7. GERÇEK MAHKUM NEDİR?

2259 Words
Lavin Demirbey Ben Lavin. Yaptığımın sonuçlarını en başından beri göze alarak bunları söylemiştim. Yaman’la aramızda elbette bir ilişki yoktu ama onun bu duvarlar arasında bir kez daha sıkışıp kalmasına izin veremezdim. Bu duvarlar zaten hayatının yedi yılını çalmıştı. Bir yedi yıl daha çalmasına sessiz kalamazdım. Kendime yeni bir iş bulabilirdim. Hayat devam ederdi. Ama Yaman’ın hayatı burada durabilirdi. İşte buna razı olamazdım. “İtiraf ediyorum,” demiştim. “Yaman ve ben birbirimizi seviyoruz. Hapishane kurallarına aykırı olsa da sevdik biz. O yüzden Yaman sadece bana göre koğuşa girmişti. Ve kamera kayıtlarına baktığınızda Yaman'ın girdiği gibi dışarı çıktığını görmeniz mümkündür. O kadar sürede birini öldürmüş olamaz. Koğuşa girme nedeni ise elimde size gösterdiğim anahtarlıkla tescillensin. Yaman suçsuz.” O an söylediklerimin ağırlığını biliyordum. Belki ben sevmiştim. Ama Yaman beni bir doktordan, kendisine yardım eden bir insandan öte görmüyordu. Üstelik bir kızım vardı. Önceliğim her zaman oydu. Yaman’la biz, hangi hayatta olursa olsun, imkansızdık. Şimdi ise revirdeki eşyalarımı toplayıp bu hapishaneye veda etme zamanıydı. Dışarı çıktığımda neden işten ayrıldığımı kimseye anlatmayacaklardı. Müdür öyle söylemişti. Bana acımıştı her halde. Ama insanların ağzında bakla ıslanmazdı. Bunu yıllarca öğrenmiştim. Yine de en azından onun beni anlaması, yükümü biraz hafifletmişti. Kapıdan çıkmıştım ki biri beni durdurdu. Yaman’ın avukatıydı. Yanında bir adam daha vardı. İlk bakışta dikkat çekiyordu; geniş omuzlu, uzun boylu, siyah saçlı ama açık tenliydi. Garip bir şekilde Yaman’a benziyordu. Akrabası olmalıydı. “Doktor Lavin, değil mi?” dedi avukat. “Evet, benim. Buyurun?” “Ben Yaman Bey’in avukatıyım, biliyorsunuz. Aziz ağam sizinle konuşmak istiyor,” diyerek yanındaki adamı işaret etti. Adam iki adım öne çıktı. Duruşu sert ama bakışı çok sakindi. “Ben Aziz Cihan Karaman,” dedi. “Yaman’ın abisiyim. Kardeşim adına size teşekkür etmek istedim.” Abisi olduğunu söylemese, uzak bir akrabası sanabilirdim. Ama duruşundan, sesindeki sahiplenmeden bile abi olduğu belliydi. “Teşekküre gerek yok,” dedim. “Ben sadece suçsuz birinin içeride çürümesine izin vermek istemedim.” Gözlerini benden ayırmadan sordu. “Nasıl bu kadar emin oldun onun hiçbir şey yapmadığına?” “Bilmem,” dedim. “Bana hiç yalan söylemedi. Ve...” sustum. Daha fazlasını söylemeye gerek yoktu. Kızımı, duygularımı, içimdeki karmaşayı yabancı birine açamazdım. “Yaman’ın suçsuz olduğuna inandım. Zaten size de aramızda bir ilişki olmadığını anlatmıştır. Ben sadece kimseye zararı olmayan beyaz bir yalan söyledim.” Aziz ağa başını yavaşça salladı. “Bu, küçük bir iyilik değil,” dedi ve cebinden bir kart çıkardı. Kartı elime bıraktı. Üzerinde adı ve iletişim bilgileri yazıyordu. “Herhangi bir konuda yardıma ihtiyacınız olursa beni arayın. Kapım da telefonum da size her zaman açık. Elim kanda olsa bile her daim size yardım edebilirim.” “Teşekkür ederim ama gerek olacağını sanmıyorum,” deyip kartı geri uzattım. Elimi nazik bir hareketle geri itti. “Sadece bir kart. Yük olmaz.” Sonra hafifçe başını eğdi. “Tekrar teşekkür ederim. Sizi daha fazla tutmayalım. İyi günler, doktor hanım.” “İyi günler,” dedim. Yolumdan çekildiler. Ve ben, Yaman’ın olmadığı bir hayata doğru yürümeye başladım. ***** Yazar anlatımı... Yaman, avukatından Lavin’in numarasını bulmasını istemişti. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. Aslında ne hissedeceğini de. Bildiği tek şey, içinin içini kemiren o huzursuzluğun, Lavin’le konuşmadan dinmeyeceğiydi. Ama avukat doktorla görüşmüş ve doktor için görüş günü almıştı. Bir hafta sonra görüş günü gelmişti. Lavin, cezaevinin kapısından içeri adım attığında kalbi göğsüne sığmıyordu. Yaman’ı görecekti. Onunla konuşacaktı. Ama ne diyecekti? Kendini mi savunacaktı, yoksa yaptığı her şeyin arkasında mı duracaktı, bilmiyordu. Bildiği tek şey, camın diğer tarafında duran adamın hayatında derin bir iz bıraktığıydı. Aslında Yaman ondan hesap sorabilir diye görüşmeye korkuyordu. Ya duramaz aşkını itiraf ederse... Cam bölmede karşı karşıya geldiler. Yaman’ın bakışları sert ve yorgundu. Dışarı çıkmasına sayılı günler kalmış ve bu onu iyice gergin biri haline getirmişti. Hiç hazır değildi yeniden toprağa ayak basmaya. Lavin’in boğazı düğümlendi. Yine de sesi titremesin diye kendini zorladı. “Nasıl… nasılsın Yaman? Görüşmeyeli iyi görünüyorsun,” diye sordu usulca. Yaman cevap vermedi. Bir an bile beklemedi. Sesindeki sertlik, Lavin’in göğsüne çarpan bir tokat gibiydi. “Bunu neden yaptın?” dedi. Sesi acı ve öfkeyle doluydu. “Beni kurtaracağını mı sandın? O yalanla kendini yaktın, Lavin!” Cam vardı aralarında. Dokunmak istedi, yapamadı. Parmakları havada asılı kaldı. “Ben yanmaya razıyım, Yaman,” dedi. “Yeter ki sen kurtul. Onlar seni içeride çürütmek istiyordu. Ben buna izin veremezdim.” Yaman’ın çenesi kasıldı. Gözlerini bir an kaçırdı, boynunu kütletip sonra tekrar Lavin’e dikti. “Benim hayatım zaten bitmişti,” dedi. “Sen neyi kurtardığını sanıyorsun? Nasıl, nasıl cinayet saatinde birlikte olduğumuzu söylersin? Neden?” Lavin’in içinden bir çığlık koptu. Küçük de olsa teşekkür almayı ummuştu, Aziz'in yaptığı gibi. Ama böyle çocuk gibi azarlanmayı haketmediğini düşündü. Çünkü seni seviyorum, demek istedi. Ama dudaklarından o kelime çıkmadı. Derin bir nefes aldı. Kendini geri çekti. Sanki biraz önce camın önünde duran kadın değildi de, bambaşka biri olmuştu. “Sana borçluydum,” dedi. Soluklandı. “O gün mahkumların içinden beni kurtardın. Hepsi bu.” "Sadece borçlu olduğun için mi?" Gözlerini Yaman’dan ayırmamaya çalışıyordu ama canı yanıyordu. Ama bilmiyordu Yaman'ln öfkesi ona değil, kendisineydi. Yıllardır mahkum hayatına alışmıştı, şimdi dışarıya çıkmak zor geliyordu, kaçmak istiyordu. Ama artık kaçacak yeri kalmamıştı. “Evet. Hepsi bu. Ben sana olan borcumu ödedim.” Yaman’ın bakışları iyice karardı. “Ve evet,” diye devam etti Lavin, her kelimeyi bilerek keskinleştirerek, “senin de geçen dediğin gibi uzak durmamız en iyisi. Sen ve ben asla mümkün değiliz. Ben bir mahkumla olamam. Sevgili olduğumuzu söyledim diye hayallere kapılma. Sadece borcumu ödemek için yaptım.” Bu sözler Yaman’ın içine işledi. Sebebini bilmiyordu ama öfkelendi. Çünkü Lavin’in söylediği her şey doğru gibi duruyordu ve bu onu daha da çıldırtıyordu. “Başka söyleyeceğin bir şey var mı?” diye sordu Lavin. “Bir daha görüşmeyelim.” Bu cümle, Lavin’in içinden bir şeyleri kopardı. Ama yüzüne yansıtmadı. Başını hafifçe salladı. “Nasıl istersen. Elveda,” dedi. Arkasını döndü. Ve geri bakmayarak görüş odasından ayrıldı. Ama arkasında ona bakan adamdan habersizdi. ***** Şimdi size kimden bahsedelim? Yaman'ın ablası Doğa Karaman. Bir az eski yani AŞKIN BEDELİ:BERDEL kitabıyla bağlantılı olacak. Okumayanların da anlaması için ayrıntılı yazmaya çalışacağım. Doğa bugün oğlu Kuzey’i hastaneye götürecekti. Bir süre önce köpek ısırığı nedeniyle kuduz aşısı olan çocuğunu bu kez sadece rutin doktor kontrolüne getirmişti. “Abi, ben şoförle giderim. Sen işinden olma,” demişti Aziz’e. Ama şimdi anne-oğul hastanenin uzun, beyaz koridorlarından geçerken, Doğa’nın karşısına çıkmasını asla istemediği o adam çıktı. Görmeye bile tahammül edemediği eski kocası Mesut. “Benim oğlum da buradaymış,” dedi Mesut, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Eğilip Kuzey’e sarıldı. Oysa Doğa, daha hamileyken ultrasonda kız dedikleri için, Mesut’un ona yaşatmadığı eziyet kalmamıştı. Aşağılamalar, hakaretler, tehditler. Aziz olmasa Doğa belki de o günleri atlatamazdı. Ama şimdi çocuk erkek çıkmıştı ya, Mesut yakalarından bir türlü düşmüyordu. “Sen ne arıyorsun burada?” diye sordu Doğa. Sesini kontrol etmeye çalışsa da içindeki öfke gözlerinden taşıyordu. Mesut, Kuzey’i kucağına alıp eski karısına baktı. “Nasıl yani, ne arıyorum? Oğlum kontrole geleceğinizi söyleyince hemen geldim. İyi yapmış mıyım Doğam?” “Çok iyi yapmışsın,” dedi Doğa, kelimeler dişlerinin arasından sıkılarak çıktı. Oğlunu Mesut’un kucağından aldı, elinden tuttu ve doktorun odasına girdiler. Dışarıdan bakıldığında gerçek bir aile gibiydiler. Mesut doktorun yanında sesini çıkarmadı, sadece izledi. Ta ki doktor kan tahlili isteyene kadar. Kuzey, doktorla birlikte dışarı çıktı. Normalde Doğa da giderdi ama Mesut’a söylemesi gereken sözler vardı. Koridora çıkmayı tercih etti. “Mesut, gel hele buraya,” dedi. Sesi sertti. “Senin derdin ne? Kuzey’le görüşmene izin veriyorum. Zaten her hafta sonu görüyorsun. Ama artık hayatımıza karışma. Gittiğimiz her yere gelip karşımıza çıkmanı istemiyorum.” “Doğa, hiç mi özlemedin bizi?” dedi Mesut ve elini tutmak istedi. Doğa elini sertçe çekti. “Çek o pis elini! Sen bana dokunma hakkını yıllar önce kaybettin. Hem ben seni neden özleyeyim? Özlenecek bir yanın mı var senin?” “Ama eskiden öyle demiyordun,” dedi Mesut alaycı bir gülümsemeyle. “Bana kaçarken çok cesurdun. Bak, bizim sayemizde Aziz abinle benim kardeşim mutlu yaşıyor.” “Senin tek hayrın bu herhalde,” dedi Doğa, iğrenerek. “Gerçekten ben seni eskiden nasıl sevmişim? Eşekler tepsin benim kafama ki sana kaçmışım. Yetmezmiş gibi seninle yatmışım. İğreniyorum senden.” “Hop hop, güzelim,” dedi Mesut ve bileğinden tutup Doğa’yı kendine çekti. Koridorda kimse yoktu, köşede sıkıştırmıştı onu. “Bana saygılı olmayı sana zamanında öğretmiştim. Sen benim karımsın. Boşanmış olmamız bunu değiştirmez. İstediğin gibi gezip tozamazsın. Ayağını denk al.” Doğa’nın tüyleri diken diken oldu. “Oğlum babasını istiyor,” diye devam etti Mesut. “Bir gün ‘anne, babamla aynı evde yaşayalım’ diyecek. Bakalım o zaman nasıl karşı çıkacaksın.” “Asla,” dedi Doğa, gözleri kararlıydı. “Müsaade etmem.” “Ben seni ve oğlumu geri istiyorum,” dedi Mesut, sesi tehditkârdı. “Zamanında nasıl aldıysam seni, şimdi de alırım.” Doğa bir an bile düşünmedi. Mesut’un yüzüne tükürdü. “Evinde başka bir karın var senin! Nasıl utanmadan bunları söylüyorsun?” “O karımı aldığımda da sen vardın,” dedi Mesut soğukkanlılıkla. “Sen benim ilkimsin. O sadece ikinci. Bana erkek evlat verdin. O imam nikahlı sadece. Ama sen istesen hemen resmi nikâh kıyarız. Eskisinden çok daha iyi bakarım sana. Az önce söylediklerini, yüzüme tükürmeni bile unutabilirim.” Doğa’nın midesi bulandı. “Bırak beni. Duymak, görmek istemiyorum seni.” O anda Mesut’un yüzüne inen yumrukla adam duvara savruldu. Yusuf’tu. Aziz’in kan kardeşi. En güvendiği adam. “Lan it, siktir git buradan!” diye kükredi Yusuf. “Hastane falan dinlemem, öldürürüm seni!” Mesut kendine gelmeye çalışarak Yusuf’un üstüne yürüdü. “Sen hangi sıfatla karımla arama giriyorsun?” “Eski karın diyeceksin,” dedi Yusuf dişlerini sıkarak. “Doğa seni istemiyor.” Mesut elini kaldıracak gibi olunca Doğa refleksle Yusuf’un önüne geçti. Onu korumaya çalıştı. Ama Yusuf, Doğa’yı arkasına aldı bu kez. Vücuduyla siper oldu. Mesut arkasına baktığında güvenliklerin geldiğini gördü. “Şimdilik hoşça kal, eski karıcığım,” dedi. “Ama söylediklerimi unutma.” Ve çekip gitti. Mesut giderken güvenliğe sorun olmadığını söyledi. Kavga çıkarıp bir daha hapse girmek istemiyordu. “Oturalım mı? Sakinleşirsin biraz,” dedi Yusuf, sesi yumuşaktı ama gözleri hâlâ az önce yaşananların öfkesini taşıyordu. “Evet, olur,” diye cevap verdi Doğa. Yusuf’un gösterdiği yere oturdu. Yusuf refleksle Doğa’nın elini tuttuğu an, Doğa hemen elini geri çekti. Aralarındaki o kısa temas, ikisini de bir anlığına susturmuştu. “Teşekkür ederim Yusuf... abi,” dedi Doğa, özellikle o kelimeyi ekleyerek. “Her zaman yanındayım, biliyorsun,” dedi Yusuf. Sesinde alışılmış bir sakinlik vardı ama bakışları Doğa’dan bir an bile ayrılmıyordu. “Ama neden yalnız dışarı çıktın ki? İyi misin şimdi?” “İyiyim. Kuzey’i kontrole getirmiştim. Ama Mesut’un da geleceğinden haberim yoktu.” Yusuf’un çenesi hafifçe gerildi. “Sana zamanında söylemiştim. O seni rahat bırakmaz.” “Ben başımın çaresine bakarım. Sen merak etme beni. Zaten etmezsin de. Ben söylemiş olayım,” dedi Doğa, mesafeyi koruyan bir tonla. Tam o sırada bir ses geldi. “Doğa abla, sen de burada mısın?” Bu, Yusuf’un karısı Hayat’tı. Doğa ve Hayat yaşıttı. Aynı sınıfta okumuşlardı bir zamanlar. Hayat, Doğa’yı içten içe çok severdi, Doğa da onu. Ama Doğa, Yusuf’a yakın durmamak için Hayat’tan bilinçli olarak uzak kalmayı tercih ederdi hep. Yine de şimdi Hayat’a sarıldı, samimi ve sıcak. “Kuzey’i getirdim,” dedi Doğa. “Bekliyoruz işte. Tansiyonum düşünce Yusuf abi yardım etti, sağ olsun. Siz neden geldiniz? Kötü bir şey yoktur inşallah?” Bu soruyla Hayat’ın yüzü bir anda soldu. Gözlerindeki ışık sanki söndü. Yusuf bunu fark etmişti. Hemen ayağa kalktı. “Hayat, sen Doğa’nın yanında bekle. Ben laboratuvar sonuçlarını alıp geliyorum,” dedi. Yusuf uzaklaşınca Doğa ile Hayat yan yana kaldılar. Doğa, ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştı ama ne? Yusuf, karısına kötü davranan bir adam değildi. “Hayat, ablam anlat bana. Neyin var?” dedi Doğa, sesi alçak ve sakindi. “Derdime derman yok ki,” diye fısıldadı Hayat. “Bazen anlatmak derman bulmak için değildir,” dedi Doğa. “Yükünü hafifletmek içindir. Hem bilirsin ben iyi sır tutanlardanım.” Doğa, Hayat’ın elini tuttu. Hayat’ın dudaklarında silik bir tebessüm belirdi ama gözlerindeki karanlık hemen geri geldi. “Biliyor musun,” dedi, “Yusuf'tan bana görücü yolladıktan önce de dikkatimi çekmişti. Yolda, bayırda görürdüm. Hep başkasını seviyor sanırdım. Kimseye dönüp bakmazdı. Ama bana geldiklerinde kimseyi sevmiyor, yani beni sevebilir sandım.” “Anlamadım,” dedi Doğa, içi sıkışarak. “Ben ölüyorum abla,” dedi Hayat. “Kalbim hasta. Çocukken de sorun vardı biliyorsun. Ama çocuk doğurduktan sonra sadece kalbim değil, ruhum da hastalandı.” Bir an durdu. “Ama beni en çok hasta eden kocamın bana olan sevgisizliği oldu.” Bu sözler Doğa’nın göğsüne ağır bir taş gibi oturdu. Nefesi kesilir gibi oldu. Yusuf onu unutmuş olmalıydı, diye düşünüyordu hep. Ama Hayat’ın anlattıkları bambaşkaydı. “Kınamız yakıldığı gün,” diye devam etti Hayat, “Yusuf bana daha önce birini sevdiğini ama kavuşamadıklarını anlattı. İstersem düğünü iptal edebilirdim. Ama etmedim. ‘Sana sevmeyi öğretirim’ dedim.” Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Yapamadım. Kalbinde hapsolmuş o mahkumu çıkaramadım.” Doğa’nın parmakları istemsizce sıkıldı. “Yusuf bana sadece düğün gecemizde dokundu,” dedi Hayat. “Bir de düğünden birkaç gün sonra sarhoş gelip, beni o sevdiği kıza benzettiği gün.” Sesi titredi. “Anlayacağın, yıllardır ben o mahkumu kocamın kalbinden dışarı çıkaramadım.” Bir süre sustu. Sonra fısıldadı: “Ve sanırım artık yapamayacağım.” Doğa’nın gözleri dolmuştu. “En çok ne koyuyor biliyor musun?” dedi Hayat. “Kızım, Güneşim. Bensiz ne yapar? Yusuf da üzülür biliyorum ama kızım annesiz yapamaz. Annem de yok. Eğer annem olsaydı ona emanet ederdim.” Bir an düşündü. Sonra Doğa’nın elini bu kez kendisi sımsıkı tuttu. “Abla, ben öleceğimi biliyorum. Annem de bu hastalıktan genç yaşta öldü.” Gözleri Doğa’nın gözlerine kilitlendi. “Kızıma, sen annelik yapar mısın? Kızıma anne olur musun?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD