Yazar anlatımı...
“İyi günler, Yaman Bey.”
Doktor Lavin her zamanki gibi ilk başlayan mesafeli selamını verdi, sadece hafifçe gülümsedi. Hoşlanmak başkaydı, hislerini açık etmek bambaşka. Yaman bir ağanın oğlu olsa da şimdi bir mahkumdu, Lavin ise cezaevinin doktoru. Aralarındaki çizgi ve kural belliydi.
“Aleyküm selam, Doktor.”
Yaman selamı alıp bakışını kaçırdı, sessizce sedire oturdu. Geçen sefer gözlerinin Lavin’e takılıp aklını susturamadığını hatırlıyor, hâlâ kendine ettiği lanetleri unutamıyordu. Çünkü kalbini de kapılar gibi kilitlemişti. Ama öte yandan abisine verdiği sözü hatırladı. Babası hastaydı. Kim bilir ne kadar ömrü kalmıştı. Kurtulacak mıydı? Yoksa bu hastalık hayatına maal mı olacaktı? Düşünmekten başı ağrımaya başlamıştı.
“Nasıl hissediyorsun?” Lavin, Yaman’ın omzundaki dikişleri pansuman etmek için gelmesini istemişti ama yaklaşınca önce yüzündeki kızarıklığı, ardından kaşına yapışıp kurumuş kanı fark etti.
“Yaman, bu ne hal?”
“Kapıya çarptım,” dedi Yaman, alaycı bir tebessümle. Yalanınışa kendisi bile inanmıyordu, Lavin’in de inanmayacağını biliyordu.
Lavin eldivenlerini taktı, dudakları aralanmadan derin bir nefes aldı. “Yakından bakabilir miyim? Ne biçim kapıymış bu?”
“Buyur doktor. Abim zaten çocuk gibi azarladı, sen de azarla tam olsun. Senin de azarının tadına bakarız.”
Yaman başını hafifçe doktora doğru kaldırdı. Lavin endişesini gizlemeye çalışsa da titreyen kirpiklerinden belliydi. Kaşındaki kanı pamukla sildikten sonra bakışlarını sabitledi. Kesilmişti ki dikiş atılması gerekiyordu.
“Dikkatsiz davranmaya devam edersen bir gün kendini öldürteceksin, farkındasın değil mi? Her geldiğinde ben senin bir yerini dikmeye mecbur muyum? Alışganlık haline getirdin iyice. Yaman bu senin hayatın, oyun oynamıyorsun.”
Yaman omuz silkti. “Dikkat ettiğim için hâlâ yaşıyorum, Doktor.”
Söz bitiminde Lavin minik iğne iplik alıp kesiği temizledikten sonra dikmeye başladı, parmak uçları Yaman’ın derisine hafifçe değdi. İrkilmedi ama kalbi kontrolsüzce bir an duraksadı. Ne oluyordu böyle? İkidir Lavin ona dokunduğunda heyecanlanıyordu.
"Kaşımda dikiş izi kalacak mı, Doktor?"
Gözleri kapalı halde öylesine konuşmak için sormuştu.
"Bence kaşına bakacak birini değil, gözlerine bakacak birini hayatına alman gerek. Ve iyi bakılırsa iz kalmaz merak etme."
"Geçti bizden o işler. Sen en iyisi dik benim yaralarımı. Hep yaptığın gibi iyileştir beni."
Daha sonra Yaman'ın gömleğinin kolunu yukarı çekmeye çalıştı. Ama geçen giydiği gömleğe kıyasla bu defa giydiği daha sıkı olduğundan başaramadı. Cevap yerine Yaman, gömlek kolunun altındaki dikişi işaret etti.
“Bakacaksan gömleği çıkarayım, zorlanma.”
“Olur. Sorun değilse,” dedi Lavin ve gözlerini kaçırdı. Siyah gömlek, geniş omuzlardan ağır ağır sıyrılırken başı hafif döndü. Cezaevinin duvarları ardında saklı kalmış bu adam, dışarıda olsaydı birçok kadının bakışlarını tek başına tutabilirdi. Fakat Yaman’ın gözlerinde hâlâ mezar karanlığı gibi bir boşluk vardı, yaşayan biri kadar diri, ama gömülmüş bir hatıra kadar uzaktaydı.
Lavin, steril pansuman setini açtı. Elinin hafif titremesini susturmaya çalışarak Yaman’ın koluna dokundu. İri kas lifleri parmaklarının altında sertleşti, koğuştaki saatlerce süren egzersiz mi, yoksa eskiden yıllardan kalan miras mı, bilemedi. Sınırı hissetti. Bu dokunuşla aralarındaki yasak yeniden hatırlatıldı. Yaman’ın nefesi sakin ama bakışları donuktu, kaba değildi.
Sargı bezini koluna dolarken Lavin’in zihninde tek bir cümle dolaştı:
Sevdiğimi hissettirirsem onu kaybeder miyim? Ama susarsam belki uzaktan da olsa izleyebilirim.
“Sana bir soru sorabilir miyim, Doktor Hanım?”
“Buyur, tabii.”
Yaman’ın sesinde ne kışkırtma vardı ne de saygısızlık. Sadece saf bir merak. Lavin, pansuman malzemelerini tepsiye dizerken başını kaldırıp onu süzdü. Duymuş olduğu bazı bilgiler vardı ki onlardan emin olmak istiyordu.
“Neden hapishane doktoru? Çalışacak hastane bulamadın mı?”
Lavin hafifçe gülümsedi.
“Güzel soru! Gerçek cevabımı mı istersin, yoksa mesleki cevabımı mı?”
“Ben doktor değilim, bana gerçeği söylemen yeterli.”
“İşe ihtiyacım vardı. İlk teklif buradan geldi,” dedi Lavin, omuz silkerek. Sade ama yalındı.
“Bu kadar dürüst bir cevap beklemiyordum,” diye homurdandı Yaman.
Lavin “Sen istedin."
"Kızın kaç yaşında?" Sorunca Lavin şaşırdı. Kızından hiç bahsetmemişti ona. Ama Yaman duymuştu.
"Altı yaşında. Boşandığımı da biliyorsun o zaman."
"Evet. Ama nedeni beni alakadar etmez. İnsanların kararına saygı duymak düşer bana. Senin hayatın, senin kararın."
"Teşekkür ederim," demekle yetinirken eli fark etmeden az önce süzdüğü bardağa çarptı. Kaynar çay, Yaman’ın ellerine döküldü. Yaman’ın yüzü acıyla buruştu.
“Ah, özür dilerim!” Lavin refleksle Yaman’ın elini kendi avuçlarının içine aldı, hafifçe üfledi. Dokunuşu telaşlıydı. O an Yaman’ın zihninde yıllar önceki bir anı çakıp söndü: Meryem’in, ölmeden önce elini böyle sıkıca tutuşu...
“Bırak.” Sesi aniden sertleşti, ayağa kalktı.
“Özür dilerim, kasıtlı değildi. Elinin... ”
“Pansuman bitti mi, Doktor?”
“Bitti, ama elin...”
“Kolum da elim de gayet iyi. Tasalanma.” Gömleğinin düğmelerini kapatırken bakışları buz kesti. Gardiyanı çağırdı ve kapı gıcırtıyla kapandı.
Lavin, şaşkın ve kırık bir nefesle odada kaldı. Amacı yalnızca yanığı kontrol etmekti, ama o dokunuş Yaman’ın geçmişine ihanet gibi çarpmıştı. Yaman ise koğuşuna dönerken elini titrek bir öfkeyle ovuşturuyor, Lavin’in sıcak avuç içini hâlâ teninde hissediyor, bunun Meryem’in hatırasına attığı ikinci kaçamak adım olduğunu acıyla fark ediyordu. Ve her iki kaçamak bu kadını görünce oluyordu ancak.
Ahmet ise bu gece hücrede kalacaktı. Yani Yaman, koğuşta o kadar adam içinde yalnızdı. Ve bu yalnızlık, bazıları için bir fırsattı. Ama Yaman’ın umurunda mıydı ki?
Gecenin ilerleyen saatlerinde, koğuşun köşesinden genç bir mahkum yavaş adımlarla Yaman’a yaklaştı. Sözde ‘sohbet etmek’ niyetindeydi, ama ses tonundaki gevşeklik, gözlerindeki sinsi ışık başka şeyler söylüyordu.
“Ee Yaman Ağa,” dedi, dudak kenarlarında arsız bir sırıtışla. “Nasılsın bakalım, nasıl gidiyor işler?”
Yaman, ranzasına yaslanmıştı. Göz ucuyla şöyle bir süzdü. “İdare eder,” dedi.
Delikanlı, kendine fazla güveniyordu. Lafı dolandırmadan girdi asıl meseleye.
“Duydum da, doktorla bir şeyler yaşanmış. Hani şu Lavin Hanım’la. Tez tez gidiyormuşsun revirine. Eee, bize de bir kıyak geçer misin, hani o kadar samimiyetten sonra?”
Yaman’ın kaşları çatıldı.
“Ne saçmalıyorsun sen?” dedi. “Ne yaşanmış? Hangi doktor?”
“Doktor işte, doktor Lavin. Nasıl tavladın? Helal olsun valla, kadın taş gibi. Ah bir el atsak biz de... ”
O cümle tamamlanamadı. Çünkü Yaman bir anda yerinden kalkıp adamın yakasına yapışmıştı. Koğuş bir anda buz kesti. Her kes sustu. Nefesler tutuldu. Yaman’ın gözleri, karanlığın içinden bıçak gibi parlıyordu adeta. Soğuk, keskin ve ölümcül.
“O kadının adını bir daha ağzına alırsan,” dedi dişlerinin arasından sıyrılan sessizlikte, “ağzınla değil, burunla yemek yersin bundan sonra. Zira doktor da yardımına gelmez. Kefen yeter sana!”
Genç adamın yüzü kireç gibi bembeyaz kesildi. Yaman’ın elleri gırtlağından çözülünce ciğerlerine can doldu, olduğu yere çöktü ve öksürmeye başladı. Sustu. Sadece o değil, tüm koğuş sessizdi. Kimse bir şey demedi. Çünkü herkes anlamıştı:
Bu mesele açılmadan kapanmıştı.
Ve o gece, kimse bir daha Lavin’in adını Yaman’ın yanında anmadı. Çünkü o kadın, koğuşun ortasında Yaman Karaman tarafından dokunulmaz ilan edilmişti.
****
Yaman Karaman
Dünkü münakaşadan sonra sabah uyanmıştım ama içimde tuhaf bir ağırlık vardı. Gözlerimi açmıştım açmasına ama bedenim sanki hâlâ gecenin yükünü taşıyordu. Yorgundum. Yeniden yatağıma uzandım. Boş yere dün doktor hanıma kızmıştım. Bunu şimdi daha net görüyordum. Bilerek yapmamıştı. Bilerek bana öyle dokunmamıştı. Ama ben bir çuval inciri darmadağın etmiştim işte.
Bugünlerde revire gitmek gibi bir niyetim yoktu. Ta ki biri bana sataşana kadar.
Ama ne kadar başka şeyler düşünmeye çalışsam da babam zihnimden çıkmıyordu.
İyileşecek miydi? Düşüncelerim hep aynı yere varıyordu. Suçlu ben miydim? Olmasam bile babam bu hâle benim yüzümden gelmişti. Ve onu bir kez daha üzemezdim. Buna hakkım yoktu.
“Ağam, kavga çıktı.”
Mahkumlardan biri koşarak gelmişti. Hava alanlardandı. Ben hâlâ yatağımdaydım. Aslında sesleri duymuştum ama oralı olmamıştım. Hapishanede kavga sıradan bir şeydi artık.
“Nerede? Nasıl?”
“Sol kuşakta. Mahkumlar gardiyanları esir almış. Jandarma geliyormuş.”
Bir an doğruldum.
“Ne? Ciddi misin? Ahmet nerede?”
“Ahmet cezalı ağam. Bugün çıkmadı.”
İçimden derin bir nefes çıktı.
“Ohh, şükür. Boş ver. Kaçabileceklerini mi sanıyorlar? Rüya görüyorlar.”
Adam tereddüt etti.
“Doğru diyorsun ağam da doktoru da rehin almışlar.”
“Anlamadım. Hangi doktor?”
“Kaç doktorumuz var ki? Doktor Lavin!”
O an başımdan aşağı kaynar su döküldü sanki. Kalbim göğsüme sığmadı. Bir saniye önce yorgun olan bedenim, bir anda ayağa fırladı.
“Bana neler olduğunu ve doktorun nerede olduğunu hemen anlatıyorsun.”
“Mahkumun biri kalp krizi geçiriyormuş. Doktor çağırmışlar. Ama doktor gelene kadar adam ölmüş. Ölen, içeridekilerden birinin akrabasıymış. Olay büyümüş. Gardiyanlarla birlikte doktoru rehin almışlar.”
“Hepsi bu mu?” dedim. Sesim sandığımdan daha sert çıktı.
“Evet.”
Bir an bile düşünmedim.
“O zaman önümden çekil. Benim işim var.”
“Nereye ağam?”
“Doktoru kurtarmam gerek.”
Koğuşun önüne geldiğimde kapı çoktan kapatılmıştı. Gardiyanlar set çekmişti. Yüzlerindeki gerginlik, içeride işlerin kontrolden çıktığını haykırıyordu.
“Çekilin,” dedim. Sesim sakin çıksa da içimde fırtına kopuyordu.
“Yaman, içeri girilmez,” dedi gardiyanlardan biri. “Emir var.”
“Orada bir kadın var,” dedim dişlerimin arasından. “Ve bir doktor. Onlar mahkim, ona zarar verirler."
"Biliyoruz ama yapacak bir şey yok. Jandarmanı bekliyoruz. Git koğuşuna seni de kapatmayalım. "
"O kadar erkeğin arasında zarar görür. Neden anlamıyorsunuz.”
“Seni ilgilendirmez.”
“İlgilendirir!” diye kestim sözünü. “O kadın bu hapishanenin doktoru. Bir şey olursa bunun hesabını kim verecek?”
Gardiyan bir an duraksadı. Gözlerimdeki kararlılığı görmüştü. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra ağır ağır kenara çekildi ve kapıyı açtı.
"Zaten kameralar bozuk. Seni ben bırakmadım. İkinize de bir şey olursa ben görmedim."
"Zaten ne zaman gördünüz ki!"
Kapıyı açtılar. İçeri adımımı attığım an alnıma dayanan soğuk namluyu gördüm.
Korkmadım. Korkacak bir şeyim yoktu.
“Sizinle bir derdim yok,” dedim. “Doktor hanımı bırakın gitsin. Sonra ne yapacaksanız yine yaparsınız.”
Karşımdaki adam alaycı güldü.
“Onu bırakacağımızı kim söyledi sana ha, Yaman ağa? Burası senin toprağın değil. Sözün geçsin.”
“Demek beni tanıyorsun,” dedim sakin bir sesle. “O zaman bilirsin ki sözümün geçtiği yerler vardır. Bak, silahım yok. Ellerim boş. Sadece doktoru bırak. Beni sana bulaştırma.”
“Bulaşırsan ne olur?” dedi sırıtarak. “Ağa, abini mi çağırırsın?”
O an bir şey koptu içimde. Bir anlık manevrayla tabancasını kavrayıp kendi göğsüne doğrulttum.
“Bana doktoru verin,” dedim.
Az önce köpek gibi havlayan adamın sesi kesildi. Titrediğini gördüm.
“Doktoru yollayın,” dedi sonunda.
Bir köşeden çıktı Lavin. Ellerı bağlıydı. Gözleri kıpkırmızıydı. Üzeri kirlenmişti. O hâlini gördüğüm an içimdeki öfke kontrolden çıktı. Yanına gittim, bağladıkları ellerinden tuttum.
“Korkma,” dedim. “Ben buradayım. Seni bırakmam.”
Titreyerek bana baktı.
“Bırakma, kurtar beni bunlardan,” dedi fısıltıyla.
“Şşş... korkma,” dedim ve onu arkamda sakladım. Adama döndüm.
“Şimdi gidiyoruz. Sizinle bir derdim yok. Kavgasız, belasız buradan çıkacağız. Anladın mı?”
“Anladım,” dedi.
Lavin’in koluna girdim. Kapıya doğru yürüdüm. Tam çıkacakken arkamdan sesi geldi.
“Yaman ağa, buraya tek geldin. Tek çıkacaksın.”
Ve ardından silah patlamıştı.