlyas’tan da uzak dur. Sen sanırsın ki o sana bakar. Büyük hataya düşersin. Bir bakmışsın yatağına almış seni, sonra da yüzüne bakmaz. Dımdızlak kalırız ortada. Onlar bize bakmaz. Hele o İlyas hiç bakmaz. Aklı bir karış havada. O küçük beyninde ne kurduysan sil. Ben senin annenim. Kimse senin iyiliğini anneden fazla istemez. Anladın mı benim akıllı kızım?”
Bunca lafın üstüne “akıllı kızım” mı demişti gerçekten? Derler ya, insan ebeveynlerini seçemez. Ne kadar doğruymuş. Ben, annesi olmayan ama anne hasreti çeken çocuklar kadar anne sevgisine muhtaçtım. Belki beni seviyordu ama bu sevgi böyle olmazdı.
Annem sözlerini sıralayıp odamdan çıktı. Kapı kapandığında, elimde eşarbımla yatağımın köşesine çöktüm. Ağlamak istedim ama vazgeçtim. İnsan kaç kere aynı yaraya ağlayabilirdi ki? Bu annelik değildi. Ben bir anne olursam, çocuğum sevgiyi tahmin etmek zorunda kalmayacaktı. Annemin bana göstermediği sevgiyi, çocuklarıma fazlasıyla verecektim. Çünkü sevgi, gösterildiğinde güzeldi. Kalpte saklanan, yaralayan bir sevginin benim için hiçbir anlamı yoktu.
*****
Lavin Demirbey
Günün tüm yorgunluğu, karakolda verdiğim ifadeler ve bitmek bilmeyen koşuşturmacalar sonunda eve varmıştım. Yaman yaşıyordu. Bu, içimde hâlâ nefes alabilen tek teselliydi. Hapisten çıkmasına bir aydan bile az kalmıştı ama ne yazık ki cezaevinde sular bir türlü durulmuyordu.
Kapıyı anahtarımla açar açmaz kızım koşarak yanıma geldi. Küçük kolları boynuma dolandığında günün bütün ağırlığı omuzlarımdan bir anlığına da olsa indi. Anne- kız sarılıp hasret giderdikten sonra onu kucağıma alıp mutfağa, annemin yanına geçtim. Annem beni görür görmez bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
“Kızım Lavin, bu ne hal böyle? Ne oldu sana?”
Haklıydı. Üstüm başım toz içindeydi, üstelik kıyafetlerimde kan lekeleri vardı.
“Anne, anlatırım sonra,” dedim, kucağımdaki kızımı işaret ederek. Anladı. Susmayı tercih etti. Babamın sesi salondan gelince, kızımı kucağımda tutmaya devam edip yanına gittim.
“İyi akşamlar baba.”
“İyi akşamlar kızım,” dedi. Gözleri bir an yüzümde, bir an arkamdan mutfağa doğru gitti.
“Torunumu annene bırak, yanıma gel.”
Söylediğini yaptım. Babam Mirza... Eski ağalardandı ama ağalığı reddetmiş bir adamdı. Toprağını satmış, gücün değil emeğin değerli olduğuna inanmıştı. Ona göre bu düzen değişmeliydi. Kendisi değiştirememişti belki ama bizlerin değiştirmesini isterdi.
“Geldim baba. Ne konuşmak istiyordun?”
“Otur kızım,” dedi ve karşısına oturmamı işaret etti. “Anlat bakalım bugün neler oldu.”
“Baba...”
Söz ağzımda düğümlendi.
“Lavin,” dedi, sesi ne sert ne yumuşaktı. Tam ortası. “Lafı ağzında evirip çevirme. Haberim var. Ama ben senden duymak istiyorum. Hadi kızım, lafımı ikiletme.”
Anlattım. Yaşananları, korkuyu, kargaşayı. Ama Yaman’la ilgili olan kısımları atlayarak. Anlatırken babam sustu. Uzun uzun sustu. Bu suskunluk, bağırmasından daha ağırdı. Sonunda derin bir nefes aldı.
“Sana söylemiştim,” dedi yavaşça. “Hapishanede çalışmak zordur demiştim. Dinlemedin beni. Hep yaptığın gibi başının dikine gittin.” Bir an durdu, gözleri doldu ama belli etmedi. “Az daha ölüyormuşsun. Bizi düşünmüyorsun, peki kızını da mı düşünmüyorsun?”
“Baba,” dedim, sesim titreyerek. “Ben zaten kızım için hapishanede çalışıyorum. Sen yapma bari. Hiç değilse sen.”
Çünkü en başından beri bu işi istememişti. Ama itirazının sebebi korkuydu. Beni kaybetme korkusu. Kızını, torununu koruyamama korkusu. Ve elinden tuttum.
"Baba sen ki neden işe ihtiyacım var benden iyi biliyorsun. Çalışmazsam kızımı - Lalemi alır benden. Ben kızımsız yapamam."
"Başından seni o adama vermeyecektim. Seviyorum, aşığım dedin. Sana güvendim. Bak şimdi haline. Kızını senden almakla tehdit ediyor. Bir bana bunu çocuğuna yapıp annesiz bırakır mı hiç?" ve babam doğruları söylüyordu. Eski kocam kızımı benden almakla tehdit ediyordu. Çalışmasaydım kızına bakamayacağım için onu benden alacaktı. Ama iş bulduğum için eli kolu bağlıydı. Bu yüzden başka bir yerde iş bulana kadar bu hapishane benim umudumdu.
*****
Bir hafta sonra
Yaman Karaman
Günler hızla akıp geçiyordu. Abim, hapishanede yaşananları ve vurulduğumu duyar duymaz koşup gelmişti. Ama koşullar izin vermemiş, görüş izni çıkmamıştı. Yine de artık dışarı çıkmama sayılı günler kalmıştı. Bu defa gerçekten çıkacaktım. Gün ışığını görecek, istemesem bile Meryem’in toprağına sarılacaktım.
Hayat beni istemediklerimle öyle sınamıştı ki, artık dışarı çıkıp çıkmamam bile umurumda değildi.
Bugün öğlen çoğu mahkum havalandırmaya çıkmıştı. Bu defa ben de çıkmıştım. Yazın ferah kokusu, az da olsa ruhuma iyi gelmişti. Ahmet’in cezası bu akşam bitiyor, yanıma gelecekti. Aslında daha erken çıkacaktı ama mahkumların isyanından sonra onun da cezası uzatılmıştı.
Geçen gün doktora laf atan mahkum ise koğuştan hiç çıkmamıştı. Koğuşta yalnızca üç dört kişi vardı. İçim sıkıldı. Gardiyana söyleyip koğuşa dönmek istediğimi belirttim. Temiz hava saatimiz henüz bitmemişti ama içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Tam koğuşa doğru giderken doktoru gördüm. Lavin beni durdurdu. Gardiyandan izin alıp revire gelmemi istedi. Neden gelecektim ki? Bu defa ne olmuştu? Yine de koğuşa uğrayıp almam gereken bir eşyayı aldım, sonra revire geçtim.
“Yoksun kaç gündür,” dedi Lavin. Sesi sinirliydi. Bir an duraksadım.
“Randevumuz mu vardı da unuttum?” dedim.
“Yaman, omzunu mermi sıyırdı. Pansuman yaptırmaya gelmiyorsun. Karşıma çıkmasan ne zaman gelecektin?”
“Gelmeyecektim,” dedim net bir sesle. “Seninle arama mesafe koymak istiyorum.”
Anlamadı. Yüzüme baktı.
“Nasıl bir mesafe? Bizim bir ilişkimiz bile yok ki.”
“Öyle ama doğru bulmuyorum. Benimle bu kadar yakından ilgilenmeni. Ben de diğerleri gibi bir mahkumum. Bir katilim.”
“Hayır,” dedi. “Sen diğerleri gibi olsaydın beni kurtarmazdın. Sen öyle değilsin. En azından benim için.”
“Lavin,” dedim. Cebimden onun için hazırladığım anahtarlığı çıkardım.
“Neden yaptım bilmiyorum ama seveceğini düşündüm. Lale işlemeli. Doğru mu yaptım, onu da bilmiyorum. Mahkum arkadaşlardan öğrendiğim kadarıyla denedim. Hoşuna gitmedi mi?”
Anahtarlığı elimden alıp dikkatle baktı. Parmakları titredi.
“Çok teşekkür ederim,” dedi. “Lale benim için çok kıymetli bir çiçek. Kızımın da adı Lale. Yoksa biliyor muydun?”
“Hayır,” dedim. “Tevafuk! Kader diyoruz adına.”
Gülümsedi. O an gözlerinde bir sıcaklık vardı.
“Çok beğendim. Hep saklayacağım. Ama şimdi pansuman yapmam gerek. Yaran mikrop kapabilir, Yaman. Lütfen dikkatli ol.”
Pansumanı bitirdi. Gömleğimi giymeme yardım ettiği sırada kapı sertçe açıldı. Revir bir anda gardiyanlarla doldu. Sanki baskına uğramış gibiydik.
“Mahkum Yaman Karaman,” dedi biri. “Tutuklusun.”
“Ne?”
Lavin bana döndü. Gözlerimdeki şaşkınlığı, anlamayışı gördü.
“Ne yaptı Yaman?” dedi gardiyanlara. “Suçu ne, memur bey?”
“Bir mahkumu öldürmek.”
“Ne?”
İçimden bir küfür geçti. Ben hayatımda birini öldürdüm, o da karımın katiliydi.
“Ben yapmadım. Ben yapmam,” dedim defalarca. Ama mahkumsan kimse seni dinlemezdi. Kelepçeleri taktılar. Beni götürürlerken Lavin’e baktım. Yüzü bembeyazdı.
“Ben sana yardım edeceğim,” dedi kararlılıkla. "Neler olduğunu öğreneceğim."
"Lavin, ben kimseyi öldürmedim. İnan bana." dedim ısrarla. Sanki o insansa her şey yoluna girecek gibi.
"Ben sana inanıyorum, Yaman. Yapmadım diyorsan yapmadın. Ama..."
Katil olmakla suçlanan birine nasıl yardım edilebilirdi bilmiyordum. Sadece şunu söyleyebildim: “Avukatımla görüşmek istiyorum.” Abimi yine kızdıracaktım. Ama bu defa, bu defa gerçekten suçsuzdum.
*****
Olayın üstünden tam bir gün geçmişti. Mahkumlardan ayrı, tek başıma tutuluyordum. Lavin’e laf atan mahkum öldürülmüş, suç da benim üstüme kalmıştı. Aslında kimsenin benim öldürdüğüme dair bir kanıtı yoktu fakat en son onunla kavga eden ben olduğumdan suç benim üstüme kalmıştı. Suçsuz olmanın bu kadar ağır geldiğini ilk defa o an anlamıştım. Eğer Lavin’in yanına revire direkt gitseydim, koğuşa uğrayıp o anahtarlığı almaya çalışmasaydım, belki de şu an burada olmayacaktım. Ama artık bunları düşünmek için çok geçti. Aziz abimle karşılıklı oturmuş, benim suçsuzluğumu ispatlayacak bir yol arıyorduk. Daha doğrusu, o arıyordu. Avukatım müdürle görüşmeye gitmişti ama henüz dönmemişti.
“Tam her şey yoluna girdi derken bu hiç iyi olmadı,” dedi Aziz abim. “Kesin bir çözüm yolu olmalı. Hem sen neden koğuşa gittin ki? Sen durduk yere gitmezsin.”
“Öylesine gittim abi,” dedim. “Su içmek istemiştim.”
“Su içecek zamandı sanki,” dedi alayla ama gözlerindeki endişeyi gizleyemiyordu. O anda kapı açıldı. Avukatım içeri girdi. Yüzündeki ifade garipti. Gülümsüyor gibiydi ama temkinliydi. Bu, iyi bir şeylerin habercisiydi.
“Haberler iyi mi, Oğuz?” dedi Aziz abim. “Ne o, yüzünde güller açıyor.” Oğuz hem aile dostumuzdu hem de yıllardır avukatımız. Aziz abimin yanına, benim tam karşıma oturdu.
“Aslında bir iyi, bir de kötü haberim var,” dedi sakin bir sesle. “Hangisinden başlamak istersiniz?”
“Allahını seversen iyiden başla,” dedi Aziz abim hiç düşünmeden. “Artık kötü haber duymaya takatim yok.”
“Tamam,” dedi Oğuz. “Yaman, şu an için tutukluluğunu gerektirecek kesin bir delil yok. Çünkü suçsuzluğunu destekleyen bir tanık ifadesi ortaya çıktı.”
“Ne?” dedim istemsizce. “Tanık mı? Ama mahkumlar görmediklerini, sadece lavaboya gittiğimi söylediler.”
“Kim bu tanık? Nasıl oldu anlat Oğuz. Bir şeyi mi kaçırıyoruz?” diye sordu Aziz abim.
Oğuz derin bir nefes aldı.
“İşte kötü haber tam da burada başlıyor. Olayın ölüm saatiyle senin koğuşa girip çıkma zamanın karşılaştırıldı. En önemlisi de doktorun verdiği ifade dosyaya girdi. Bunlar bir araya gelince, suçsuz olduğun ispatlandı.”
“Doktor mu?” dedim. “Lavin mi? Benimle ilgili ne söylemiş?”
Oğuz bir an tereddüt etti. Sanki utanmış gibiydi. Ama yüzümdeki sert ifadeyi görünce devam etti.
“O gün revire geç gelme sebebinin, onun için yaptığın anahtarlığı almak olduğunu söyledi. Aranızda yasaklı bir bağ olduğunu açıkça ifade etti.”
“Ne anahtarlığı? Ne yasaklığı?” dedi Aziz abim bana dönerek. “Yaman, ne anahtarlığı bu?” Cevap vermedim. Gözlerimi yere indirdim.
Oğuz konuşmaya devam etti.
“Doktor, anahtarlığın nedenini de anlattı. Ama başta kimse inanmadı. Seni kurtarmak için uydurduğunu düşündüler.”
“Peki sonra?” dedim.
“O gün, mahkumların isyanından sonra kameralara yansıyan görüntüler incelendi. Seninle doktor hanım arasındaki yakınlık, samimi anlar bunlar ifadesini destekledi.”
Kalbim sıkıştı.
“Lavin bizimle ilgili tam olarak ne anlattı?” dedim kısık bir sesle. Oğuz’un sesi bu kez daha ciddiydi.
“Doktor hanım, seninle ciddi bir ilişki içinde olduğunu söyledi.” O an boğazımdan tek bir kelime bile çıkmadı. Aziz abim sertçe nefes verdi.
“Ve bunun bedeli oldu sanırım!”
Oğuz başını eğdi.
“Ve bu yüzden görevine son verildi. Seni korumak için mesleğini feda etti. Artık hapishanede çalışmıyor.”
Sözler havada asılı kaldı. Ben suçsuzdum.
Lavin de suçsuzdu. Beni kurtarmıştı ama kendisini yakmıştı.